NEŞTER

  • strict warning: Non-static method view::load() should not be called statically in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/views.module on line 879.
  • strict warning: Declaration of views_handler_argument::init() should be compatible with views_handler::init(&$view, $options) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_argument.inc on line 745.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter::options_validate() should be compatible with views_handler::options_validate($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter.inc on line 589.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter::options_submit() should be compatible with views_handler::options_submit($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter.inc on line 589.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter_boolean_operator::value_validate() should be compatible with views_handler_filter::value_validate($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter_boolean_operator.inc on line 149.

Not: Bu kitap henüz yayınlanmamıştır.

NEŞTER

YAZAR:
İKRAMİ BERKER

İÇİNDEKİLER
Önsöz………………………………………..
Siyonizm’in Oyunları Bitmiyor…...……….
Va Mu’tasımah……………………………...
Dünya Müslümanları Bize Nasıl Bakıyor.….
Müslümanların ölçüsü islamdır
Korunması Gereken 5 Esas…………………
21. Asrın Lawrence’i……………………….
Kültürel ve Maddi Kalkınma……………….
Maddi Kalkınmanın Şartları………………..
Şeytanla Savaşımız…………………………
Emri Bil-maruf……………………………...
Gaflet Hastalığı ………………..……….…..
Giyinik çıplaklar…………………………....
Torbayı Doldurmak mı Deldirmek mi?........
Kıyamet Günü’nde İnsan ve duyuları…..…..
Allaha yaklaşmak……………………..….
Sabır……………………………………...…
Mazlumun Ahı……………………………...
Allah’ın Terbiyesi…………………………..

وعَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياح بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رزاح بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بن غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ . رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ
« إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ » متَّفَقٌ على صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بن مُسلمٍ القُشَيْريُّ النَّيْسَابُوريُّ رَضَيَ الله عَنْهُمَا في صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة .

Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslâmiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmâm Şâfiî, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmâm Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisi şerifle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Biz de bu tavsiyeye uygun olsun diye bu hadisi şerifle başlamayı münasip gördük.

ÖNSÖZ
Kâinatı yaratıp düzene koyan, terbiye edip rızıkveren, bizleri hidayete erdiren, sıratı müstakime vardıran, küfür ve dalaleti yerdiren, iman ile nurlandırıp İslam ile şereflendiren, ahkâmını icra için insanlar içerisinden İslam ümmetini seçen Allah’a (Cellecelalüh) sonsuz hamd ve senalar olsun.
Yeryüzünde güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen, Allah'ın sevgili kulu iki cihan serveri ins ve cin'in Peygamberi Hatemül Enbiya, iki cihan güneşi sıratı müstakimin rehberi, İslam ümmetinin önderi, yüce Peygamberimiz, ulu önderimiz ve tek liderimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimize, onun pak ve temiz olan âline (Evladu iyaline, Ehli Beyti¬ne) ve her biri gökteki yıldızlar gibi olan Ashabına olsun.
Elimizdeki bu küçük çaplı kitap yerel gazetelere yazdığım köşe yazılarının genişletilmiş halidir. Bu gazetelerin her yere dağıtımı yapılamadığı gibi dağıtımı yapılan bölgelerde de herkesin takip etmediği malumdur.
Bu vesile ile bu köşe yazılarını yeniden elden geçirerek bir kitap haline getirmeyi uygun gördüm. Elhamdülillah buna da rabbim muvaffak kıldı. Rabbime sonsuz hamd ve sanalar olsun.
Bütün hayatımızın her safhasında prensip edinmemiz gereken esas, gayreti elden bırakmayarak Allah’ın tevfîkini talep etmektir. Bu duygularla işe koyulunca Allah yardımını esirgemiyor.
Gayret bizden Tevfik Allah’tan

İkrami BERKER

SİYONİZMİN OYUNLARI BİTMİYOR
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık. (Âli İmran 118)
Ortadoğu da sahnelenen Arap baharı Ortadoğu’yu kana ve gözyaşına boğdu. Hürriyet, demokrasi ve huzur vadiyle başlayan bu sözde baharla İslam coğrafyasında bir türlü dinmek bilmeyen karışıklık ve iç savaşlarla tam bir keşmekeşlik yaşanıyor. Bu sahte baharın girdiği her ülke halkı zulüm altında eziliyor. Milyonlarca Müslüman telef oldu, milyonlarcası yerini yurdunu terk etti. Mamur şehirler harabeye döndü ve bu telefat halen devam ediyor.
Bu oyunu Ortadoğu da sahneleyen Siyonist güçler ellerindeki maşalarla Türkiye’yi de bu tuzağa düşürme peşindeler. Ama Türk halkı bu konuda tecrübeli.. 1980 öncesi sağcı solcu diye kamplara bölünüp binlerce gencini kaybetmiş olması 1980 sonrası alevi Sünni çatışmaları ve laik anti laik çatışmaları çıkarma gayretleri ve daha başka tezgâhlar Türkiye’nin oyuna gelmemesinde büyük etkendir. Türk halkı bu filmi daha önce seyretti. Onun için oyuna gelmesi çok zor..
Nitekim geçen 40 yıl içerisinde çeşitli bölme gayretleri Türk milletinin sağduyusu karşısında netice vermemiştir. Alevi Sünni kavgası çıkarılmak istendi tutmadı. Kemalist anti Kemalist çatışması denendi akim kaldı. Laik anti laik tartışmaları sonuç vermedi. Türk Kürt ayrımı amacına ulaşmadı. Ortadoğu da sahneye konan Arap baharı Türkiye de sahnelenmek istendi gezi parkındaki birkaç ağaç bahane edilerek gezi olayları başlatıldı. Ama birkaç çapulcu hain haricinde kimse itibar etmedi. Bunda da Siyonist güçler, batı ve tel maşaları hüsrana uğradı.
Ardından başka bir bahane ile yeniden sahneye çıktılar. IŞİD terörünün Kobani’ye girişine Türkiye’nin müdahale etmemesi bahane edilerek eylemler başlatılmış devlet malları, devlete ait binalar, devlete ait araçlar tahrip edilmekte, devlete milyonlarca liralık zarar verilmiş, onlarca masun insan katledilmişti. Bu da tutmadı. Şimdi güneydoğuda resmen savaş başladı. Önce gezi olaylarını sermaye çevresi organize ediyordu. Bu gün bunun öncülüğünü HADEP yapıyor. Halkı sokağa dökmekten çekinmeyen bu zavallılar yaptıkları bu şenaati marifet sanıyorlar. Onlar için sonuç ne olursa olsun önemli değil. Önemli olan karışıklık çıkarmaktır. Çünkü onlar karışıklıktan nemalanmaktadırlar.
Değişik yerlerde karşı guruplar çıkıyor, yer yer çatışmalar meydana geliyor. Hendekler kazılıyor, yollara bomba yerleştiriliyor. Şükür ki bunlar hem fazla değil, hem de caydırıcı oluyor. Bu hususta da dikkatli olmak lazım, birkaç kendini bilmezin çıkardığı suni kargaşada provokatörlerin oyununa gelmemeliyiz. Eğer oyuna gelirsek bu işi tezgâhlayan dış güçlerden başka kimse kazançlı çıkmaz. Kobani bahane hedef ülkeyi karıştırıp bir iç savaşa sürüklemek. Ama bu milletin sağduyusu onların bu hevesini kursaklarında bırakmıştır.
Ey Siyonist Yahudi! Ey ikiyüzlü batı! Çabanız boşuna.. Bu milleti bir daha oyuna getiremeyeceksiniz gezi akim kaldı, Kobani fiyasko oldu maşalarınız hendeklere gömüldü ve sizبِغَيْضِكُمْ كُونُوا kininizle geberin.
Sanırım bu yazıyı Merhum Necip Fazıl’ın şu mısraları ile bitirmek daha uygun olur.
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla sodom-gomore, patla Bizans ve Roma!

VA MU’TASIMAH
İslam ve düşmanları arasındaki çatışma sürekli olarak kıyamete kadar devam eder. Çünkü o din ve itikadi bir savaştan kaynaklanmaktadır. Allahü Teala kuranda haber verdiği gibi:
اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ
“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları, karanlıklardan aydınlı¬ğa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağutlardır. Onları aydınlıklardan karanlıklara düşürürler…” (Bakara 258)
Müslümanlar rahmanın ordularıdır. İtikatları; malları ve canları ile müdafaa etmektir. Yahudi Hıristiyan ve diğerleri şeytanın askerleridirler. Sapkınlık azgınlık ve kötülük yolunda mücadele eder ve ona çağırırlar.
Bu çatışmanın birçok örneği vardır. 1923 te İtalyan ordusu Libya da “Cifare” köyüne girdi. Eşlerinin ve çocuklarının önünde bin kişiyi öldürdüler. Bunun daha kötüsünü de yaptılar Cifare halkından on kadını getirdiler elbiselerini soyup çıplak olarak astılar. Onları yedi gün boyunca öylece asılı bıraktılar.
İtalyanlar – el Kifre – ye girdiğinde Emir “Şekip Arslan” diyor ki; eşraf kadınlarından 200 e yakını İtalyan ordusu gelmeden önce çöle kaçmışlardı. Arkalarından bir kuvvet göndererek aradılar onları bulup tutukladı, -el Kifre’ye – getirdiler. Bunun dışında ordu subaylarının tecavüz ve türlü zulümlerine maruz kaldılar. Böylece - el kifre – eşrafından yetmiş şerefli aileyi bin türlü zulme duçar ettiler. O kadınlar ki; iffetlerini koruma hususunda güneş dahi yüzlerini görmemişti.
Rus ihtilalinde zalim Stalin’in işgal ettiği cumhuriyetlerde dokuz milyondan fazla Müslüman’ı korkunç bir soykırımla hunharca katlettiği gibi…
Bugün bir milyondan fazla Müslüman Çin komünistlerinin eliyle Doğu Türkistan’da gerçekleşen soykırım gibi bir zulümle karşı karşıya..
1988 de Bulgaristan’da Müslüman Türklerin isimleri zorla değiştiriliyor, camiler bara meyhaneye çevriliyordu. Ayrıca temiz iffetli Müslüman kadınların onurunu ihlal edip ailelerinin önünde soyarak tecavüz ediyorlardı.
Lübnanlı Hıristiyan Falanjist asker piçleri Sayda’da masum Müslüman kadınların evlerini basıyor, barbarca mümin kadınlara tecavüz ederken zincirlerle bağladıkları akrabalarına fiziksel ve psikolojik işkenceyi artırmak için seyrettirirken genç Müslüman kızlarına tecavüz edip sonra da o Müslüman kızı öldürmek için akrabasını seçip “hadi öldür bunu” diyorlardı.
Kan ve vücut parçaları, dul ve yetimler, ağlama ve acılar, işkence ve sürgün, işgal ve tecavüz, aşağılama ve ruhi çöküntü (dejenerasyon)!.. Bunlar göz görüp kulak duyduğu müddetçe bütün İslam topraklarında İslam’a karşı Müslümanlara karşı savaşırlar.
Afganistan’da insanları diri diri toprağa gömdüler. Ateşlerle cesetleri yaktılar. Daha sonra da Rus yapımı kitle imha silahları kullandılar.
Bosna da toplu katliamlar yapıyor, anne babasının gözü önünde bebekleri öldürdükten sonra etlerini kesip pişirerek anne babasına yediriyorlardı. Esirleri arenalarda aslanlara parçalatıp eğleniyorlardı. Tıpkı Romalıların gladyatör dövüştürüp eğlendikleri gibi…
Lübnan’da bile insanlar zorla evlerinden çıkarılıp el kondu İsrail tarafından 3500 civarında genç Müslüman çocuğu kaçırıldı. Nereye götürüldükleri ve yaşayıp yaşamadıkları bilinmiyor. Camiler yıkıldı, evler yakıldı, çocuklar yetim bırakıldı, yaşlılar işkence gördü ve kadınlar tecavüze uğradı!
Filistin’de Siyonist Yahudiler Müslümanları sözde barışa çağırıyor ve bunun için konferanslar düzenlenmesini istiyorlardı, ardından mukaddesatları ve toprakları terk ettiriliyordu. O Siyonist yılan zehrini gizleyerek mutluluk naralarıyla İslam ve Müslüman topraklarının üzerinde tepinip eğleniyor.
Filipinler de kurnaz bir despot silahlı kuvvetlerini İslamiyet’e yöneltti insanlığını unutup Ekinleri yaktı çocukları öldürdü.
Hindistan da Müslüman kanı bedava oldu. Neredeyse dünyanın gözü önünde günahsız masum insanlara yönelik katliam yapılmayan bir vakit geçmiyor.
Suriye de zalimlerin hapishanelerinde zorbalar tarafından işkence gören kadınlar gönderdikleri mektupta dünyaya sesleniyor, şöyle diyorlar:
“Bizi kurtarması için dünyaya sesleniyor, en yüksek perdeden haykırıyoruz. Her bir zerremizdeki her bir yaramızla, Her damla kanla, damarlarda atan her nabızla, yükselen ve düşen her nefesle sesleniyor, ağlayıp çığlık atıyoruz, “Va Mu’tasımah! Va Mu’tasımah!” Ey Mu’tasım neredesin!.. Ey Mu’tasım neredesin!.. Bir kadın sesleniyor birçok erkek duyuyor. Biz burada zorba kindarlar zalimler tarafından ezilmiş yüzerce kadınız. Yüzlercesi işkence görüyor. Her an binlercesi öldürülüyor. Yok mu bir Mu’tasım?. Yok mu bir Mu’tasım?. Ezilen kadınlara yardım edecek bir Müslüman yok mu?.. Ey bu vahşete gözlerini yuman dünya! Bizi yanmaktan, boğulmaktan kurtaran yok mu? Damarlar kurudu.. Bu geçit vermeyen uçurumun ve vahşetinde gece yok gündüz yok.. Haykırıyor yol arıyoruz yok mu bir ışık?.. yok mu bir ışık?!..”
Biz Türkiye olarak onlara elimizi uzattık. Bu ülkeye iltica eden Suriyeli kardeşlerimize kucak açtık. Ama onlara kin kusan zavallılar da yok değil. Onlar malını mülkünü terk edip bize sığındılar. Onlar muhacir oldular da biz Ensar olabildik mi? Ensar olalım, dertlerine ortak olalım, yaralarına merhem olalım ki, Allah katında sorumluluğumuz hafiflesin. Yüce Allah Nisa suresi 75. ayetinde:
وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً
“Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: Ey Rahibimiz! Bizleri bu halkı zalim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” buyuruyor. Bu ayet bize Allah katındaki sorumluluğumuzu hatırlatmasını ümit ediyorum.
“ ‘Va Mu’tasımah!..’ Günümüzde de işgal altındaki Müslüman halkların ortak haykırışına dönüşmüş olan bu çığlığa neden olan hadise şu şekilde gelişmiştir:
Rivayet edilir ki: miladi 838 yılında Abbasî halifelerinden Mu’tasım Billah zamanında, Bugün Afyon/Emirdağ dolaylarında bulunan ve şimdi bir kalıntı olan eski adıyla Amuriye şehrinin Rum valisi, yağmaladığı civar Müslüman kasabalarından birisinden çıkarken birçok esir almıştır. Bu esirler içinde bulunan bir Müslüman kadın Rum valisinin kendisine eziyet ve hakaretleri karşısında “Va Mu’tasımah (Mu’tasım neredesin?!!)” diye haykırmıştır. bir adam halifenin huzuruna gelerek durumu şöyle arzett: “Ey Emir’el-Müminin ben Amuriye de idim Amuriye çarşısında vakarlı, heybetli bir mümin kadın gördüm ki, Rum askerleri tarafından sürüklenerek hapse götürülüyordu. Ve o kadın büyük bir arzu ile “Va Mu’tasımah, Va Mu’tasımah” yani (Ey Mu’tasım neredesin, Ey Mu’tasım neredesin?) diye haykırıyordu,” dedi. Bunu duyan halife hemen Amuriye valisine bir mektup yazıyor ve şöyle diyordu: Müminlerin halifesi Mu’tasım Billah’tan Rumların köpeğine; esir aldığın o Müslüman kadını derhal bırak! Yoksa öyle bir orduyla gelirim ki, bu ordunun bir ucu Amuriye’de bir ucu Bağdat’ta olur. Amuriye valisi buna pek aldırış etmemiş. Halife 4.000 kişilik süvari birliğinin öncülük ettiği devasa bir ordu hazırlar.
Amuriye ye yürür ve kuşatır. Ateş yakarak mancınıklarla Amuriye üzerine ateş yağdırdı. Amuriye’yi teslim alır ve valiyi katleder. Şehre girer girmez o kadını sorar. Kadını halifenin getirdiler. Halife kadına şöyle der: “Mu’tasım senin çağrına cevap verdi mi?” Kadın: “evet” dedi.
Bu aslında şu demekti: “Ey mümine hanım! Çağrını işitir işitmez bir an bile beklemeden hemen yola koyuldum” (Bu, Müslüman bir yöneticinin teb’asının haklarını koruyamadığından dolayı Allah’a vereceği hesabın korkusuyla istenen bir tür helalliktir.) Zira Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah kime bir yöneticilik verir de o halkını aldatır halde ölürse Allah ona cenneti haram kılar” buyurmuştur.
Miladi 9. yüzyılda Abbasi Halifesi Mu’tasım Billah döneminde Rum diyarında esir düşmüş ve hakarete maruz kalmış bir kadının bu çığlığı bugün işgal edilmiş İslam coğrafyasının meydanlarında milyonların çığlığına dönüşmüş durumda. Bu yürek yakıcı çığlık en son olarak dün Suriye’ hapishanelerinde zulüm gören Müslüman kadınlardan ve nihayet, küçük bir kız çocuğundan geldi.
Suriye’nin Humus kentinde düzenlenen yürüyüşte konuşan bu kızcağız söyle haykırıyordu:
“Ey Mu’tasım neredesin! Ey Recep Tayyip Erdoğan neredesin! Ey Abdulhamid Hanın torunu! Ey Osmanlının torunu! Ne olur bizi yalnız bırakma, ne olur bizi yalnız bırakma!
Bizi burada öldürüyorlar. Ne olur, sen aramızdayken bize böyle zulüm olduğunu tarih yazmasın!”
Bu çığlıklar daha önce Ebu Gureyb ceza evinde Amerikan askerlerinin tecavüzüne uğramış olan binlerce Iraklı kadından sadece birisi olan Fatma Nur bacıdan da gelmişti.”

DÜNYA MÜSLÜMANLARI BİZE NASIL BAKIYOR
Facebookta eklediğim Kazablanka’lı facebooktaki adıyla Muhammed Hatice; paylaştığı düşüncesini siz okurlarımızla paylaşmak istedim. Önce Arapçasını altına da Türkçe tercümesini yorumsuz sizlere sunuyorum. Bakın Faslı bu Müslüman neler yazmış yorumu sizler yapın.
يُروى عن السلطان سليمان القانوني رحمه الله ( 1520-1566) أنه أخبره موظفو القصر ، باستيلاء النمل على جذوع الأشجار في قصر طوب قابي و بعد استشارة أهل الخبرة خلص الأمر إلى دهن جذوعها بالجير . و لكن لم يكن من عادة السَلطان أن يقدم على أمرٍ دون الحصول على فتوى من شيخ الإسلام فذهب إلى أبي السعود أفندي بنفسه يطلب منه الفتوى ، فلم يجده في مقامه ، فكتب له رسالة شعرية يقول فيها
إذا دب النمل على الشجر ** فهل في قتله ضرر ؟
فأجابه الشيخ حال رؤيته الرسالة قائلا
إذا نُصبَ ميزان العدل ** يأخذ النمل حقه بلا خجل
و هكذا كان دأب السلطان سُليمان ، إذ لم يُنفذ أمرا إلا بفتوى من شيخ الاسلام أو من الهيئة العليا للعلماء في الدولة العثمانية تُوفي السُلطان في معركة – زيكتور – أثناء سفره الى فيينا فعادوا بجثمانه الى إسطنبول ، وأثناء التشييع وجدوا أنه قد أوصى بوضع صندوق معه في القبر ، فتحيّر العلماء و ظنوا أنه مليء بالمال ، فلم يجيزوا إتلافه تحت التُراب ، وقرروا فتحه أخذتهم الدهشة عندما رأوا أن الصّندوق ممتلئ بفتاويهم : فراح الشيخ أبو السعود يبكي قائلا: لقد أنقذت نفسك يا سليمان ، فأي سماءٍ تظلنا … و أي أرضٍ تُقلنا إن كنا مخطئين في فتاوينا
ملحوظة : حاول بعض الاوروبيين والأتراك العلمانيين تشويه صورة السلطان سليمان من خلال مسلسل "حريم السلطان " وتصويره بالسلطان المحاط بالنساء ، وبصورة الدولة التي في عهده ينغمس فيها السلطان والوزراء والقادة بالخمر والنساء على الرغم من أن السلطان سليمان كان مستمر في جهاد على عدة جبهات لأكثر من ثلاثين سنة، ولم يعرف الراحة إلى في أواخر حياته بعد أن تقدم به العمر.
Kanuni Sultan Süleyman Allah ona rahmet etsin (1520-1566) hakkında Rivayet edilir ki; Saray personeli haber verdiler; Topkapı Sarayı’nda ağaç gövdelerini karıncalar sarmış. Uzmanlara danışınca ağaç gövdelerinin kireçle boyanması tavsiye edildi. Ama genelde Sultan Şeyh’ül-İslam’dan fetva almadan iş yapmak âdeti değildi. Kendisi bizzat fetva almak için Ebu Suud Efendi ye gitti. Onu yerine bulamayınca, ona şiirsel bir mesajı yazdı:
إذا دب النمل على الشجر ** فهل في قتله ضرر ؟
Ağaçları karınca sarsa eğer
Onu öldürmekte var mıdır zarar?
Mesajı gören Şeyh’ül-İslam şöyle cevap yazdı.
إذا نُصبَ ميزان العدل ** يأخذ النمل حقه بلا خجل
Adalet terazisi kurulunca
Çekinmeden hakkın alır karınca
Bu şirin aslı şöyledir:
Dırahtıger ziyan etse karınca
Zarar var mı karıncayı kırınca
Ebu Suud efendinin cevabı:
Yarın hakkın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca
Ve bu yüzden sürekli Kanuni Sultan Süleyman oldu. Çünkü şeyh ül-İslam’dan veya Osmanlı devletinin yüksek âlimler heyetinden fetva almadan hiçbir iş yapmazdı.
Viyana ya yaptığı bir seferde Zigetvar muharebesinde şehit oldu. na’şı İstanbul'a getirildi ve cenaze töreni sırasında, o mezarına onunla birlikte bir kutuyu koymalarını vasiyet etmişti. Âlimler buna şaşırdı, o kutunun para dolu olduğunu düşündüler. Toprak altında tahrip olmasını uygun görmeyip kutuyu açmaya karar verdiler. Kutu onların fetvaları ile dolu olduğunu görünce de irkildiler.
Şeyh Ebu Suud Efendi: “Sen kendini kurtardın ey Süleyman ya bizim fetvalarımız yanlış ise bizi hangi sema gölgelendirir, hangi yer kabul eder” diyerek ağlamaya başladı.
Not: Bazı Avrupalılar ve laik Türkler “Hürrem Sultan” (muhteşem yüzyıl) dizisiyle Sultan Süleyman'ın şanını lekelemeye çalıştı. Dizi de kadınlarla kuşatılmış padişah portresi ve devlet içinde şarap ve kadınlara bulaşmış Sultan, vezirler (bakanlar) ve komutanlar portresi sergilendi. Hâlbuki Sultan Süleyman kırk beş yılı aşkın bir zaman çeşitli cephelerde sürekli cihatta olmuş ve hayatının sonuna kadar da rahatlık nedir bilmemiştir.
Kazablanka’lı Muhammed Hatice

Müslüman! İslam’ı öyle canlı, diri ve sağ yaşa ki; seni öldürmeye gelen sende dirilsin.

MÜSLÜMANLARIN ÖLÇÜSÜ İSLAMDIR
Müslümanın ölçüsü İslam olunca başkalarına zulüm değil merhametle muamele eder. Böyle olunca da gayrimüslimler Bu gerçeği göremiyorlar. Size tarihi bir vakaya arz edeyim;
Avrupa devletleri Papa II. Urban’ın tahrikleri ile 11. yüzyılının sonlarına doğru Kudüs'ü kurtarma bahanesiyle Selçukluları Anadolu'dan atmayı ve Orta Doğuyu ele geçirmeyi amaçlayan "Haçlı Seferleri" adı verilen siyasi amaçlı askeri seferler düzenlediler. Birinci Haçlı seferinde Haçlı ordularının tamamının Anadolu'dan geçmesine mani olunamadı. Böylece Urfa, Antakya, Kudüs ve Trablus-Şam da Haçlı Devletleri kuruldu.
24 Aralık 1144 te Musul Atabeyi İmaduddin Zengi’nin Urfa’yı haçlıların elinden geri alması Müslümanları büyük bir sevince boğulduğu gibi Avrupa'da da şok etkisi yaptı. Hemen bunun ardından Hristiyan âlemi yeniden bir haçlı ordusu hazırlamaya başladı. Bu 2. Haçlı Seferi idi. Bu sefer de Fransız Kralı 7. Louis'nin idaresindeki Fransızlar ve Alman Kralı 3. Konrad’ın komutasındaki Almanlar katıldılar.
Anadolu'ya önce Almanlar geldi. Selçuklular bu orduyu 26 Ekim 1147 de ağır bir mağlubiyete uğrattı. Piyade ve Süvari birliklerinden oluşan 70 bin zırhlı haçlı Ordusu’ndan onda biri bile sağ kalmadı. Ardından Fransızlardan oluşan Ordu Anadolu'ya ulaştı. Ancak Almanların ağır yenilgisi ile neticelenen feci akıbeti öğrenince korkularından Ege sahillerine indiler. Menderes Nehri'ni geçmeye çalışırken Selçukluların saldırısına uğradılar. Fransız Kralı Louis ve ordusu Bizans hâkimiyetinde olan Antalya'ya sığındılar.
Antalya'dan Suriye'ye karayoluyla devam etmeye cesaret edemeyen asiller krala baskı yaparak Bizans hükümeti tarafından sağlanacak gemilerle yolculuğa devam edilmesini istediler. Valinin haçlıları taşımak amacıyla ancak 5 haftada hazırlaya bildiği gemiler Ordu’nun tamamını taşıyabilecek sayıda değillerdi. Ayrıca bu deniz yolculuğu için gemilere ödenecek ücret te çok yüksekti.
Kral, mahiyeti, asiller ve piskoposlardan oluşan grup gemilere binip Antakya'ya doğru yelken açarken büyük bir kısmını oluşturan yayalar paraları olmadığı için Antalya'da bırakıldı. Antalya'da bırakılan ordu kara yoluyla Antakya'ya gitmek üzere yola koyuldu. (Muharrem Keskin; Derin Tarih Dergisi; Ekim 2014 sayısı) Yolculuk sırasında aç susuz yorgun yaralı bineksiz ve hayattan ümidini kesmiş olan Haçlı Kuvvetleri Ordu’nun yiyeceği için Rumlardan medet umdular, yerleşik Rumlardan destek beklediler. Ancak umdukları desteği bulamadılar. Aksine Rumlar onları düşman gibi görmeye başladı. Tabii onca askeri doyurmak kolay değil. Yağmalarına da dayanamayıp düşman gibi gördü ve cephe aldılar. Savaşmadılar ama yardım da etmediler. Selçuklu ordusu ile karşılaştılar. Ne kılıç sallamaya ne de mızrak savunmaya takaları vardı. Selçuklu ordusu haçlıları çepeçevre kuşatınca çaresiz teslim oldular. Selçuklu ordusu isteseydi bir tek canlı bırakmamak üzere hepsini kılıçtan getirebilirdi. Ama yapmadılar. Çünkü savaşın nerede başlayıp nerede bittiğini çok iyi biliyorlardı. Bunu bilmek için de binlerce sayfalık yasalara, hümanist fikirlere ya da uluslararası yaptırımlara ihtiyaçları yoktu. Bu terbiyeye sahip olmak için bir tek ayet yetiyordu.
وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ .
" Size harp açanlarla Allah yolunda Sizde harbedin, ancak haddi tecavüz etmeyin ( hadi aşmayın). Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.' (Bakara 190)
Bu ayet cihada izin veren ilk ayetlerdendir. İşte İslam’ın terbiye metodu. "Haddi tecavüz etmeyin." İslam hedef ve gayeyi belirledikten sonra harp sahasındaki sınırları belirliyor. Yani elman dileyene eman vereceksin, esire dokunmayacaksın. Kendi yediğinden yedirip içireceksin. Kendisini güvende hissedecek. Savaş esnasında göğüs göğüse Kılıç kılıca kıyasıya Savaşmana rağmen, esir alınca Merhamet kanatlarını gerip onlara şefkatle kucak açın asla zulmetmeyin. Müslümanlar için bir problem olmayan Kadınlar çocuklar ihtiyarlar ve çeşitli dinlere mensup olan din adamları, âlim, rahip ve abitlere dokunmayın.
İşte İslam'ın vermiş olduğu terbiye bu...
مَنْ لَا يَرْحَمْ لَا يُرْحَمْ
"Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" (Buhari 6013 Müslim 2318 Ebu Davut 5218 )
" مَنْ لَا يَرْحَمِ النَّاسَ لَا يَرْحَمُهُ اللَّهُ ".
İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez. (Buhârî, 7376 Tirmizi 1922)
ارْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ...
"Sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler. " ( Ebu Davut 4941 Tirmizi 1924 )
Ve merhametle ilgili daha birçok hadisi şerif ve kelamıkibar. Hatta atasözü, Müslümanın Zihnine kazınarak Onun gönlüne zenginlik ruhuna aydınlık verir.
Işte bu ruh, tek kılıç çekmeden tek ok atmadan Mekke'yi fethetti. Fetihten sonra halka hitap edip Bugün size ayıplama yok, kınama yok, hürsünüz diyerek azılı düşmanlarını başlayan bu ruhtur. Hz. Ömer zamanında savaşmadan Kudüs'ün anahtarlarını teslim alan ruh bu ruhtur. Hz. Ömer Kudüs'ün anahtarlarını teslim almaya giderken yanındaki azatlı kölesi (...)
Endülüs'ü fethettikten sonra asırlarca Endülüs’ü İlim ve Medeniyetin beşiği yapan ruh bu ruhtur. Fethettiği hiçbir yerde halkı İslam'a girmek için zorla zorlamayıp onlara adalet ve merhametle muamele eden ruh yine bu ruhtur.
Düşmana bile bu duygularla muamele edince yani Adalet, merhamet ve şefkatle muamele edince ve bunlar dininin birer prensibi olduğunu karşı taraf görünce " böyle güzellikleri olan bir din benim dinimden daha üstündür" deyip Müslüman oluyor. 2. Haçlı seferinde de böyle olmuştu.
Kendi kralları tarafından kaderlerine terkedilmiş ve dindaşları olan Bizanslı Rumlardan yardım görmemiş olan Haçlılar Müslüman Selçuklulardan gördüğü muamele karşısında aralarından Tam 3000 kişi İslam’ı seçerek Müslüman olmuş ve Selçuklu saflarına katılmıştır.
2. Haçlı seferine kralının yanında bizzat katılan fransız din adamı Odin de Deuil sefer sırasında tutmuş olduğu kayıtlarda hadiseyi gözü yaşlı bir şekilde ve şu sözlerle ifade etmiştir.
" Ey ihanetten daha Zalim olan merhamet! O kadar zalimsin ki, bize düşmanımızı sevdirdin. Müslümanlar Aç olan hıristiyanlara ekmek vererek dinlerini satın alıyorlardı. Bununla birlikte Türkler onları Müslüman yapmak için herhangi bir baskı ve zorlamada da bulunuyorlardı." Zaten islam da böyle bir şeye müsaade etmiyor.
Ama Batı medeniyeti, fravun medeniyetine dayandığı için zulümden başka bir şey bilmiyorlardı. İslam medeniyetinin bir düstur olarak ortaya koyduğu Merhameti onların havsalası almıyor, "ihanetten daha Zalim Merhamet" diyorlardı. Çünkü hep zulm etmişlerdi fethettikleri ya da işgal ettikleri beldelere hep zulüm götürmüşlerdi. Tarih boyu hep böyle yaptılar ve halen de aynı şeyi sürdürüyorlar. İşte ispanya... İspanya’da Endülüs İslam medeniyetinden eser kalmadığı gibi tek bir Müslüman da kalmadı hepsini bindir zulümle yok ettiler. Fransızların Cezayir'de, Sırpların Bosna'da, Ermenilerin Karabağ'da, Amerikalıların Irak'ta ve Guantaanam'da, NATO’nun Libya’da yaptıkları hafızalardan silinecek gibi değil... Hulâsa imandan yoksun olan insanın merhameti anlayabilmesine imkân yoktur vesselam.

KORUNMASI GEREKEN 5 ESAS
Müslüman bir kişinin idarecilerinden isteyeceği en önemli şey, ne para, ne erzak, ne iş, ne de dünyevi başka bir şeydir. Bizim onlardan isteyeceğimiz tek bir şey vardır. O da bütün ilmihal kitaplarında başköşeyi işgal eden ve her Müslüman’ın ifa etmesi gereken ancak birey olarak yapamayacağı ve devlet tarafından yapılması zorunlu olan şu beş esasın korunmasını istemek olmalıdır.
Ve şöyle demeliyiz; Allah bana şu beş esası korumakla görevlendirmiştir ancak ben birey olarak bunları koruyacak güçte değilim. Bunu devletin koruması gerekiyor ki, bu sorumluluk benden de kalksın. Sana oy verirsem bu beş şeyi koruyacak mısın? “Evet” derse nasıl koruyacağını sormalıyız. Eğer doğru cevap verir ve yapabileceğine bizi inandırır ve ikna ederse o zaman oyumuzu almayı hak eder.
Zira bütün peygamberlerin getirdikleri şeriatların ruhu şu beş esasa dayanmaktadır.
Bunular:
1- İnancı Koruma
2- Nesli Koruma
3- Canı Koruma
4- Aklı Koruma
5- Malı Koruma
İşte şer’i hükümlerdeki maksat bu beş esası muha-faza etmek suretiyle ebedi bir saadete ulaşmaktır. Bütün peygamberler bu esastan muhafaza etmeyi zamanlarına göre farklı yollarla izah etmişlerdir.
Biz siyasilerden bu beş esası koruyup korumayacaklarını sorduğumuzda eğer koruyacağım deyip nasıl koruyacağını da aşağıda ipuçlarını verdiğimiz koruma biçiminde bizleri ikna edenler olursa biz de oylarımızı veririz. Bizi ikna edemeyen oyumuzu da alamaz.
İnancı Koruma: İnanca karşı yapılan her türlü yazılı, sözlü ya da fiili saldırılara mani olmak insan-ların inançlarını rahatlıkla söyleyebilmelerini ve inançlarının gereğini yerine getirebilmelerini engel-leyen tüm engelleri ortadan kaldırmak ile mümkün olur.
Nesli Koruma: Fuhuşun ortadan kaldırılması, zi-nanın yasak edilmesi, evliliğin kolaylaştırılması, aile kurumunun sağlam temellere oturtulmasıyla müm¬kün olur.
Canın Korunması: Kısası getirerek adam öldür-menin yasak edilmesi canı korumakta en büyük amildir. Zira kısas müessesesi yürürlükte olursa adam öldürecek olan kişi: 'Öldürürsem bende ölü¬rüm. Kısas yoluyla beni de Öldürürler' düşüncesiyle adam öldürmekten vazgeçer. Bu da bir anda iki ki¬şinin canını birden korumak demektir. Ve kan dava¬larını da önler.
Aklı Korumak: İçki yasak edilerek uyuşturucunun üstüne gidilerek aklın korun¬ması sağlanır. Herkesçe malumdur ki içki ve uyuşturucu aklı gide¬rir, şuuru dumura uğratır. İnsan sarhoş kafayla ne yaptığını bilemez. Bu yaygınlaştığı zaman bütün cemiyeti sarar.
Bütün bir topluluğun şuursuzluğu ise o topluluğun her türlü felakete maruz kalması demektir.
Malı Korumak: Faizi, kumarı yasak ederek ve zekât müessesesini çalıştırarak malın korunması ve fakirin de gözetilmesi sağlanmış olur. Zekât fakirin hakkı olduğu gibi zenginin de malının temizlenmesi ve korunması demektir. Ayrıca şu bir gerçek ki; enflasyonun kaynağı faizdir. Faiz kaldırılarak enflasyon belasının da önü alınmış olur.

21. ASRIN LAWRENCE’İ
Ümmet içinde İslami ilimlerini tahsil edip, kitap ve sünneti vazife edinen üç ayrı insan tipi vardır ki bunlar halkı yönlendirmede etkin rol oynarlar. Halk arasında dini mevzularda söz sahibi oldukları Kanaat’ıyla dinlenir ve itibar edilirler.
Birincisi Âlim adam: emanete riayet eder, mahlûkattan korkmaksızın halka hakkı anlatır “Onlar ki Allah'ın indirdiklerini tebliğ ederler. Ondan korkarlar. Ve Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar.” (Ahzap/39) Bunların sayısı azdır. Bunlar her zaman şeytan ve dostlarıyla savaş halindedirler. Bunlar Allah’ın hüccetlerini halka arz ederler. İşte onlar peygamberlerin varisleri, karanlığın kandilleri, yeryüzünün nurudurlar ve onlar kitap ve sünnette övülen âlimlerdir. Allah onlar hakkında şöyle buyuruyor: “Allah'tan kulları içinde ancak âlimler korkar” (Fatır/28) Eğer bu âlimler vasıtasıyla İslam ümmetine Allah’ın rahmeti olmasaydı hakkın nuru söner, etkileri silinirdi. Fakat Allah nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemiyor.
Bir diğeri; kitap ve sünneti yüklenir fakat davette, eğitimde, yaymada ve cihatta onu hakkıyla yerine getirmez. Bilakis hakkı gizler insanlara açıklamaz. İşte o Kur’an-ın ifadesiyle Allah ve lanet ediciler tarafından lanetlenmiştir. “İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanla­ra apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere, hem Allah, hem de bütün lanet ediciler, lanet eder.” (Bakara/159) Allah böylelerini altın yüklü eşeye benzetiyor: “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onunla amel etmeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür, Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Cuma/5)
Üçüncüsü: kitap ve sünneti yüklenir fakat onu hakkıyla yerine getirmeyip bilakis hakka batıl kisvesi giydirerek hakkı yalanlamak (çürütmek), tahrif etmek suretiyle yalanlayıp batıla yardım eder. Bu en çok koruyup kollayan olsa da evvela bununla bir ateş yakar.
“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini oku. O ayetlerden (küfre saparak) sıyrıldı. Şeytan onu kendisine uydurdu. O da azmışlardan oldu. Biz dileseydik onu elbette ayetlerimiz sayesinde yüceltirdik. Fakat o adam arza (dünyaya) meyletti. Hevasına uydu. (Bu bakımdan) onun durumu tıpkı o köpeğin durumuna benzer ki, Üzerine gitsen de dilini çıkarır, solur; bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu bu şekildedir. Bu kıssayı (onlara) haber ver. Umulur ki düşü¬nürler. Ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu ne çirkin bir örnek (teşkil etmekte)dir.” (Araf /175,176,177)
Bu zamanda kitabı yüklenenler şu vasıflardan birinin dışına çıkmazlar. Batıla hak kisvesi giydiren ve hakkı gizleyenle hakkı açıklayanı ayırt etmek için onların bazı hallerini, kitap ve sünnet üzerindeki konumları ve davranışları bakımından değerlendirmek mümkündür.
Burada üç farklı âlim tipine ait vasıfları arz ettik. Bu bağlamda baktığımız zaman F. Gülen’e 21. Asrın Lawrence demekten insan kendini alamıyor.
İngiliz casus Thomas Edward Lawrence, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sonra Kahire’deki İngiliz istihbarat biriminde görevlendirildi. 1909 yılında göreve atanan ve o dönemden itibaren Osmanlı Hükümeti’ni, Arap aşiretlerinin isyanıyla tehdit ederek, güç ve iktidar peşinde koşan Mekke Şerifi Hüseyin ile temasa geçti.
Mekke Şerifi Hüseyin’i destekleyerek onun liderliğinde kurulmasını vaat ettiği “Büyük Arabistan Krallığı” hülyalarıyla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Şerifi Hüseyin’in başlattığı bir ayaklanmayı körükleyen Lawrence Araplara bağımsızlık ve savaşın bitiminde kurulacak büyük bir krallık sözü verdi. Şerif Hüseyin’in bu isyanda kullandığı Araplar da, Hicaz çöllerinde öteden beri göçebe hayatı yaşayan ve talan ile geçinen son derece cahil, dünyadan habersiz fakir fukara bedevilerdi. Mekke, Taif, Cidde gibi şehir ve kasabalardaki Araplar isyana katılmadıkları gibi Şerif Hüseyin de zaten bunlardan asker almak teşebbüsünde bulunmamıştı.
O devirde Osmanlı ülkesinde binlerce yabancı casus vardır. Fransa, Almanya, ABD ve İngiltere gibi devletler, Osmanlı Devleti üzerinde elde etmek istedikleri çıkarlar doğrultusunda casuslar kullanmışlardı. Bunlardan bazısı, imam, bazısı şeyh, bazısı müderris, bazıları doktor kimliği altında hareket etmişlerdi ve Lawrence’te bunlardan biriydi.
Fazla detaya girmeden yüzeysel olarak baktığımız zaman F. Gülen’in aynı rolü üstlendiğini aynı yoldan gittiğini görmek mümkün. 1970 li yıllarda söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmasa bile ateşli vaazlarıyla kitleleri etkilemiş olduğu göze çarpıyor. 1980 li yıllarda kaçak olarak yaşıyor, 1990 lı yıllarda tekrar sahnede. Benim ilk fark ettiğim şey 1991 körfez krizi sırasında Saddam’ın İsrail’e attığı skut füzesinin ardından “İsrail’de ölen çocuklar için gönlüm tüllendi” demesi idi. İsrail’de belki birkaç çocuk ödü ise de Irak’ta havadan yapılan bombardımanlarda çocuk, yaşlı, kadın, erkek cenç ihtiyar binlerce insan öldü. Ama onlar için ne gönlü tüllendi ne de tüyleri ürperdi. Hatta kılı bile kıpırdamadı. O yıllarda Bosna’da Sırplar olmadık işkencelerle büyük soykırımlar yaptı. Ermeniler Karabağ’da büyük katliamlar, soykırımlar yaptı. Ama bizim Lawrence’in gündeminde bile değildi.
Ayrıca kanıtım olmamakla birlikte duyduğum bir şey var ki, bu benim kanıt aramaya bile gerek duymamama yetiyor. O da rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun “1970 li yıllarda biz milliyetçi istihbaratçılarla dostluk içindeyken o (F. Gülen) CIA ve MOSSAD’la çalışan istihbaratçılarla dirsek temasındaydı” demiş olduğunu duymamdı. Doğrusu F. Gülen’in yaptıklarıyla bu ifadeyi karşılaştırdıktan sonra Sayın Yazıcıoğlu’nun bu sözü söyleyip söylemediğinin doğruluğunu araştırma gereği duymadım. Çünkü tabiri caizse söz fiile cuk diye oturuyor.
Sonra “Ilımlı İslam, İbrahimî dinler, dinler arası diyalog ve Adana’da meydana getirilen dinler bahçesi, Hristiyan’la Müslümanı evlendirme, Hristiyan ve Yahudi’nin cennete gideceği iddiaları, papayı ziyaretler ve de Vatikan’a vizesiz giriş izin talebi, kelime-i tevhit ve kelime-i şehadette Muhammed’ur-resulüllah demeye gerek yok la ilahe illallah yeter…” gibi bir sürü zırvaya bir de darbe girişimini eklediğiniz zaman 12. Asrın Lawrence demekten sizi alıkoyan bir şey bulamıyorsunuz.
Tabii buna Kadir Mısırlıoğlu’nun iddialarını da eklemeği de ihmal etmemek lazım diye düşünüyorum.

KÜLTÜREL VE MADDİ KALKINMA
Kültürel yönden geri kalmış bir millet, eğer kültürü sıhhatli değilse, gerçeklerle bağlantısı yoksa yanlışlıkları ve sapıklıkları içeriyorsa, o millet maddi yönden ilerlemişte olsa, kültürel geriliğin tesiri bu ilerlemeye mutlaka damgasını vurmuştur. Çünkü maddi unsur ile kültür arasında mutlak bir ilgi, bir bağ vardır. Çok açık bir şekilde de görüyoruz ki, milletler maddi unsurlarını kendi düşünce ve kültürlerine uygun bir biçimde çıkarmaya çalışıyorlar. Ve çok defa kendi kültür ve düşüncelerini simgeleyen amblemlerini korlar. Amblem koyma dahi ürün ile ürünü yönlendiren kültür arasındaki ilgi ortaya çıkar.
Maddi açıdan gelişmiş millet genellikle gurura kapılıyor. Geri kalmış millet ise üstün milleti taklide götüren bir aşağılık komplesine tutuluyor. Bu gerçek tarihte ve günümüzde gördüğümüz bir gerçektir. Abbasilerin maddi açıdan kalkınmış olduğu devirde Romalı papalar Arap elbisesi giyiniyorlardı şimdi ise biz onların kıyafetini giyiniyoruz. Osmanlıların kalkınmış olduğu devirde batıda Türk perestlik hâkimdi. Batılı aydınlar aralarında Türk perestlikleriyle övünüyorlardı. Bugün bizim aydınlarımızda da aynı şeyi görüyoruz. Batılılaşma uğruna nelerimizi feda etmedik. Ahlakımızdan, giyimimizden, sosyal yaşantımızdan, inancımıza kadar neler feda etmedik. Biz üstün olduğumuz devirde kelimelerimiz onların dilinde idi. Şimdi onların kelimeleri bizim dilimizde.(şarkıları, kuaför, butik, kafeterya, pardon vs.)
Çağımızda maddi açıdan ilerlemiş milletler bize tahakküm etmeyi hedefledi. Ve bizi sömürge haline getirdiler. Bu yetmiyormuş gibi “ biz düzenimiz vasıtasıyla ilerledik. Siz de bizim düzenimize girin. İlerlemeniz için önünüzdeki yol bizim yolumuzu takip etmektir” dediler. “din terakkiye mani” dediler. Ama biz iki asırdan beri bir Arap boyu ilerleyemedik. Hep geriledik. Kapitalizm bunu söyledi. Komünizm bunu söyledi. Başkaları da bunu söylüyor.
Bir takım ilkeler koyarak bizi kültürümüzden uzaklaştırdılar. Kültürümüzü bize yabancı kıldılar. Laiklik diyerek inancımızdan dini prensiplerimizden uzaklaştırdılar. Daha dün bağımsızlığını kazanmış olan Müslüman Türkî cumhuriyetlere ilk teklifimiz; “sakın ha şeriata dayalı bir düzeni benimsemeyin” telkinlerini vermek oldu ve onlarda öyle yaptılar. Bilmedikleri için, şuursuz oldukları için…
Bugün bizde parçalanmış, şuursuz, bilinçsiz, biçare gençlik var. Bu bataklıktan kurtulmak istiyor. Kendisine el uzatacak bir dost bekliyor. Bunların çağrısını kendinse uzatılan kurtarıcı bir dost el zannediyor. Ve sımsıkı sarılıyor. Bir daha da bırakmak istemiyor. Çünkü çağdaşlık düşüncesi onları köleleştirmiş. Çünkü onlarda aşağılık duygusu (kompleksi) var… Düşünce eksikliği var…

MADDİ KALKINMANIN ŞARTLARI
Uygar bir millet olmak için sadece maddi kalkınma kâfi değildir. Bilakis maddi, manevi, siyasi, askeri, kültürel vs. tüm yönleriyle ilerlemiş, kalkınmış olmak gerekiyor. Yoksa maddi kalkınma kapitalizmde olduğu gibi komünizmde de vardır. Japonya gibi tutucu bir düzende de var. Asıl olan maddi kalkınmanın kanunlarını öğrenmektir. Yoksa düzenlerden bir düzene çağırmak büyük hatadır. Sait Havva maddi kalkınmanın şartlarının beş temel esasta toplamış. Belki Sait Havva bir siyasetçi ya da bir ekonomist değil, ama bir âlim sıfatıyla ön gördüğü şartlar isabetli. Sait Havva maddi kalkınmanın şartlarını şöyle sıralıyor.
1. Toprağın alt ve üstü tam olarak kullanılmalı, yani yeraltı zenginlikler (madenler) yer üstü zenginlikleri ( tarım) hiç boşluk kalmamak şartıyla işletilmeli.
2. Boş vakitleri değerlendirip, hiç boşa vakit geçirmemeli, gayesiz vakit geçirmemeye çalışmalı,
3. Her alanda yeterli uzmanlara sahip olmalı, her uzmanı kendi alanında ilerlemeye teşvik etmeli,
4. Bu üç şartın en iyi şekilde işlerliği kazana bilmesi için uygun bir ortam ve istikrarlı bir düzenin olması,
5. Bütün bunların yanı sıra ilerlemeye müsait bir kültürün bulunması ve istikrarlı bir düzenin olması,
Bu beş kuralın mevcut olduğu millet kim olursa olsun, maddi açıdan ileri bir ülkedir. İster kapitalizm olsun ister komünizm olsun, ister tutucu, muhafazakâr, kim olursa olsun durum böyledir. Fakat bu beş kuralın bulunması kesinlikle şarttır. Diyor Sait Havva…
Evet, nerede bu beş şart bulunmuşsa orada maddi açıdan kalkınma olmuştur. Nazi düzeni bütün sertliğine rağmen, bu beş şart bulunduğu için maddi kalkınma Almanya’da olmuş, hem ülkesini altı sene içinde hızla geliştirmiş, neredeyse dünyayı çiğneyip geçecek dereceye gelmiş ve dünya savaşı yapabilecek bir sıçrama yapmıştır.
Japonya, bu beş şartı bir araya getirdiğinde başardı. Amerika’da vaktiyle Rusya’da aynı durumda idi. Gelişmeyi arzulayan istikrarlı bir düzen, maddi kalkınmada ilerlemeyi ön gören bir kültür, değerlendirmiş toprak, hakkıyla faydalanılan zaman, teşvik edilen uzmanlık… Neticede çok kısa zamanda maddi kalkınmada ilerleme sağlamıştır.
Ancak, kültürle iç içe olan istikrarlı düzen sürekli olmayıp geçici olursa bu maddi kalkınmadaki ilerleme kendi yıkılışını kendisi uzayan dalları, genişleyen yaprakları arsında taşır.
Nazı düzeni kendi yıkımını kendi dalları arasında taşımış hayal olmuştur. Komünizm kendi yıkılışını kendi dalları arasına taşımış tarihe karışmıştır ki acı feryatlarını yakından duyduk ve gördük.
Bugün kapitalizm de feryat içinde can çekişiyor. Çünkü oda yıkımını dalları arasında taşımaktadır. Japonya’da yıkımını dalları arasında taşımaktadır. Oda feryat içinde yıkılıp gidecektir. Çünkü hepsinin düzeni sömürüye dayalıdır. Hiç birinin istikrarı devamlı değildir. Hepsi geçicidir. Çünkü adil bir düzen söz konusu değildir.
Adaletli ekonomik bir düzeni olmayan kalkınma yıkımının da beraberinde taşır. Adil ekonomik bir düzen malı sadece helalinden alır ve hak ettiği yerden başka yerde harcamaz. Eğer böyle bir düzen söz konusu değilse ki, sömürü üzerine kurulmuş bir düzen de bundan söz etmek mümkün değildir. Binaenaleyh böyle bir sömürü düzeninde istikrardan söz edilmez. Dolayısıyla yıkımını dalları arasında taşır. Ve yıkılır gider.

ŞEYTANLA SAVAŞIMIZ
Şüphesiz gaibe iman insan için en zor şeydir. Eğer görüyor ya da her gün ve her gece etkilerini hissediyorsa bu Allah’ın kişinin inancında samimiyet işaretlerinden bir işaret yaptığı içindir. Allah gayba imanı gerçek müminin en önemli özelliklerinden biri kıldı.
الم ، ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ ، الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitap, bunda şüphe yok, müttakiler için hidayettir. Onlar ki gaybe iman edip namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.(Bakara 1-3)
Cin suresinde, Ahkaf suresinde, Kur’an da geçen başka ayetlerde ve hadisi şeriflerde tafsilatlı olarak anlatıldığı gibi cinlerin varlığına, Müslümanı ve kâfiri, itaatkârı ve asisi olduğuna inanmak gayba imamdandır. Şeytan diğer adıyla iblis cinlerin babası itibar edilir. Hz. Âdem Aleyhi’s-selam yaratılışından itibaren kıyamete kadar da onların arasında şerrin lideridir.
İğva ile şu mahlûkat içinde hidayet yolundan saptırmaktan başka bir şey düşünmez. İyilik yoluna şer engeliyle set çeker. وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ “onların hepsini mutlaka azdıracağım” (Hicr/39)
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ
“And olsun ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” (Araf /16)
İnsana karşı şeytan tarafından kullanılan en ölümcül silah, hile silahıdır. Allame İbni kayyım (Şeytanın entrikalarından Allah’a sığınmak) adlı kitabında şöyle der: “Bu, Allah düşmanın tuzaklarındandır. Onun askerleri ve dostları inananları korkutur. Cihattan, emri bil maruf ve nehyi anil münkerden alı kor. İşte bu iman ehli için en büyük tuzaktır. Allah Teâlâ bunu bize Âli İmran suresi 175. Ayetinde haber veriyor:
إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“İşte (Size o haberi getiren) ancak şeytandır, (sadece) kendi dostlarını korkutabilir. Eğer mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Âli İmran 175)
Onun hilelerinden biri de daima zihin büyüler ve onun büyüsünden ancak Allah’ın dilediği kurtulur. Şeytan insana zarar veren şeyleri süsler. İnsan onu faydalı bir şey zannedip o işe girişir ve kendisine faydalı olan işlerden kaçar.
Ne kadar insanı bu sihirle fitneye düşürdü? Ne kadar kalp ile imanın, kalp ile İslamın ve kalp ile ihsanın arasını ne kadar ayırdı? Ne kadar batılı cilalayıp güzel gösterdi ve hakkı asıl hüviyetinden çıkarıp çirkin gösterdi? Eleştirenlere sahtekârlığı ne kadar cicili bicili gösterdi, arifler üzerine cüruflar ne kadar revaç buldu? Şeytan akılları büyüledi hatta akıl sahiplerini farklı tutkular içinde farklı görünümlere sevk etti. Her meslekte onları dalalete sürükledi. Onları günahlar içinde helakten helake sürükledi. Putlara ibadeti (heykele saygı duruşu da aynıdır), sılai rahimi kesmeyi, bebekleri öldürmeyi (kürtajı), süsledi hoş gösterdi. Küfür, fısk ve isyanla cennet kazanmayı vadetti. Tazim suretinde şirki onlara güzel gösterdi. İnsanlara sevgi, onlarla güzel geçinme ve “kendinize bakın” (Maide 105) ayetiyle amel şablonuyla emri bil maruf terk edildi. Taklit şablonuyla Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’ın getirdiğinden yüz çevrildi. Sapık ta olsa isminin önünde birkaç unvan olanların sözü ile yetinildi. Akıllı geçinme adına insanları sınıflandırıp köleleştirme yoluyla Nifak ve yağcılık, Allah’ın dininde revaç buldu.
O, Hz. Âdem ile Hz. Havva ya arkadaş oldu cennetten çıkarttırdı. Kabil’in dostu oldu kardeşini öldürttü. Nuh kavmine dost oldu tufanla boğulmalarına vesile oldu. Ad kavmini yakıcı rüzgârla helak ettirdi. Salih’in kavmine dost oldu öldürücü ses ile helak ettirdi. Lüd kavmi ile dost oldu gece karanlığında Onları ateşte pişip sertleşmiş kızgın taşlarla helak ettirdi. Firavun ve kavmi ile dost oldu onları kızıl denizde helak etti. Buzağıya tapanlarla dost oldu başlarına gele geldi. Kureyş’e dost oldu bedir gününe felaketleri oldu. Dolayısıyla helak olan her topluluk şeytanın hilesiyle büyülenmiştir.
İşte bu şeytan, bunlar da onun tuzakları ve entrikalarıdır ki kulların etrafında pusu kurar ve bizim için orada oturup bekler. Onunla savaşımız ebedidir. Bu garip ve tehlikeli bir yaratık üzerinde zafer elde edebilmek ya da en azından onun silahına karşı direne bilmek ve saldırılarına karşı koyabilmek için Ona karşı teyakkuz, dikkat ve ihtiyata sahip olmalıyız. Ardından gerekli donanımı toplayıp ayarlayarak zafer sebeplerini bulmak için işe girişmeliyiz. Zayıflık ve yenilgi sebeplerini bilip ondanda kaçınmalıyız. Aksi halde kaybedenlerden ve helak olanlardan oluruz. Emri bil maruf ve nehyi anil münkere ve cihad davetine icabette tembellik edip kaybedenlerden oluruz. O davet ki bizi diğer varlıklardan ayırır ve diğer ümmetlerden üstün kılmak için Allah’ın bize bir lütfudur. Anacak böyle kurtulur Allah’ın rızasına ve cennetine nail olabiliriz.
وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “İşte büyük kurtuluş budur.” (Nisa/13)
Mücadele şekli
Bizimle Şeytan arasındaki ilişkinin Düşmanlık olduğunu biliyoruz, Savaş, her düşman için doğal bir sonuçtur. Eğer bizimle şeytan arasındaki savaş şuurunu pekiştirirsek, bu durum elbette bizim bu düşmanlık duygumuzu derinleştirecektir.
Savaş anlayışımız zayıf ya da yüzeysel olmamasından dolayı Bu ilişkiye savaşarak başlayacağız. Çünkü şiddet ve vahşet içinde savaşmak, Müslümanların vicdanındaki bu savaş duygularını derinleştiriyor. Böylece bizimle Şeytan arasındaki savaşta uyanıklık hissi, dikkat ve ihtiyat gerektiriyor.
Eğer bizimle şeytan arasındaki savaş, bu savaşın suretini aldığı zaman, onu görürüz.
İnsan realitesinde bildiğimiz savaşın tüm özelliklerini, yöntemlerini ve geleneklerini içeren bir gerçekliğe sahibiz..
Şeytanlar, ister cinlerden ister insanlardan olsun İblis’in askerleridirler, Allah kur’an’da:
فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ
“Onlar ve azgınlar tepetaklak (cehenneme) atılırlar. İblis’in bütün orduları da” buyuruyor. (Şuara 94-95)
Şeytan ve askerleri arasındaki ilişki, her bir savaşın ilk örgütsel ihtiyaçları olan bağlılık ve itaat ilişkisidir.
مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 79)
Bu bağlılıkla taraftar olur.
سْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
“Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allah'ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar.” (Mücadele 19)
Ve bu askerler insanlar yanıltmak için gittiğinde, Onlar, Saraya giderler. Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün şu sözlerinin kanıtıdır. “Şeytanın su üstünde bir tahtı var, insanları baştan çıkarmak için yoldaşlarını gönderiyor ve onların en büyüğü, en büyük fitne yapanıdır" (Müslim ve Ahmed)
Tahtın suyun üstünde olmasının, savaşın en önemli geleneklerinin başarısı olduğuna dikkat çekebiliriz. Bu da liderlik odağını ve genel görünümünü elde etmek için mücadele gerçekliğinden uzak bir komuta merkezi kurmaktır.
Bu askerlerin savaşlarda vazgeçilmez bir araç olan atları vardır. Bu hususta Yüce allah şöylr buyuruyor:
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا
“Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat, onlara karşı yaya ve atlılarınla haykırarak yürü; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vâdetmez.” (İsra 64)
Bu savaş oklarıdır ki bu oklar savaş için çok önemlidir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Bakmak, müminin kalbine saplanan şeytanın oklarından bir oktur” Bu okların isabet ettiğini ve yaralanmanın ölümcül olduğunu fark edebiliriz. Çünkü o kalplere isabet ediyor ve komutanı nefsne yönlendiriyor. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şeytanın kendisine okları izafe etti ve şöyle dedi: "Şeytan'ın oklarından” (Hakim, Ahmed)
Bu savaşta zafer ve yenilgi gelenektir, bu savaşın galipler gibi zafer sancağını yükseltirler ki Biz bunu şeytanların savaşında buluruz. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Evinden çıkan kişi ancak iki sancakla dışarı çıkar. Biri melek’in sancağı diğeri şeytanın sancağı, Allah’ın sevdiği şey için çıkarsa melek onu sancağı altına alır. Evine dönene kadar meleğin sancağı altında kalır. Allah’ı öfkelendiren bir şey için çıkarsa şeytan onu sancağı altına alır. O evine dönene kadar şeytanın sancağı altında kalır.” (Ahmed, Beyhaki, Taverani Evsat, )
Zafer yerine sancağın dikildiği gibi o sancak işgal yerinde dikili olarak devamlı kalır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Yapabilirsen sakın pazara ilk giren ve ondan son çıkan olma! Çünkü pazar şeytanın savaş yeridir. Sancağını oraya diker.” (Müslim 2451)
Bu da gösteriyorki Pazar yeri şeytanın işgal alanıdır. Bundan dolayı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başka bir hadiste şöyle buyuruyor: “Mekânların (yerlerin) en şerlisi pazarlardır” (Müslim, Ahmed)
Bu savaşta şiddet ve katılık vardır. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزًّا
Görmedin mi? Biz, kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice (isyankârlığa) sevkeden şeytanları gönderdik. (Meryem 83)
Ayette geçen “ezz” kelimesi: Kaynama sırasında suyun şiddetli hareketi, manasındadır.
Bu savaşta pusuya yatma ve gözetleme vardır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz şeytan her halu sânında sizden birinize gelir.” (Müslim 2033)
Sonra ayetin işaret ettiği gibi gözetlemenin ardından kuşatma gelir.
قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” dedi.” (A’raf 16-17)
Bu savaşta şirk vardır Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Benliğimin şerrinden, şeytanın şerrinden ve şirkinden sana sığınırım.” (Tirmizi 3392)
Ve bu savaşta sıkı muhafızlar var, ve bu şeytanların dinlemek için gökyüzüne gittiklerinde karşılaştıkları şeydi, dediler ki;
وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِالْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَّصَدًا
“Doğrusu biz, göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev topuyla doldurulmuş bulduk. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev topu buluyor.” (Cin 8-9)
Orada boş alan da yok, zayıf koruma da. Çünkü orası “sert bekçilerle ve alev topuyla doldurulmuş” yine herhangi bir taraftan gökyüzüne yaklaşmak ta imkânsız bir iştir. Çünkü onlar
لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ
“Onlar, artık mele-i Ala’ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.” (Saffat-8)
Fakat bu savaşta şeytanlar umutsuz olmazlar. Daha ziyade, bu tehlikeli durum, ferdin neticesi iyi bilinen bir görevi yerine getirmekte intihar tarzıyla karşı karşıya gelir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kulak hırsızlığı yapanlar birbirlerinin üzerinde şu şekildedirler. — Süfyan durumu eliyle anlatıp sağ elinin parmakla¬rım açtı ve bazısını bazısından yukarıda tuttu — Bazen olur ki işitti¬ğini arkadaşına açmadan önce yakıcı alev ona ulaşıp yakar. Bazen de olur ki yetişemez de, o işittiğini kendisinden aşağıda olan kendini takip edene atar. (Buhari)
Bu savaşta aileler vardır. Ahmed b. Hanbel’in Müsnedin'de belirtildiği gibi:
Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Medine’ye sızan şeytanın çocuklarından birini yakalayıp mescidin direğine balamak istemişti.
“Ebu Derda (Radıyallahü anh)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namaz kılmak için kalktı, namazında şöyle dediğini işittik: “Senden Allah’a sığınırım.” daha sonra üç defa: “Allah’ın laneti ile seni lanetlerim.” dedi. Sanki bir şey yakalayacakmış gibi elini uzattı, namazını bitirince: “Ey Allah’ın Rasûlü! Namazda bundan önce hiç işitmediğimiz bir şeyler söylediğini duyduk ve elini uzattığını da gördük.” dedik. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Allah’ın düşmanı iblis, bir ateş parçası getirerek yüzüme yaklaştırdı. Ben de üç kere; “Senden Allah’a sığınırım” dedim. Sonra da: “Seni Allah’ın lanetiyle lanetliyorum” dedim, fakat o üç sefer söylememe rağmen kaçıp kaybolmadı, sonra onu yakalamak istedim, ondan dolayı ellerimi uzatmıştım. Vallahi Süleyman kardeşimin duası (Sad, 35) olmasaydı, o şeytan mescidin direklerine bağlanmış olurdu da Medine’nin çocukları onunla oynarlardı.”
(Buhari, Müslim Mesacid 40, Nesai Sehv 19, Ahmed)
Bu nedenle, Allah'ın Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)'ye şöyle buyurdu ki: Şeytan ona geldiğinde o beytülmalı koruyordu: "... Bu gece esirini ne yaptı?"
Yüce Allah, şeytanların Ramazan ayında hareket etmesini yasaklamıştır, tabiatıyla bu şer’i bir zorunluluk değildi. Çünkü şeytanlar herhangi bir şer’i zorunluluğa tabi değildirler, fakat hareket edememeleri ve bağlandıkları içindir. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurduğu gibi:
Ramazan girdiği zaman cennet kapıları açılır, cehennem kapıkarı kapatılır, şeytanlar bağlanır, başkaları tarafından ulaşılanlara ulaşamazlar. Başka bir rivayette “zincire vurulur”
Bu savaşta topluca yok etme fikri vardır. Allah Azze ve Celle bir kudsi hadiste şöyle buyurdu: “Ben kullarımın hepsini müslüman olarak yarattım. Ama onlara şeytanlar gelerek kendilerini dinlerinden alp götürdüler”. (Müslim 2865, Ahmed b. Hanbel)
Bu onlar hakkında iblisin zannıdır.
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ
“Yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını hakikaten doğru buldu da içlerinde müminlerden ibaret bir gruptan başkası ona uydular.” (Sebe 20) Çünkü bu bidayete iblisin söylediğidir: (İblis) dedi ki:
قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً
“Şu benden üstün kıldığını gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım.” (İsra 62)
Bu harpte bela ve helak vardır. Nitekim hadisi şerifte Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle dua ediyor: “Allahım, senden dünya ve âhirette afiyet dilerim. Beni önümden, arkamdan, sağımdan solumdan ve üstümden (gelecek her türlü tehlikeden) koru. Altımdan (gelecek belalarla) helak olmak¬tan senin büyüklüğüne sığınırım.” (İbni Mace, 3871; Ahmed b. Hanbel, II, 25, III, 3; Ebu Davut 5074; Nesai)
Bu hadis adeta şu ayet-i celilenin tefsiridir:
ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
“Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.” (Araf 17)
Bu savaşta, askerlerin kendilerini korumak için kullandıkları kaleler. Haris el Eş’ari (Radıyallahü Anh)’den rivayete göre, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Allah, Zekeriya’nın oğlu Yahya’ya beş şeyi yapmasını ve bunun İsrail oğullarına da yaptırılmasını emretmesini buyurdu…” Ve onlara dedi ki; “…Allah size kendisini daima hatırlamanızı emretti. Bunun örneğini de düşman tarafından süratle takip edilen ve sonunda kendisini sağlam bir kaleye atıp kendisini onlara karşı koruyan kimsenin durumu gibidir. Kul da böyledir. Allah’ı hatırlamakla kendisini şeytana karşı korumuş olur…” (Tirmizi 2863, Müsned 16042, Hâkim 1534, Elbani, Sahihü’l-Cami’ 1724)
Bu savaşta.. Himaye vardır. Allah taala kullarından bir kulu bu savaşın acımasızlığından kurtarmak istediğinde onu şeytandan k urtarır.
Ömer ibni Hattab (Radıyallahü Anh)’den “Peygamberinin dili ile (yânî O'nun duası üzerine) Allah'ın kurtardığı kimse (Ammar İbni Yasir’ın şeytândan kurtarılmasını kasdediyor) sizin içinizde değil mi? (Buhari, Fedail’s-Sahabe 5233; Ahmed b. Hanbel)
Allah Teâlâ’nın koruması kulu çevreleyen şiddetli tehlikenin ciddiyetindendir ki, bu iş ilahi koruma gerektiren bir durumdur.
Genel değerlendirme
Bizim şeytanla aramızdaki savaşın şeklini belirledikten sonra bu savaş, bizimle Şeytan arasındaki düşmanlık duygusuna daha fazla derinlik getirmek için önem vermeye değer. Değerlendirmenin gerçekleri, bu savaşın nihai sonucu ile başlar, insandaki kayıpların her binden dokuz yüz doksan dokuz olduğunu görülür…
Ebu Said el Hudri (Radıyallahü Anh)’den: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Allah Azze ve Celle kıyamet gününde: Ya Âdem! Cehennem ehlini çıkar” buyuracak. Âdem (Aleyhisselam): “Cehennem ehli ne kadardır?” Diye soracak. Allah-ü Zülcelâl: «Her bin kişinin dokuzyüz doksan dokuzu cehennem ehli biri cennet ehlidir.» buyuracak. (Buhari 6529; Mülim 222 Tirmizi, Ahmed b. Hanbel)
Bu korkunç sonuç şu ayeti celilelerin tefsiridir.
ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
“(Allah), onların hepsini topladığı gün, cinlere: -Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız- der.” (Enam 128)
وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “…ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.” (A’raf 17)
Bu hayret verici sonuç kurtulan binden birinin bu olduğu bilgimizdir. Habuki kurtuluş ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyledir. Zira Allah Azze ve Celle
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu bilsin ki o, edepsizlikleri ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkmazdı. Fakat Allah, dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir” buyurmaktadır. (Nur 21)
Bu nedenle, bu savaşın değerlendirilmesinin gerçeklerinden biri, Yüce Allah'ın kurtuluşa eren kullarını ferahlatmasıdır.
Abdullah İbni Mesud (Radıyallahü Anh)’den Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i şöyle buyurdu:
“Allah mümin kulunun tevbesine, şu kişinin sevinmesinden daha fazla sevinir: çorak ve helak korkusu olan bir yerde devesi yanında yiyeceği ve içeceği onun üzerinde olduğu halde uyuyan, uyandığında deveyi gitmiş bulup onu aramaya giden, nihayet kendisine susuzluk arız olan, sonra (kendi kendine) bulunduğum yerime döneyim de ölünceye kadar yatayım diyen ve başını ölmek için dirseğinin üzerine ko¬yan, uyandığında devesini üzerindeki azığı yiyeceği ve içeceği ile ya¬nında bulan bir adamdan, evet Allah mümin kulunun tevbesine bu adamın devesi ile azığına sevinmesinden daha çok sevinir”
Başka bir rivayette sevincinin şiddetinden şöyle der: “Allahım! Sen benim kulum, ben de senin Rabbinim,”
(Müslim 2744 Ayrıca Buhâri, Kitâbu’d-Deavât; Tirmizi Kitâbu’z-Zühd; Nesai Kitâbu'n-Nuût’ta muhtelif râvilerden tahric etmişlerdir.)

EMRİBİL MARUF
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِوَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır. (Âli İmran 110)
Bu ayette rabbani hükmün, Hz. Muhammet Sallallahu Aleyhi ve Sellem ümmetini beyan ettiği açıkça görülmektedir ki bu ümmet yeryüzünün en faziletli ümmetidir. Bu ümmetin fazileti emri bil-maruf ve nehyi an’il-münker vazifesini ifa etmesindendir. Bu da bizim Allah’a imanımızı ortaya koyar, içimizdeki imanı açığa çıkarır. Yeryüzünde hiçbir ümmet Allah’a bizim gibi iman etmez. Bizim onlara üstünlüğümüz de onların sahip olamadığı “emri bil-maruf ve nehyi an’il-münker” vazifesi taşıyor olmamızdır.
Biz gerçekten diğer ümmetlerin en hayırlısı mıyız? Bu ayet bu manayı mı kastediyor? Emri bil-maruf ve nehyi an’il-münker nedir? Allah’a iman ile alakası nedir?
Şimdi burada hayır kelimesi üzerinde biraz duralım. Arapça da hayır şerrin zıddıdır. Yani hayırdan fayda kastedilir. Ayetin siyakında hayrın manası “siz insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı (faydalı) ümmetsiniz” demektir. Bu manayı Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şerifi tekit eder: “En hayırlınız ehline (ailesine) en faydalı olandır.” Burada fazilet kişinin ehline getirdiği faydanın miktarıyla tam irtibatlıdır. Yani hayır faziletten değil faydadandır. Fazilet ise kişinin ya da ümmetin hayrının miktarın neticesince tahakkuk eder.
Burada Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şerifini de mülahaza edelim. “Şüphesiz Allah, Allah’ın melekleri, göklerin ve yerlerin ehli (sakinleri) hatta yuvalarındaki karıncalar, denizdeki balıklar insanlara hayrı öğretene salât ederler.” (Tirmizi; bu hadis hasen garip sahihtir der. Elbani; sahihtir der.)
Hayırlı ümmet = Faydalı ümmet
Kur’an ayetlerine baktığımız zaman görürüz ki, hayır kelimesi asla fazilet manası taşımaz. Bilakis ayetlerin delalet ettiği manadan açıkça ıslah ve fayda kastedilmiştir:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âli İmran 104)
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır. (Âli İmran 110)
لَيْسُواْ سَوَاء مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ
“Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (topluluk) vardır ki, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okurlar.” (Âli İmran 113)
يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُوْلَـئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ
“Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır.” (Âli İmran 114)
Önce “İçinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun,” buyruluyor, sonra bunu birkaç ayet sonra gelen “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” ayet takip ediyor. Daha sonra Allah Teâlâ kitap ehlinden bir taifeyi vasıflandırıyor: “Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (topluluk) vardır ki, onlar hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar,” bu ayetlerde de mülahaza ettiğimiz gibi iyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmeye çalışmak hayırlı ümmetin vasıflarındandır. Bu ayetin tefsirinde müfessirler Abdullah ibni Selam gibi hakka teslim olan ehli kitabın kastedildiğini beyan ederler.
Eğer Yüce Allah makalenin başında arz ettiğimiz ilk manayı murat ettiyse, sizin İnsanlar için değil, insanlar içerisinden çıkarılan hayırlı ümmet olduğunuzu söylemek daha mantıklı olacaktır. Ayette geçen “linnasi” kelimesindeki “lam” ın kullanılması, bu ümmetin, evrensel ayrıcalığı olan mesajı taşıdığını, tüm insanların yararına olduğunu gösterir. Ne zaman ve nerede olurlarsa olsunlar ve bu ümmet yeryüzümdeki ümmetlerin diğer ümmetler için en faydalısıdır. Faziletin miktarı başkalarına faydalı olmanın miktarına bağlı. Yüce Allah “emri bil maruf ve nehyi anil münker” ile bunu beyan ediyor. Şüphesiz hayır ve insanların yararına olan şekillerden biri ve de en Faziletlisi “emri bil maruf ve nehyi anil münker”dir.
Tabii ki, “emri bil maruf ve nehyi anil münker” den okuyucunun aklına gelen, kişiler veya kuruluşlar tarafından yerine getirilen dini vazifeler olduğu gibi, bilhassa bu isimle isimlendirilmesi, ibadetlere teşvik eylemi ile bağlantılı olarak bizim dar kalıplara sokmamızdan çok daha geniş bir mana ifade eder.
Ayette çok açık görünüyor ve bizzat böyle başlıyor. Bu ümmet insanlar için ümmetlerin en faydalısı olduğunu açıklıyor. İnsanlar mümin veya kâfir olabilir. Biz müminleri kötülüklerden alıkoyup, itaate teşvik etmenin gerekliliğini anladığımız zaman, ortak bir zeminde durmamakla beraber, mümin olmayanları istikamet üzere doğru yola davet etmemiz mümkün olmaz mı? Mesela, esasen âlemlerin Rabbine iman etmeyeni namaza teşvik doğru olur mu? Yani önce imana davet…
Maruf = İnsanlar için tüm iyilikler
Biz tekrar dönelim ve marufun anlamından emin olalım. Kamus el Muhitte, maruf; “kötülüğün zıddı, aklen veya şeran güzel olan her eylemin adı olarak tanımlanır" bizim istediğimiz bu kapsamlı tanımı, insanlar bilsinler ki, bu Aklen ve Şeran onaylanmış en iyi tanımdır. Yeryüzündeki ümmetlerde yalan, hile ve aldatmayı engelleyen, bir ümmet bulunmadığı gibi, onlardan dürüstlük üzere edep ve adaba, emanete riayete, sadakate, zamana dikkat etmeye teşvik eden başka bir ümmet bulamazsın. İşte emri bil maruf nehyi anil münker bununla kaimdir.
Allah'a inanmakla birlikte, sadece emri bil maruf nehyi anil münker bizim dar sınırlar çerçevesinde anladığımız gibi din işlerinin hudutlarını kısıtlamaz, bilakis onun sınırlarına ulaşmak için ölçü addeder. Onu ihmal etmek ya da kısıtlamak asla olamaz..
Ben, “Emri bil maruf nehyi anil münker”i toplumda iç diyalog için İslami bir formül olarak görüyorum. Şer’i ya da örfî Hataları düzeltmek bu yolla tamamlana bilir. Bu herkesin kanun önünde eşit olmasını sağlayan bir formüldür. Bu diyalogla herkes kendi görüşünü söyleyebilir. Şüphesiz görüş başka bir üstünlük kaidesine dayalı değil, maruf ve münker kaidelerine dayalı olduğu sürece söylenen büyük memnuniyetle dinlemeyi ve uygulamayı gerektirir. Ahlaki kuvvet, güçlü toplum ilişkilerini güçlendirecek manevi kuvvet ile temsil edilmeli veya büyük zenginler tarafından maddi güçle desteklenmelidir.
Bu formülü dünyanın her yerinde arzu ve ifade edilir. Hatta eski Milletler parlamentolarında marufun güzellikleriyle insanları sınıflandırırlar.
Allah’a imanın gerekliliği
Bu denklemde eksik şey yok, Lut kavminin eş cinselliğinin ve uyuşturucu bağımlılarının birbirine enjekte etmelerinin bilindiği gibi, insanlar kötü şeyleri bilirler. Onlar için maruf adına ne yapılabiliyor? Küçük ölçeklerde tanıdığınız zaman gerekli müdahale yapılmayınca Lut kavminin ve Medyen ehlinin kıssaları gibi, Bu sapkınlık tüm topluma bulaşmak üzere yayılır.
İyiyi iyi olmayandan ayıran şey nedir? Burada (ve Allah'a iman ederler) ayetin sırrı yatıyor. Yüce Allah’a iman, insanın açgözlülüğü ve kaprisleri üstünde yüce bir metoda başvurmaktır. Bu metot Zaman ve mekânın değişmesiyle değişmez. Gelişme ve ilerlemeye bağlı olmadığı gibi Gerilemeye ve gecikmişliğe bağlı da değildir. Şaşmaz, değişmez semavi bir (metot) akidedir.
Dolayısıyla biz diyoruz ki, ahlak; Allah’ın Hz. Âdem’i yarattığından beri insan fıtratında var olmasına rağmen, sabit bir şeye bağlanmaya muhtaçtır. Açık bir referans ile ona geri döner ve sen yeterince kendi standartlarını ona göre ayarlarsın.

GAFLET HASTALIĞI
Gaflet, dünyaya ve dünyevi arzulara dalıp Allah’ı ve ahireti unutmak demektir. Gafil geçici olan dünyasını imar ederken ebedi olan ahiretini yıkar.
اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مَّعْرِضُونَ *مَايَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّااسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ
“İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hala habersiz, haktan yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde oyun konusu yaparak dinlerler.” (Enbiya 1-2)
Gafil insan şehevi arzularını tatmin gayreti içinde yaşamak peşindedir. Şehevi arzuları haricinde vücudunu yormamak, zevki harcamaları dışında malından hiçbir şeyin kaybetmeme hususunda haristir. Ömründen bir an bile kaybetmemekte haristir. Ancak kaybederse dini pahasına da olsa sakin ve rahattır. O en yüksek derecede zevk hayatını yaşamak ister. İşte bu kalp uykusudur. Uyanık olan kalp bilir ki; bu dünya ahiretin köprüsüdür ve lezzeti tatsız, nimeti kederdir. Burada kedersiz saf lezzet yoktur. O, bu dünyaya dalıp ahireti unutmak için de yaratılmamıştır. Asıl zevk ve lezzetlere dalış ahirette olur. Ahmed b. Hanbel’e “rahatlık ne zamandır?” Sorulunca “Cennete ayak bastığın zaman” Cevabını vermiştir.
Gaflet alametleri:
1- İbadet ve itaatte tembellik eder
Bu, alametlerin en mühimidir. Allah münafıkları anlatırken şöyle buyuruyor:
“Onlar namaza kalktıkları zaman tembel tembel üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az anarlar.” (Nisa: 142)
2- Haramları küçümseyip onlara kayıtsız kalmak.
Abdullah ibni Mesud (Radıyallahü Anh) şöyle demiştir: “Mü'min kişi günâhlarını (hayâlinde büyütüp) şöyle görür: Gûyâ kendisi bir dağın eteğinde oturuyor ve dağın üzerine düşmesinden korkuyor. Fâcir kişi de günâhlarını burnunun üstüne konan bir si¬nek gibi görür, o sineği eliyle şöylece kovar!” Râvî Ebû Şihâb: Bu hadîsi bana şeyhim ("O, sineği eliyle şöyle¬ce kovar" sözünün tefsiri olarak) elini burnunun üstünde tutarak ri¬vayet etti, demiştir. (Buhari 5949)
3- Çok günah işler, onları sever ve onu açıklar (yayar)
Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ümmetimin hepsi affedilmiştir. Yalnız açıktan açığa günah işleyenler müstesna! Açık günahlardan biri de kulun geceleyin bir amel işlemesi, son¬ra Allah onu örtbas ettiği halde sabahlamasıdır. Fakat kul: Ey filân! Ben dün şöyle şöyle yaptım, der. Hâlbuki kendisi Allah onu örtbas ettiği halde gecelemişti. İşte Rabbi örtbas etliği halde geceler sabahladığı vakit Allah'ın Örtbas ettiğini meydana çıkarır.” (Buhari 6069, Müslim 2990)
4- Zamanını boşa harcar:
Şüphesiz zaman bir nimettir onu ancak gafiller zayi eder, Çünkü o zamanın sahip olduğu en kıymetli şey olduğunu bilmez.
İbni Abbas (radıyallahu anhuma)’dan: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “iki nimet vardır ki insanların çoğu onlardan habersizdir. Bunlar: sıhhat ve boş zaman.” (Buhari 6049)
Gafletten hastalığından kurtulmanın yollarını şöyle sıralayabiliriz.
1- Allah’ı bilmek
Allah’ı bilmek, onun peygamberini bilmek, dinini ve şeriatını bilmek.
“Hiç bilirlerle bilmezler müsavi olur mu? Ancak temiz akıllı olanlar anlar” (Zümer 9)
Muaviye radıyallahu anh’den; Rasulüllah sellallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Allah celle celaluhu kime hayır dilerse onu dinde fakih (Âlim) kılar.”(Buhari)
2- Her halde Allah’ı zikretmek
Ebu Musa El Eş’ari radıyallahu anh’den; Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Allah’ı zikredenle zikretmeyenin misali ölüyle dirinin misali gibidir.”(Müttefekun aleyh)
3- Zikir meclisleri
Bu kalbin gafletten kurtuluşunun ilacıdır. Enes b. Malik radıyallahu anh’ den; Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Cennet bahçelerine uğradığınız zaman metâlanın (faydalanın). Dediler ki ya resulallah cennet bahçeleri nelerdir? Zikir halkalarıdır, buyurdu” (Tirmizi)
4- Kuran okumak
Habbab b. Ered radıyallahu anh’ şöyle dedi: Allah’a gücünüz yettiği kadar yaklaş. Bil ki, Kur’an’dan daha sevimli bir şeyle Allah’a yaklaşamazsın. Hz. Osman radıyallahu anh’ buyurdu ki, kalpleriniz temizlenirse rabbinizin kelamına doyamazsınız. İbni Mesut radıyallahu anh’ de: “kim Kur’an’ı severse Allah ve resulünü sevmiş olur.” Buyuruyor
5- Allah’a dua ve tazarru’
Ebu Said El Hudri radıyallahu anh hadisinde; Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbir Müslüman yoktur ki bir günah veya yakınlarla ilgiyi kesme isteği dışında bir dua ile Allah'a niyaz etsin de, Allah ona şu üç şeyden birini vermesin: Ya istediğini yerine getirir yahut onun isteğini ahiret için saklar yahut da duasının dengi olan bir kötülüğü ondan savar. Dediler ki: O halde çok dua edelim. Buyurdu ki: Allah da çok kabul eder...” (Buhari)
6- Beş vakit namazı cemaatle kılmak:
Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den; Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Kim şu farz kılınan namazları muhafaza ederse gafillerden yazılmaz.” (İbni Hüzeyme ve Sahihi Elbani)
Abdullah İbni Amr İbni As radıyallahu anhuma’dan rivayet edilmiştir: Bir gün Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem ‘namazdan konuştu. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa namazı, kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa kıyamet gününde Karun’la, Hâman’la, Firavun’la ve Ubeyy İbni-i Halefle birliktedir.” (Ahmet b. Hambel Müsned)
7- Geceyi ihya etmeye haris olmak
Kişinin geceyi ihya etmesi on ayetle olsa bile… Abdullah İbni Amr İbni As radıyallahu anhuma’dan rivayet edilmiştir: Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim geceyi, on ayet okuyarak ihya ederse, gafillerden yazılmaz, yüz ayet okuyarak ihya ederse, hakkıyla ibadet edenlerden yazılır, bin ayet okuyarak ihya ederse, kantar kantar sevap elde edenlerden yazılır. (Ebu Davut)
Sehl b. Said radıyallahu anh Cibril Aleyhi’s-selam Bana geldi ve şöyle buyurdu: “Ey Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) dilediğin kadar yaşa muhakkak ki öleceksin. Dilediğin kadar sev muhakkak ki sevdiklerinden ayrılacaksın. Dilediğin kadar amel et muhakkak ki yaptığın amellerle mükâfatlandırılacak yahut cezalandırılacaksın. Bil ki Müminlerin’ en şereflisi gece (ibadet için) ayakta bulunan kimsedir. Ve Müminlerin en azizi/değerlisi de insanlara ihtiyacı olmayandır.”
8- Ölümü çokça hatırlamak
Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den rivayete göre, Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Tüm lezzetleri kesip koparanı çok hatırlayın (yani ölümü çok hatırlayın.)” (Tirmizi 2307, İbn Mâce: 4258)
Allah’ım sana itaatte seni zikretmekte ve güzel ibadette bizi gafillerden kılma. Amin!

GİYİNİK ÇIPLAKLAR
عنه قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم : " صِنْفَانِ مِنْ أَهْلِ النَّارِ لَمْ أَرَهُمَا : قَوْمٌ مَعَهُمْ سِيَاطٌ كَأَذْنَابِ الْبَقَرِ يَضْرِبُونَ بِهَا النَّاسَ ، وَنِسَاءٌ كَاسِيَاتٌ عَارِيَاتٌ ، مُمِيلاَتٌ مَائِلاَتٌ ، رُءُوسُهُنَّ كَأَسْنِمَةِ الْبُخْتِ الْمَائِلَةِ ، لاَ يَدْخُلْنَ الْجَنَّةَ وَلاَ يَجِدْنَ رِيحَهَا ، وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ كَذَا وَكَذَا " )رواه مسلم.(
Ebu Hüreyre Radıyallahu anh’den; Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
“Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır. (Biri) yanlarında sığırkuyrukları gibi kamçılar bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Di¬ğeri) Giyinmiş çıplak sallanarak yürümeyi öğreten kırıtkan başları Hora¬san develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi bir takım kadınlar! Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır.” (Müslim 2128)
Bu hadis-i şerif Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin mucizelerinden biridir. 676 Hicri tarihinde vefat eden Nevevî: “Bu¬gün bu iki sınıfın ikisi de mevcuttur” diyor. Rasulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bunları görmemesi, onun yaşadığı saadet devrinde bu küstahlar henüz zuhur etmediği içindir.
Birinci sınıftan murad şüphesiz ki zalimlerdir. Bıçağı belinde, kırbacı elinde dediğim dedik olan ve «Var mı bana yan bakan?» diyen zalimler. Rasulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem devrinden sonra daima buluna gelmişlerdir. Zalim hükümdarlar, zalim kumandanlar, devlet adına çalışan zalim memurlar, çırağına, çobanına ve işçisine zulmeden bilcümle gaddarlar bu sınıfta dâhildir.
Kâsiyât: Giyinmiş kadınlar; âriyat ise çıplak kadınlar manasına gelir. Bu iki kelime birbirleri üzerine atfedilmediğine göre beraberce manaları «hem giyinmiş hem çıplak» demek olur. Ulema bunları tefsir ve izah hususunda bir hayli uğraşmışlardır. Bazıları: «Kâsiyât'ın manası Allah'ı nimetine bürünmüş, Âriyat'ın manası ise şükründen aciz ve çıplak kalmış, bunca nimete karşı Allaha itaatten uzak, günah ve masiyet içinde yüzen kadınlar» mütalâasında bulunmuş; bir takımları: «Bunun manası kadın halini meydana çıkarmak için bedeninin bir kısmını örter, bir kısmını açar diye tefsir etmiş, hatta bedenini gösteren dar, ince ve şeffaf elbise giymek suretiyle vücut hatlarını meydana çıkaranlardır, diyenler bile olmuştur.
Bize kalırsa bugün giyinmiş çıplak kadınların kim olduğunu tarif hacet yoktur. İstanbul gibi bir şehrin en ücra köşelerinden birinde bir dakika durarak gelen geçen kadınları temaşa etmek kâfidir. Şüphesiz ki gözle görmekten daha iyi tarif olamaz!.. Açıklar zaten açık. Başı örtülü olduğu halde pantolonlu olup kendini tesettürlü zanneden nice çıplak kadınla karşılaşırsınız. İşte hadisi şerifteki giyinmiş çıplaklar bunlardır. Zavallı kendini mesture zanneder. Merhum necip fazıl Kısakürek büyük doğularda bu tarz giyinen kadınlar için şöyle der: “Üstü şişhane altı tersane neylesin Fatma bacı”
Mâilât: Eğilen kadınlar, demektir. Bunu da bazıları iffetten ve istikametten uzak, Allah'a itaatten ve korumaları lazım gelen hususu muhafazadan inhiraf eden, yanlayan kadınlar manasına almış. Bir takımları: «Bundan murad kırıta kırı ta yürüyen, yürürken omuzlarını sağa sola sallayan kadınlardır.» diye izah etmişlerdir. Bir takımları mailatı fahişe kadınlar gibi başlarını yamuk tarayanlar manasına almışlardır. Mumilat ise bu tefsirlere göre: Başkasına, sallanarak yürümeyi öğreten, başkasını çileden çıkaran, başkasına fahişeler gibi taranmayı öğreten kadınlar manasına gelir.
Kadınların başlarının deve hörgüçlerine benzetilmesi topz taptıkları, kuaförlerde başlarını şekilden şekile soktukları ve çeşitli bağ ve sargılarla sararak onları büyüttükleri içindir. Bunu anlamak için de bu gün herhangi bir sokağın başında bir dakika durmak kâfidir. Deve hörgücüne benzeyen kadın başı nasıl olurluğunda asla şüphe bırakmayacak niceleri muhakkak arzı endam ederek geçecektir.
وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ
“Gizleyecekleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar (Kırıtarak yürümesinler).” (Nur 31)
وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى
Evlerinizde oturun, ilk Cahiliye devri (kadın-larının) yürüyüşü gibi açılıp saçılarak, ziynetlerinizi göstererek yürümeyin (Ahzab 33)
Sabuni bu ayetlerin tefsirinde şöyle der: “Kadınlar cahiliyet devrinde de şimdi olduğu gibi, erkeklerin dikkatini celp etmek için, göğüs ve gerdanları, bilekleri, erkekleri tahrik edecek yerleri açıkta kalacak elbiseler giyer, vücudu¬nun açılması uygun olmayan yerlerini açarak, saçlarını omuzlarına döker, başörtülerini geriye atarlardı. Bu kılıkla erkekler arasında gezerlerdi. İşte Allah celle celaluhu mümin kadınlara onlar gibi yapmamalarını, önlerine bakarak yavaş yavaş yürümelerini emretmektedir.”
Katade şöyle der: “Cahiliye kadınları kırıtarak ve cilve yaparak yürürlerdi. Yüce Allah bunu yasakladı.” Onların bu edeple yürümeleri, kötü kimselerin fenalıklarından namus ve iffetlerini koruyacaktır.
Allah Müslümanların kadınına erkeğine, büyüğüne küçüğüne intibahlar nasip etsin.

TRORBAYI DOLDURMAK MI? DELDİRMEK Mİ?
Bizler bu dünyada ahirete azık hazırlama gayreti içinde olmalıyız. Zira Allah celle celaluhu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
“Ey inananlar, Allah’tan korkun ve kişi yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”(haşır 18)
Hz. Ebubekir radıyallahu anh:
مَنْ دَخَلَ الْقَبْرَ بِلا زاَدٍ فَكَإنّما وَكِبَ الْبَحْرَبِلا سَفِنَةٍ .
“Kabre azıksız giren denize gemisiz dalan kimse gibidir.” Buyuruyor.
Biz azık torbasını deldirme değil doldurma gayreti içinde olmalıyız. Ama ne yazık ki bundan çok uzaktayız. Kıyamet alametlerinin çoğu tezahür etmiş durumda.
Fiyatlar yüksek, kadınlar çıplak, mescitler boş, Allah’ın ahkamı geçersiz, hırsızlar şımarık, mücahit demir kelepçeli.. zina serbest, evlilik zor, kadınlar erkeklere hakim (idareci).. Müslümanların toprakları işgal altında, yoksullar yağmur altında şemsiyesiz (korunmasız). Kıyametin alametlerinden ancak birkaçı kaldı.
Tövbe tövbe!.. torba delik…
Güzel bir abdest alırsın fakat suyu israf edersin. (torba delindi).
Yoksula bir miktar tasadduk edersin sonra onu aşağılayıp bezdirirsin. (torba delindi).
Geceyi namazla gündüzü oruçla geçirerek rabbine ibadet edersin fakat sıla-i rahimi kesersin. (torba delindi).
Açlığa ve susuzluğa sabrederek oruç tutarsın fakat sövüp sayarsın, kötü söz söylersin, gıybet edersin, lanet okursun. (torba delindi).
Elbisenin üstüne başörtüsü, abaye, peçe giyersin fakat elbisen dardır ya da ince şeffaf veya etrafını cezbedecek güzel kokular sürünüp sokağa çıkarsın. (torba delindi).
Misafire ikram edip onu iyi ağırlarsın fakat o gittikten sonra gıybetini edip ayıplarını sayıp dökersin. (torba delindi).
Nihayet delik torbada hasenat toplanmaz. Bir yanda güçlükle toplanan hasenat, sonra öbür yandan kolaylıkla dökülür.
Hac için seyahat edemezsin. Çünkü seyahat maliyeti yüksektir. Ama atmosferi değiştirmeyi arzu edersin! Dikkat edin! Allah’ın emtiası (ticaret için ortaya koyduğu mal) çok pahalıdır.
Maliyet fiyatı çok yüksek olduğu için kurban satın alamazsınız ama modaya yetişmek için Iphone satın alırsınız! Dikkat edin! Allah’ın emtiası (ticaret için ortaya koyduğu mal) çok pahalıdır.
Bir günde 10 ayet okuyamazsınız ama toplantılarda görüşmelerde bir konuşma yapma bahanesiyle o konuşma metnini günde 100 kere okuyabilirsin. Kur’an okumak için ise hiç zamanın yok! Dikkat edin! Allah’ın emtiası (ticaret için ortaya koyduğu mal) çok pahalıdır. Dikkat edin! Allah’ın ticaret eşyası ise cennettir.

KIYAMET GÜNÜ’NDE İNSAN VE DUYULARI
Kur'an-ı Kerimde, Kıyamet Günü’nde insanların hallerinin farklı olduğu belirtilir. Bazen duyularından soyulurlar, bazen de Haberin getirdiği pozisyon ve şartlarda bundan faydalanırlar;
Bu Şartlar ve durumlar şöyle özetlenebilir:
1- Kabirlerinden dirilme hali. İnsanların duyularla dolu olduğu yer Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
( وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَن لَّمْ يَلْبَثُوۤاْ إِلاَّ سَاعَةً مِّنَ ٱلنَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ )
“Allah’ın onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette yeniden diriltip haşredeceği (toplayacağı) gün aralarında birbirleriyle tanışırlar.” (Yunus 45)
( يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلاّ عَشْراً ) (Kendi aralarında: “(Dünyada) on (gün)den fazla kalmadınız” diye gizli gizli konuşurlar.) (Taha / 103) ve
(( فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ “(Bir de bakarsın bütün insanlar, kabirlerinden) ayağa kalkmış, etrafa bakınıp duruyorlar!” buyuruyor. (Zümer / 68)
2- Bir muhasebe halidir ki. İnsanlar orada tamamen duyularla dolu olurlar. Allah buyurdu:
( احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ * وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْؤُولُونَ )
“(Allah, meleklerine emreder:) “Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış olduklarını toplayın. Onlara cehennemin yolunu gösterin Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler! ), (Saffat 22-24.)
3- Bir muhasebe hali ki, İnsanlar orada kendilerine söyleneni duymak kitaplarını okumak için duyularla dolu olurlar.
( يَوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلاّ أَحْصَاهَا ) (“Vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş”) (Kehf 49)
(لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ) (Derilerine: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. Onlar da: “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O'na döndürülüyorsunuz,” derler.) (Fussilet 21)
إشارة إلى ما يشعرون به من سلب الأبصار والأسماع والمنطق
4- Dar’ı-cezaya giden yoldaki durum, onlar orada Kulakları, gözleri ve dilleri soyulurlar.
وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُمّاً مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيراً
“Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.” (İsra 97)
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالأَقْدَام “Suçlular, yüzlerinden tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.” (Rahman 41) Bu, görme işitme ve konuşma vasıflarını kaybetme şuuruna işaret eder.

ALLAH’A YAKLAŞMAK
Allah’a yaklaşmak salih amelle olur. Nitekim Allah Kur’an-ı kerimde şöyle buyuruyor:
"وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا"
“İman edip de salih amel işleyen kimseye gelince, onun için de en güzel bir mükâfat vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz.” (Kehf 88)
Ve eğer insan öyle olursa, insanlardan ve cinlerden olan şeytanlar tarafından zulme uğrar. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), acı çekti kâfirlere ulaştığında sihirbaz, kâhin, şair, deli dediler. Varaka b. Nevfel peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e şöyle dedi: “Bu senin getirdiğin şeyle gelen hiç kimse yok ki zulme uğramasın.” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu felaketlere maruz kalırsa biz nasıl yapabiliriz, Sonra inananlara başına gelen felaketler, onun imanının kanıtıdır, onun inanı kadar olur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
" أَشَدُّ النَّاس بَلَاء الأَنْبِيَاء ، ثُمَّ الأَمْثَلُ فَالأَمْثَلُ ، يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى حَسَبِ ( وفي رواية : قدر ) دِينِهِ , فَإِنْ كَانَ دِينُهُ صُلْبًا اشْتَدَّ بَلاؤُهُ , وَإِنْ كَانَ فِي دِينِهِ رِقَّةٌ ابْتُلِيَ عَلَى حَسَبِ دِينِهِ ، فَمَا يَبْرَحُ الْبَلاءُ بِالْعَبْدِ حَتَّى يَتْرُكَهُ يَمْشِي عَلَى الأَرْضِ مَا عَلَيْهِ خَطِيئَةٌ"
“İnsanların en çetin imtihanı peygamberlerinkidir. Sonar sırayla (Allah katında) rütbece en üstün olanlar. Kişi dini hasebince (bir rivayette miktarınca) imtihan olur. Eğer dini kuvvetli ise, imtihanı güçlü olacaktır. Eğer dininde bir hafiflik (gevşeklik zayıflık) varsa imtihanı da dini hasebincedir. Öyleyse kulun sıkıntısı, günahla yeryüzüne yürümeyi terk edene kadar devam eder." (İbni Mace 4023- Tirmizi 2398 –Darimi 2/320- İbni Hibban 699- Hakim 1/40,41- Ahmed 172,174,180,185)
Bu nedenle, yolumuza gelenlere veya bizi cesaretlendirmeye çalışanlara iltifat etmeyiz. Onlar Allah'ın kanununa kararlılıkla ve şiddetle bağlı olduklarını iddia etmekten geri durmazlar. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’de bizim için güzel örnekler vardır.

SABIR
Sabır; nefsin Allah’ın rızası için bir şey yapması ya da terk etmesi hasebiyle Allah rızasını kazanmasıdır.
وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ “Onlar Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler.” (Ra’d / 22)
Bu üç çeşittir: Allah’a itaat etmek için sabır, Allah’a itaatsizlikten ( asi olmaktan) sakınmak için sabır ve Allah’ın verdiği elem verici kaderi için sabır.
Şüphesiz itaat, ona devam etmek ve onu muhafaza etmek sabrı gerektirir. Günah kendisini süslü gösterir ve kendisine çağırır. Nefis onu terk etmekte onun karşısında güçsüzdür ondan sakınmak için sabır gerekir. Kula sevilen birinin kaybı isabet etse ya da bir yakınını kaybetse sabır gerektirir. Sabrın fazileti hakkında birçok ayet gelmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
إِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا أَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ
Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erenlerdir. (Müminun 111)
وَجَزَاهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا
Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lütfeder. (İnsan 12)
إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir. (Zümer 10)
وَمَنْ يَصْبِرْ يُصَبِّرْهُ اللّهُ . وَمَا أُعْطِيَ أَحَدٌ مِنْ عَطَاءٍ خَيْرٌ وَأَوْسَعُ مِنَ الصَّبْرِ
Sabır cibilli huy olduğu gibi sonradan da elde edilen bir haslettir. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “sabr edene Allah sabrının mükâfatını verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve geniş bir şey verilmemiştir,” buyuruyor.
Sabır Müslümanın hayatında çok önemli dir. Allah yüce kitabında sabrı doksandan fazla yerde zikreder. En başta namazla zikreder:
وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ “Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” (Bakara 45)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir” (Bakara 153) Dinde önderliği sabır ve yakîn ile taçlandırdı:
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ “Sabrettikleri ve ayetlerimize yakinen inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.” (Secde 24) Din, hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Bunun için de sabır gerekir. Bu bilgiyi tahsil için bile sabır gereklidir…
Bu yüzden sabırlı olmalıyız. Ecir ve sevabı Allah katındadır. Allah’a giden yolumuz sabırla aydınlanır. Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): و الصبر ضياء “sabır ziyadır” buyurmuştur. Yani kuvvetli bir nurdur ki, sırlar onunla keşfedilir onunla karanlıklar aydınlanır. Kim başına gelen bir kötülüğe Allah’ın kazası ve takdiri olduğunu bilerek sabrederse o fenalığın yükü hafifler kötülük ona kâfi gelir ve ecri onun için gizli tutulur. Kim de bundan sıkıntı duyar, fazlaca kederlenir ve panik yaparsa yorgunluğu kendisine fayda vermez, çabaları Allah’ın kaderinden hiçbir şeyi ondan defetmez. Ama kederini iki katına çıkarır ve mükâfatını iptal eder. Kul sabırla ağır yük uhdesinden çıkar. Nefis ve şeytana muhalefeti kuvvetli olur ve her iki cihanda güçlü nur ve ziya ile yolunu bulur, kurtuluşa erer.
إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ Ancak sabredenlerin ecri (mükâfatı) hesapsız ödenecektir. (Zümer 10)
Bu dünya imtihan yurdudur ve bu dünyadaki her şahıs imtihana tabidir.
Benim için imtihan yok deme… Hayır, vallahi etrafın nimetlerle kuşatılmışken bile…
Bu bir imtihandır, bunun için Allah’a şükür eder misin etmez misin?
اللهم لك الحمد كما ينبغي لجلال وجهك وعظيم سلطان "Allah’ım, sana zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim"
Sabır, Allah’ın kitabı aziminde teşvik ettiği hayırlı en büyük özelliktir. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Selem) pak sünnetinde bunu emretti. Kur'an-ı Kerim’de yüz dört yerde (sabır)dan bahsedildi.
وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ إِلاَّ بِاللّهِ (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir.( Nahl 127)
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِEy Muhammed! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! (Ahkaf 35)
Allah müminlere sabrı emrediyor. يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ “Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin,” (Ali İmran 200)
Sabır ehlini övdü:
وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!” (Bakara 177)
Sabredenleri sevdiğini haber verdi: وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ “Allah sabredenleri sever” (Âli İmran 146) onlarla beraber olduğunu bildirdi: وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)
Ve onları amellerinden ötürü daha yüksek, daha fazla ve daha iyi ödüllendirmeye söz verdi. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
مَا عِندَكُمْ يَنفَدُ وَمَا عِندَ اللّهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Nahl 96)
Onları müjdeliyor: وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Müjdele o sabredenleri!” (Bakara 155)
Onların mükâfatının cennet olduğunu haber veriyor: وَجَزَاهُم بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً “Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lütfeder.” (İnsan 12)
Onu namazla birlikte zikretti: اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Sabır ve namazla yardım isteyin.” (Bakara 153)
إِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ “Gerçekten de kim Allah’tan korkar ve sabrederse, Allah, muhakkak ki, güzel işler yapanların mükafatını zayi etmez.” (Yusuf 90)
Allah sabrı salih amelle birlikte zikretti: إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ “Ancak (her iki halde de) sabır gösterip iyi ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (Hud 11)
İstiğfar birlikte zikretti فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالأِبْكَارِ “O halde sabret. Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamdiyle tesbih et.” (Mümin/gafir 55)
tesbihle birlikte zikretti وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.” (Tur 48)
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاءِ اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى
“O halde, dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnudluğa eresin.” (Taha 130)
Bazı ayetlerde şükürle birlikte zikredildi: إِنَّ فِي ذَلِكَ لآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphe yok ki bunda her sabredip şükreden için nice ibretler vardır.” (İbrahim 5)
Kuran'ın sabır konusundaki ifadeleri sabrın önemini ve harika yerini göstermesi bakımında çeşitli ve keyiflidir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selem)’in sünnetinde de böyledir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selem) şöyle buyurdu: “ … Allah mümin için hayırdan başka bir şey takdir etmez. Eğer kolaylık isabet ederse onun için hayırlı olan odur şükretsin. Eğer bir zorluk isabet ederse (yine) onun için hayırlı olan odur sabretsin.”
Bu hadise göre Allah’ın takdir hükmü mümin kulu için umumidir. O hüküm kulun hoşlanmadığı şeye sabretmesi ve hoşuna giden şeye de şükretmesi onun için daha hayırlıdır. Seleften bazılarının “ iman iki sınıftır, yarısı sabır yarısı şükür” dedikleri gibi bu imanın müsemmasına dâhildir. Kur’an’da da Allah büyle zikrediyor:
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآياتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ “Şüphesiz bunda çok sabredenler ve çok şükredenler için nice ibretler vardır.” (Lokman 31)
Eğer kul dine bir bütün olarak bakarsa onu sabır ve şükürde görür.
إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ “Ancak sabredenlerin ecri (mükâfatı) hesapsız ödenecektir.” (Zümer 10)
Bu dünya imtihan yurdudur ve bu dünyadaki her şahıs imtihana tabidir.
Benim için imtihan yok deme… Hayır, vallahi etrafın nimetlerle kuşatılmışken bile
Bu bir imtihandır, bunun için Allah’a şükür eder misin etmez misin?
“Allah’ım, sana zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim”
Sabır, Allah’ın kitabı aziminde teşvik ettiği hayırlı en büyük özelliktir. Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Selem) pak sünnetinde bunu emretti. Kur'an-ı Kerim’de yüz dört yerde (sabır)dan bahsedildi.
وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ إِلاَّ بِاللّهِ (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir.( Nahl 127)
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ Ey Muhammed! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! (Ahkaf 35)
Allah müminlere sabrı emrediyor. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ “Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin,” (Ali İmran 200)
Sabır ehilni övdü: وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!” (Bakara 177)
Sabredenleri sevdiğini haber verdi: وَاللّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ “Allah sabredenleri sever” (Âli İmran 146) onlarla beraber olduğunu bildirdi: وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)
Ve onları amellerinden ötürü daha yüksek, daha fazla ve daha iyi ödüllendirmeye söz verdi. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
مَا عِندَكُمْ يَنفَدُ وَمَا عِندَ اللّهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ “Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Nahl 96)
إنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Züme 10)
Onları müjdeliyor: وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Müjdele o sabredenleri!” (Bakara 155)
Onların mükâfatının cennet olduğunu haber veriyor: وَجَزَاهُم بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيراً “Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lütfeder.” (İnsan 12)
Onu namazla birlikte zikretti: اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ “Sabır ve namazla yardım isteyin.” (Bakara 153)
إِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَإِنَّ اللَّهَ لا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ “Gerçekten de kim Allah’tan korkar ve sabrederse, Allah, muhakkak ki, güzel işler yapanların mükafatını zayi etmez.” (Yusuf 90)
Allah sabrı salih amelle birlikte zikretti: إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ “Ancak (her iki halde de) sabır gösterip iyi ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.” (Hud 11)
Sabır 3 kısımdır
1- İtaat etmekte sabır; İtaat etmek ve bunu yerine getirmek için sabır, kul ancak sabırla zahiri ve batıni düşmanlarına karşı çabalayarak ederek görevini yerine getire bilir. Bu sabır hasebiyle görevini yerine getirmesi kolay olur.
2- Yasaklardan sakınmak için sabır; nefsin teşviki, Şeytanı süslemesi ve kötü arkadaşlar onu günah işlemeye ve cesarete sevk eder. Sabrının gücüne göre onu terk eder. Seleften bazıları şöyle der: İyilik eserleri, iyi ve kötü niyetli kişiler tarafından yapılır. Ancak sadece sadık kişi günahı terk edebilir.
3- Gayri ihtiyari (iraden dışında) Başına gelen musibetlere karşı sabır; Bu da iki çeşittir:
1- Hastalık gibi Kişinin kendi iadesi dışında başına gelebilen semavi musibetler. Bunlara sabır kolay olabilir. Çünkü burada kul, Allah’ın kaza ve kaderine razı olur boyun eğer. Zira bunda insanların bir dahli yoktur. Ya zorunlu ya da ihtiyari sabreder. Allah kulun kalbine faydalanması için fikir kapısı açar ve ona nimetler lütfeder. Bu lütuf rıza ile sabırdan şükre yönelir. Ve onun hakkındaki lütuf nimete dönüşür. Kalbinde ve dilinde süregelen âdeti devam eder. “Rabbim, seni zikretmek sana şükretmek ve sana güzel ibadet etmek istiyorum.” İşte bu kulun Allah'a olan sevgisinin kuvvetine ve zafiyetine göre güçlenir ya da zayıflar.
2- Kişinin malında ırzında ya da canında insanların fiilleri sebebiyle meydana gelen neticedir.
Bu tür sabır onun için çok zordur. Çünkü nefis Ona işkenceyi düşünür, galibiyetten hoşlanmaz intikam ister. Bu türden bir sabır ancak peygamberlerde ve Sıddıklarda olur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir eziyete maruz kaldığı zaman: “Allah Hz. Musa’ya rahmet etsin o bundan daha büyük eziyetlere maruz kalırdı da sabrederdi.” Ve Peygamberlerden bir peygamberden haber verdi ki, o halkı tarafından dövüldü de şeyle dedi: “Allah’ım kavmimi bağışla çünkü onlar bilmiyorlar.” Rivayet edildi ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Buna benzer bir durum onun kavmi ile başına geldi de [o da böyle söyledi] şu üç şeyi bir araya topladı “onları affet, onları bağışla, onların özürlerini kabul et. Çünkü onlar bilmiyorlar.” Bu tür bir sabır, Allah katında zafer, izzet, sevinç, güvenlik ve güç ile ödüllendirilir. Allah’ın sevgisini ve halkın ona karşı sevgisini artırır ve ilmi artırır. Bundan dolayı Allah Teâlâ وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآياتِنَا يُوقِنُونَ “Onların içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik. Onlar, bizim ayetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı” buyuruyor. (Secde 24)
Sabır ve yakîn ile dinde önderliğe nail olur. Bu sabra kuvvetli yakîn ve iman eklenirse kul, Allah’ın lütfu ile saadet derecelerine yükselir. . ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنيَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Cuma 4)

MAZLUMUN AHI
(اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُوم فَإنَهَا لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ الله حِجَابٌ) رواه البخاري و مسلم
"Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah'la bu beddua arasında perde yoktur." (Buhari 2316, Müslim 19)
Bir atasözümüzde: “Alma mazlumun ahini çıkar aheste aheste” denir.
Mazlumun ağlaması öyle bir şeydir ki, Elini Yaratıcısına kaldırmasa bile Sesi gökyüzüne yükselir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:
قَالَ النَّبِيُّ-صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- (اِتَّقُوا الظُّلْمّ فَإنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ) رواه مسلم
“Zulümden sakının. Zira zulüm kıyamet gününde karanlıktır” (Müslim)
Bir hikâye: Bir adam bir kadınla evlenir, Yıllarca çocuksuz yaşar ve adam zürriyetinin devam etmesini ister başka bir kadınla daha evlenir. Çok geçmeden ikinci eş hamile kalır, bir erkek çocuk doğurur, bu yüzden ilk kadın gözden düşmemek için plan yapar. İkinci kadının onuruyla oynar ve kovulmasını sağlar.
Şüphesiz Allah ihmal etmez mühlet verir. Öyle bir gün gelir ki, Evvelki kadın kocasıyla beraber çalışan adamlardan biriyle ikinci kadının şerefini kirletmek üzere anlaşır. Kocasının kalbine de şüphe sokar.. İkinci kadını suçlanır. Hâlbuki o masumdur. Adam onu boşar, çocuğu alır, iyi bir terbiye ile yetiştirmesi için evvelki karısına verir. O büyüyüp genç bir delikanlı olur, evlenir. Çocuk annesinin öldüğünü sanıyordur. Zamanla evvelki karının da erkek ve kız çocukları oldu. Büyüdüler fakat o kardeşlerinin mertebesine ulaşamadılar. O Profesör oldu gençlere örnek gösterildi.. Günleri kovaladı derken, Allah, evvelki kadının çocuklarından biriyle kadının ciğerini yakan bir kazadan etkilenmesini takdir etmiştir. Bu durum mazlumun ahını ve Allah’ın Cebbar ve Müntakîm olduğunu hatırlatır.
“Ey mazlum sabret sena müjdeler olsun!. Cebbar olan Allah’ın cezası çok yakındır.
Allah seni asla hayal kırıklığına uğratmayacak. Hayatının geri kalanında mutlu ol!.”
Sonra; uzun yıllardan sonra gelen bu acı (oğulun ölümü) ile kadın felç geçirdi. Ona tekerlekli sandalye gerekliydi. Ve kalbi sadece bir kişiye yanıyordu. Ya da iki kişiye… Annesinin yaşadığını kendisinden sakladığı kocasının oğlunu ki o, annesini hiç görmemişti. Bir de elemi reva gördüğü anne… Bu Kalbinde zahmet meydana getirdi. İki sebepten dolayı huzur hissetmiyordu. Birincisi o kadına yaptığı suçlama, ikincisi onun oğlu.. Evvelki kadın bir gün ikinci kadını görmeyi arzuladı.
Evvelki kadın anne ve oğluna bir hayır yapmak istedi kalbindeki karartıyı sildi. Üvey oğluna annesinin yaşadığını itiraf etmesi için izin istedi. Sırrını açıkladı. Bütün aileye annesinin hala hayatta olduğunu ve bir gün onu suçlayıp boşattığını söyledi. Sonra annesi Allah’tan korkan bir erkekle evlendi. İlk kocası da ölmüştü.
قَالَ رَسُولُنَا الْكَرِيم-صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- عَنْ دَعْوَةِ الْمَظْلُوم: (تَحْمِلُ عَلَى الْغَمَامِ يَقُولُ اللهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَعِزَّتِي وّجَلَالِي لَأَنْصُرَنَّكَ وَلَوْ بَعْدَ حِينٍ) رواه الطبراني وصححه الألباني
Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mazlumun duası hakkında şöyle buyurdu: “Mazlumun duası bulutların üzerinde yükseltilir ve ona Allah şöyle der: İzzetim ve celalim hakkı için yemin ederim ki bir müddet sonra da olsa sana yardım edeceğim” (Taberani, Elbani sahihtir der.)
Yıllar sonra .. Buluşmak ...ve herkesin önünde.. Hüzünlü bir ses yükseldi. Bilakis o bir ağlamaydı. O kadın kocasının ikinci karısıyla yüz yüze buluştu. Evvelki kadın tekerlekli sandalyede ikinci kadın hasta yatağında ancak ikincisi daha mutlu ve daha şanslıydı. Dünyada iken ilk kadının itirafı üzerine Allah onu berat ettirmişti (temize çıkarmıştı) ve oğlunu büyüdükten sonra ilk defa görmüştü.. Ve de son defa.. Mutlu bir şekilde ruhunu Bari-i Teâlâ’ya teslim etti.

ALLAH’IN TERBİYESİ
عبَسَ وَتَوَلَّى أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى
(Yüzünü ekşitti ve döndü.) Abese: 1
Burada çok şiddetli bir itab (sitem) vardır. Allah inzal buyurdu ve peygamberine tevcih etti... Allah Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e Peygamber olması hasebiyle bu itabı (sitem) yapıyordu. Çünkü o makam Peygamberlik makamı idi ve o güvenilir kişi idi. O itab (sitem)’ın hikâyesi şöyle idi:
Görme özürlü fakir biri olan Abdullah İbni Ümmü Mektum, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e geldi, şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Bana hidayet yolunu göster! Ben Müslüman olmak istiyorum!” Bu konuda farklı rivayetler var. Kimileri de bu zatın daha önceden Müslüman olduğunu ve anlayamadığı bir ayetin manasını sorduğunu veya “ey Allah’ın Resulü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğretir misin?” diyerek geldiğini söylerler.
O esnada Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında müşriklerin ulularından birileri vardı, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara İslam’a girer ümidiyle tebliğ ediyordu. Kureyş’in aristokratlarını ikna edip Allah’ın dinine kazandırabilmek için olağanüstü çaba sarf ediyordu. Onların dine kazandırılmasıyla toplumda dinin yayılmasının hızlanacağı, onların inanmalarının İslâm’a izzet kazandıracağını ümit ediyordu. Bunun için de Abdullah İbni Ümmü Mektum’dan yüz çevirdi. Ve diğerlerine (Müşriklere) döndü. İşte Allah’ın Resulü bu âmâ kişiyi cevapsız bırakıp ötekilere din anlatmaya devam edince Allah ayetini inzal buyurdu, hatayı düzeltti..
Bir tarafta reisler var, öbür tarafta kör bir adam. Bir tarafta toplumun üstün kabul ettiği, toplumun değer verdiği aristokratlar, beri tarafta toplumda hiçbir değeri olmayan, hiçbir statüsü bulunmayan bir âmâ. Allah katında o zavallı âmâ ile diğerleri ne kadar eşit olduğunu görüyorsun.. İşte İslam’ın ölçüsü Allah Müslüman adamı tercih etti putperesti reddetti. İslam asla fakir ve zengin arasında ayrım yapmaz… İnsanlığa, yaşamın güzelliğine ve dinginliğe doğru ilerler.. Tıpkı müşrikleri hakka davet etme hakkı olduğu gibi, Bu zavallı adam ve tüm yoksulların da hakları vardır... Allah peygamberini en güzel bir şekilde terbiye edip yetiştirdi.. {Zira Resul’ü zi-şan (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) merfu bir hadisi şerifte أَدَّبَنِي رَبِّي فَأَحْسَن تَأْدِيبِي “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı,” buyuruyor. (Süyuti, el-Camiu’s-Sağîr, I, 12)}
Bu uyarıdan sonra Allah’ın Resulü asla böyle bir davranışta bulunmadı. Hayatının sonuna kadar bu uyarıdan sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz hiçbir fakirin yüzüne surat asmadı, hiçbir kimseye zenginliğinden ötürü özel alâka göstermedi.
Özetleyecek olursak; Hz. Peygamber putperest önderlerin ikna edilmesi halinde onları izle¬yen halkın İslâm'ı daha kolay benimseyecekleri düşüncesiyle onlarla meşgul olu¬yordu. Böyle birine yaptığı konuşmanın ortasında yanlarına gelen bir âmânın za-mansız sorularından rahatsız olarak yüzünü ekşitmiş ve ona cevap vermemiştir, Allah Teâlâ, Resulünü sitemli bir ifadeyle uyardı; onun, kimlere verilecek emeğin daha verimli olacağını kesin olarak bilemeyeceğini, topluluğun ileri gelenlerinden de sorumlu olmadığını bildirdi.
Abdullah İbni Ümmü Mektum’la ilgili şu ayetleri inzal buyurdu:
{عبَسَ وَتَوَلَّى. أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى.وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى. أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى. أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى. فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى. وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى. وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى. وَهُوَ يَخْشَى. فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى. كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ. فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ. في صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ. مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ. بِأَيْدِي سَفَرَةٍ. كِرَامٍ بَرَرَةٍ} (عبس:1-15.)
“(Peygamber), yüzünü ekşitti ve döndü. Âmânın kendisine gelmesinden ötürü Belki o temizlenecek Yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini (sana) muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun, Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak sana gelen ve (Allah’tan) korkarak gelenle, Sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır Hayır! Şüphesiz bunlar bir öğüttür, Dileyen ondan (Kur’an’dan) öğüt alır, O, değerli sahifelerdedir, Tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde, Kâtiplerin ellerindedir. Değerli ve güvenilir kâtiplerin.” (Abese: 1-16.)
Bu ayetlerde, İbni Ümmi Mektum’a iltifat et¬meyip bir süre onunla ilgilenmeyen Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu olaydan dolayı artarda üç uyarı ve kınama ile muahaza edilmesi son derece dikkat çe¬kicidir. Bu üç uyarı şöyledir:
1- Kendisine bir âmâ geldi diye yüzünü ekşitip çevirdi.
2- Ne bilirsin, belki o temizlenecek veya öğüt alacaktı da öğüt ona fayda verecekti.
3- Allah'tan saygı ile korkarak koşup gelenle ilgilenmeyip kendisin¬den habersiz (gibi) görünüyorsun!.
İnsan için dünya hayatında da, ahiret âleminde de en kıymetli nimet, Allah'a yakîni imandır. İnsan dünyadan ayrılırken beraberinde en büyük saadet ve devlet ola¬rak imanını götürür onun ışığıyla önünü görebilir ve Sırat köprüsünü Kabir ve ahiretin her safha ve kademesinde kişi an¬cak onunla geçebilir.
Kur’an’da iman nuru tasvir edilirken şöyle buyuruluyor:
يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَى نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم
“O gün mümin erkekleri ve mümine kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşar¬casına seyrederken görürsün..” (Hadid 12)
يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ أَيْدِيهِمْوَبِأَيْمَانِهِمْ
“O gündeki Allah, peygamberi ve O'nunla beraber bulunup iman eden¬leri rüsvay etmez. Nurları önlerinde ve sağlarında yürür.” (Tahrim 8)
İman bu derece paha biçilmez bir cevher olduğuna göre, ona sahip olan müminin Allah katında ne kadar kıymetli olduğu kendiliğinden anla¬şılır.
O bakımdan Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin, Mekke’nin ileri gelen müş¬riklerinden birini veya birkaç tanesini İslam’a ısındırırım umuduyla çaba sarf ederken kapıya gelen âmâ bir mümine ilgi göstermemesi ve yüzünü bütünüyle müşriklere çevirip o âmâya iltifat etmemesi, kınanmasına sebep olmuştur.
Zira İslâmiyet şekil ve servetten, makam ve rütbeden ziyade kalp ve kafayla, iman ve salih amelle meşgul olur. İnanmayan asilzadeyi değil, ina¬nan köle ve esiri kardeş edinmemizi emreder. Salih amelde bulunmayan zengine değil, salih amelde bulunan fakire daha çok ilgi ve itibar göste¬rilmesini tavsiyede bulunur. İbni Ümmi Maktum, Habeşli Bilâl, İranlı Selman, Romalı Suheyb ve benzeri fakir ve kölelerin Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in irfan meclisinde gör¬dükleri sıcak ve samimi ilgi bunun açık misallerinden sadece bir kaçıdır.

Yorum eklenmemiş. İlk sen ekle

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

--

Sitemizdeki arabi ilimler köşesini zenginleştirmek için Üye olup müzakerelere katılmayı ihmal etmeyiniz

--

Son yorumlar

Anket

Arabi ilimler okumusmuydunuz: