Resulüllah (S.A.V)'ın sahih hutbeleri 1

  • strict warning: Non-static method view::load() should not be called statically in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/views.module on line 879.
  • strict warning: Declaration of views_handler_argument::init() should be compatible with views_handler::init(&$view, $options) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_argument.inc on line 745.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter::options_validate() should be compatible with views_handler::options_validate($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter.inc on line 589.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter::options_submit() should be compatible with views_handler::options_submit($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter.inc on line 589.
  • strict warning: Declaration of views_handler_filter_boolean_operator::value_validate() should be compatible with views_handler_filter::value_validate($form, &$form_state) in /home/emsile/domains/emsile.com/public_html/modules/views/handlers/views_handler_filter_boolean_operator.inc on line 149.

 Not: Bu kitap henüz yayınlanmamıştır.

RESULÜLLAH’IN
SAHİH
HUTBELERİ
1
İKRAMİ BERKER
عَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ بْن نُفَيْل بْنِ عَبْد الْعُزَّى بن رياح بْن عبدِ اللَّهِ بْن قُرْطِ بْنِ رزاح بْنِ عَدِيِّ بْن كَعْبِ بْن لُؤَيِّ بن غالبٍ القُرَشِيِّ العدويِّ . رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ
« إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى ، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها ، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إلى ما هَاجَر إليْهِ » متَّفَقٌ على صحَّتِه. رواهُ إِماما المُحَدِّثِين: أَبُو عَبْدِ الله مُحَمَّدُ بنُ إِسْمَاعيل بْن إِبْراهيمَ بْن الْمُغيرة بْن برْدزْبَهْ الْجُعْفِيُّ الْبُخَارِيُّ، وَأَبُو الحُسَيْنِى مُسْلمُ بْن الْحَجَّاجِ بن مُسلمٍ القُشَيْريُّ النَّيْسَابُوريُّ رَضَيَ الله عَنْهُمَا في صَحيحيهِما اللَّذَيْنِ هما أَصَحُّ الْكُتُبِ الْمُصَنَّفَة .
Müminlerin emiri Ebu Hafs Ömer İbni Hattab radıyallahu anh, Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Ameller (Yapılan işler) niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”1
Ahmed İbni Hanbel, Ebu Davud, Tirmizi, Darekutni gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslamiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir.
İmam Şafii, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buhari ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisi şerifle başlamalarını tavsiye etmiştir.

Biz de bu tavsiyeye uygun olsun diye bu hadisi şerifle başlamayı münasip gördük.
--------------------------------
1- Buhari, Bedül-vahy 1, iman 41, nikâh 5, talak 11; menakîbü’l-ensar 45, ıtk 6, hiyell 1; Müslim, imâre 155; Tirmizî, cihad 16; Nesâi, tahâre 59, talak 24, eymân 19; İbni Mâce, zühd 26; Ahmed b. Hanbel, I, 25, 43.
MUKADDİME
Bütün hamtlar Allah içindir. O’na hamt eder, O’ndan yardım ister, O’ndan af dileriz. Kötü amellerimizin ve nefsimizin şerrinden O’na sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz, saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammet (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve resulüdür.
Allah u Teâlâ buyurdu: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak Müslüman olarak ölün.” (Âli İmran 102)
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa 1)
“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğru (söz) söyleyin. Böyle yaparsanız Allah sizin işlerinizi düzeltir, günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap 70,71)
Bundan sonra: Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Hz. Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidat, her bidat dalalet (sapıklık) ve her dalalette cehennemdedir.
Bu kitapta yer alan hadisleri, hadis âlimlerinin reisi allame Muhammed Nasruddin Elbanî ve Allame Şuayip Arnavut’un da görüşlerine dayanarak toplayıp tertip eden ve Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sahih hutbelerini toplamış, Hadis kitaplarından sahih ve hasen hadisleri seçerek, Eski ve yeni hadisçilerin kitaplarından zayıf olan hadisleri terk etmiş olan İbrahim Ebu Şadi’nin hutub’ur-Resul adlı eserini esas alarak bu eserden şerhlerine ulaşa bildiğimiz hadisleri aldık ve şerhlerine hiçbir şey ilave etmeden dip not halinde siz okuyucularımıza sunduk. İçerik olarak birbirine benzeyen birkaç hadisin şerhini birlikte vermeyi de hem hacim açısından hem lüzum açısından uygun gördük. Şunu hemen belirtelim ki Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sahih hutbeleri bu kadarla sınırlı değil biz buraya sadece şerhlerine ulaşabildiklerimizi aldık. Belki ilerde ikinci cilt olarak tamamlamak niyetiyle şerhine ulaşamadıklarımızı şimdilik bıraktık.
Çoğu zaman bu hadislerin kaynaklarını belirtirken İbrahim Ebu Şadi’nin metodu üzere sünen sahiplerinin ismini Buhari ve Müslim’den önce zikrettik. Çünkü bu kitaplarda bu hadisler Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a ait hutbe veya mevize olduğu açıkça belirtilmiş, Buhari ve Müslim de ise bu açıklama yapılmamıştır. Ancak Buhari ve Müslim de bu açıklama yapılmışsa, böyle bir durumda bunları diğer sünen sahiplerinden önce zikrettik. Bunu yapmamızın sebebi ise bu kitapta esas aldığımız İbrahim Ebu Şadi’nin kitabında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a ait hutbelere ehemmiyet verilmesi şartı gereğidir ki, biz de bunu esas aldık.
Gayret bizden tevfık Allah’tan!
Allah’ım bu amelimi benden kabul et, bunu ve bütün kitap çalışmalarımı, yazılarımı, araştırmalarımı, derslerimi ve gayretlerimi kıyamet günü mizanda hasenatım kıl. Bütün amellerimde ihlaslı kıl. Riyadan ve gösterişten sakıdır. Sen her şeye kadirsin! Âmin.

İkrami BERKER
HUTBENİN VE HATİBİN ADABI
1- Ayakta hutbe okumak, iki hutbe arasında oturmak;
عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمْ يَخْطُبُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ قَائِمًا ثُمَّ يَجْلِسُ ثُمَّ يَقُومُ ‏.‏ قَالَ كَمَا يَفْعَلُونَ الْيَوْمَ ‏.[‏ رواه البخاري ٩٢٠ ومسلم ٨٦١]
İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü ayakta hutbe irad eder sonra oturur, sonra yine kalkardı. Aynen bugün yapıldığı gibi…
Buhari 920, Müslim 861 ve ashabı sünen
عَنْ جَابِرُ بْنُ سَمُرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمْ كَانَ يَخْطُبُ قَائِمًا ثُمَّ يَجْلِسُ ثُمَّ يَقُومُ فَيَخْطُبُ قَائِمًا فَمَنْ نَبَّأَكَ أَنَّهُ كَانَ يَخْطُبُ جَالِسًا فَقَدْ كَذَبَ فَقَدْ وَاللَّهِ صَلَّيْتُ مَعَهُ أَكْثَرَ مِنْ أَلْفَىْ صَلاَةٍ. ]رواه النساء وهو حديث صحيح[
Cabir b. Semure (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Şüphesiz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta hutbe irad eder, oturur, sonra kalkar hutbe irad ederdi. Kim sana oturarak hutbe irad ederdi derse muhakkak yalan söyler. Allah’a yemin ederim ki, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte binden fazla namaz kıldım.1
-----------------------------------
1- Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
A -Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbeyi ayakta okurdu. Bazıları hatibin her iki hutbeyi ayakta okumasının şart olduğuna bu hadisle istidlal etmişlerdir. Onlara göre acz halinde hutbe oturarak okunabilir. İmam Şafii ile bir rivayette imam Ahmed b. Hanbel’in mezhepleri budur. Fakat hadis-i şerif ayakta durmanın şart olduğuna değil, ancak sünnet olduğuna delildir.
“Et-Tevdîh” adlı eserde: “Hutbe esnasında ayakta durmak, muktedir olanlar için hutbenin sıhhatinin şartıdır. Şafii ile onun mezhebinde bulunan ulemaya göre iki hutbe arasında oturmak da böyledir. Ayakta durmaktan aciz kalırsa yerine başkasını geçirir. Fakat aczden dolayı oturarak veya yatarak hutbe okumak katiyetle caizdir. Nitekim namaz da öyledir, O hâlde kendisine uymak da sahihtir.
İbni Battal, İmam Malik’in Şafii ile beraber olduğunu; İbni Kassâr ise Ebu Hanife ile beraber olduğunu nakletmişlerdir...” deniliyor.
Bazıları imam Şafii’ye delil olarak Müslim’in rivayet ettiği Kâ’b İbni Ücra hadisini gösterirler. Mezkûr hadiste beyan edildiğine göre Hz. Kâ’b mescide girmiş: Abdurrahman b. Ebu’l-Hakem oturduğu yerden hutbe okuyormuş. Kâ’b (Radıyallahu anh): “Şu hatibe (bir rivayette şu habise) bakın, oturduğu yerden hutbe okuyor! Hâlbuki Allah, Cuma suresi 11. ayetinde: “İnsanlar dünyevi bir kazanç ve geçici bir eğlence gördükleri zaman ona doğru koşup Seni mescitte ayakta bırakıverdiler” buyuruyor, demiş. İbni Hüzeyme’nin “Sahih” inde Hz. Kâb’ın: “Ben bu günkü gibi Müslümanlara oturduğu yerden imam olup; hutbe okuyan hiç bir imam görmedim.” demiş; bu sözünü iki defa tekrarlamıştır.
Fakat Şafiilerin bu istidlaline cevap verilmiş ve: Hz. Kâb’ın inkârı, Abdurrahman sünneti terk ettiği içindir. Eğer ayakta durmak şart olaydı, bir farzı terk ettiği halde cemaat onun arkasında namaz kılmaya devam etmezlerdi.” denilmiştir.
B - İmam Nevevî, Hz. Cabir’in: “Ben, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile iki binden fazla namaz kıldım.” sözünü, beş vakit namaza hamletmiştir. Çünkü bu namazları Cumalara hamletmeye imkân yoktur. İki binden fazla namaz kırk seneden fazla zaman alır.
Aynî ise bu sözü doğrudan doğruya mübalağaya hamletmiştir. Çünkü siyâk-ı kelâm cumalar hakkındadır. Cuma hakkında söylenen bir sözü beş vakit namazla tevil doğru değildir.
Şafiiler bir de İbni Ebi Şeybe’nin Tâvûs’tan rivayet ettiği şu hadisle istidlal ederler: Tâvûs:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebu Bekir, Ömer ve Osman ayakta hutbe okudular. Minber üzerinde ilk oturan Muaviye olmuştur.” demiştir. Şabî: “Muaviye’nin oturarak hutbe okuması, karnının İç yağı çoğaldığı ve et tuttuğu zaman olmuştur. Der. Bunlara Aynî şu cevabı verir:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ayakta hutbe okuduğunu bildiren bütün hadisler cemaatin onu ne hâlde bıraktıklarını ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in faziletli olan bir şeye devam edegeldiğini, bunun aksinin de caiz olduğunu haber vermekten ibarettir.”
C - Filvaki Hanefilere göre oturarak hutbe okumak caizdir. Zira bununla da zikir ve nasihatten ibaret olan maksat yerini bulur. Ancak sünnete muhalefet olacağı için özürsüz oturarak hutbe okumak mekruhtur.
Aynî’ye göre Hanefilerin bu husustaki en kuvvetli delili Buhari’nin rivayet ettiği Ebu Said-i Hudrî hadisidir. Bu hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir gün minber üzerine oturduğu, ashabın da etrafını çevirerek oturdukları bildiriliyor.
Hanefilere delil olan hadislerden biri de Sehl b. Sa’d hadisidir. Mezkûr hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Ensar’dan bir kadına haber göndererek:
“Doğramacı kölene emret de, bana birkaç basamak yapsın! Cemaate söz söylediğim zaman, onların üzerine oturayım.” buyurmuştur. Mezkûr hadisi de Buhari tahriç etmiştir.
D - Cumhur-u ulemâya göre hutbeyi ayakta okumak farzdır. Delilleri Cabir b. Semure hadisidir.
E - Ebu Hanife, Malik ve Cumhûr-u ulemâya göre iki hutbe arasında oturmak şart veya vacip değil; sünnettir. İmam Şafii bunun farz ve hutbenin sıhhati için şart olduğuna kaildir, Tahavi bu kavle imam Şafii’den başka hiç bir kimsenin taraftar olmadığını söylemiştir.
F - İmam Şafii Cabir b. Semure hadisi ile istidlal ederek, hutbe esnasında hatibin vaaz edip Kur’an okumasının şart olduğunu söylemiştir. Ona göre her iki hutbede Allah’a hamd-ü sena, Resulüne salat-ü selam ve cemaate vaaz-ü nasihat hutbenin vacibatındandır. Hiç olmazsa iki hutbenin birinde bir ayet okumak, ikinci hutbede müminlere duada bulunmak vaciptir.
G - İmam Azam ile imam Malik’e ve cumhur’a göre hutbe ismi verilecek kadar konuşmak kâfidir. İmam Azamla imam Ebu Yusuf’a göre hutbe namına bir defa Tahmid veya Tesbih yahut Tehlilde bulunmak kâfidir. Bu kavil imam Malik’ten de rivayet olunur.
Nevevî bunun zayıf olduğunu, çünkü bir tesbihe hutbe denilemeyeceği gibi, bununla hutbeden maksat da hâsıl olamayacağını söylemiş; bir tahmid veya tesbihin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den rivayet olunan sahih hadislere de muhalif olduğunu bildirmiştir.
Nesai, bu hadis sahihtir. Cumhur ulemanın görüşüne göre hutbeyi ayakta irad etmek vaciptir. Ancak Ebu Hanife’nin görüşüne göre vacip değil sünnettir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

2- Minbere çıkıp oturduğunda müminlere selam vermek:
فَعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدُ اللهِ أنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَمَ كَانَ إذَا صَعَدَ الْمِنْبَرَ سَلَّمَ . ] رواه ابن ماجه ١١٠٩ [
Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıkıp oturduğu zaman selam verirdi.1
---------------------------
1- İbni Mace 1109, bu hadisin isnadı hasendir. Hadis, hatibin minbere çıkarken cemaate selam vermesinin meşruluğuna delalet eder.
Hatibin minbere çıkarken oradakilere selam vermesi, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre sünnettir. Şafii’ ye göre ayrıca hatip minbere çıktıktan sonra ve henüz müezzin içerdeki ezanı okumaya başlamadan önce ikinci kez cemaate selam vermesi sünnettir.
Ebu Hanife ve Malik’e göre hatibin selam vermesi sünnet değildir. Bunlar selama ait rivayeti zayıf görmüşlerdir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/443

3- Hatip minberde oturunca müezzin ezan okur.
عَنِ السَّائِبِ قَالَ : كَانَ النِّدَاءُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ أَوَّلُهُ ، إِذَا جَلَسَ الْإِمَامُ عَلَى الْمِنْبَرِ ، عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، فَلَمَّا كَانَ عُثْمَانُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، وَكَثُرَ النَّاسُ ، زَادَ النِّدَاءَ الثَّالِثَ عَلَى الزَّوْرَاءِ .وَلَمْ يَكُنْ لِلنَّبِيِّ صَلَّ اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ مُؤَذِّنٌ غَيْرَ وَاحِدٍ . [رواه البخاري ٩١٢-٩١٥]
Saib b. Yezid (Radıyallahu anh) den şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebu Bekir ve Ömer zamanında imam minbere çıktığında bir ezan okunurdu. Osman döneminde insanların (Müslümanların)’da çoğalması nedeniyle Zevrâ üzerine üçüncü ezanın okunmasını emretti. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir müezzinden başka müezzini yoktu.1
------------------------------
1- Buhari 912-915, Ebu Davut 1088, Nesai 3/100 [Zevrâ; Medine çarşısında bir yer] Azzaz; “tamam El Minneh” adlı eserinin 21. Sahifesinde “bu hal zamanımızda sahih değildir. Çünkü namaz vaktinin geldiğini bildirmeye imkânlar daha elverişli. Hz. Osman (Radıyallahu anh)’ın üçüncü ezanının meşruiyeti kalmamıştır. En iyisini Allah bilir” der.
Bunu, Buhari, Tirmizi, Nesai ve Ebu Davud da rivayet etmişlerdir. Zevrâ’: Buhari’ nin dediği gibi Medine’nin çarşısında bir yerin adıdır. Müellifimizin, Taberânî’nin ve İbni Hüzeyme’nin rivayetine göre çarşıdaki bir evin adıdır.
Zevrâ: Buhari’nin dediğine göre Medine-i Münevvere’de çarşıda bir yerin adıdır. İbni Battal, Mescidin kapısındaki büyükçe bir taşa “zevrâ” denildiğini söylemişse de bu, kabule şayan değildir. Çünkü Zevrâ’nın çarşı içinde bir yer olduğunu açıkça bildiren rivayetler vardır. Meselâ: İbni Mace ve İbni Hüzeyme’nin rivayetlerinde “çarşıda ‘zevrâ’ denilen bir damda” Taberânî’nin rivayetinde de “Hz. Osman’ın “zevrâ” denilen damında” denilmektedir. Taberânî’nin rivayetine göre bu zevrâ Hz. Osman’ın kendi mülkü olmuş oluyor.
Hadisin çeşitli rivayetlerinden anlaşıldığına göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde ve Ondan sonra Hz. Ebubekir (Radıyallahü anh) ve Hz. Ömer (Radıyallahü anh) zamanlarında Cuma günü imam minbere çıkıp oturduğu zaman ezan okunurdu. Daha önce ezan okunmazdı. Hz. Osman (Radıyallahü anh) halife olunca bu durum Ebu Naim’in rivayetinde belirtildiği gibi bir müddet devam etti. Sonra cemaat çoğalınca Cuma günü öğle vakti olunca mescide yakın olan Zevrâ’ adlı evin damında ezan okunmasını halife emretmiştir, imam minbere çıkınca daha önce olduğu gibi ikinci kez ezan okunmuş ve hutbenin hitamında kamet edilmiştir. Meşruluk bakımından ilk ezan sonuncu olduğu için hadiste Zevrâ’ üzerinde okunan ezana üçüncü çağrı denilmiştir. Bunun üçüncü sayılması, hutbeden sonra okunan kametin ikinci çağrı olarak hesaplanması nedeniyledir. Hz. Osman (Radıyallahü anh) zamanında ihdas edilen ezana bazı rivayetlerde ilk ezan denilmiştir. Çünkü okunuş sırası bakımından ilk ezandır. Bazı rivayetlerde bu ezana “İkinci” denilmiştir. Bunun nedeni açıktır. Çünkü kamet hesaba katılmasa ve imam minbere çıktığında okunan ezana birinci ezan denilirse vaktin girişinde okunan ezan ikinci olur.
Hz. Osman’ın ihdas ettiğini söylediğimiz bu ezanın ilk defa Hz. Ömer tarafından ortaya konduğunu söyleyen rivayetler varsa da bu sahih değildir. Çünkü bu rivayet Muaz b. Cebel’e isnat edilmiştir. Muaz ise, ilk Şam seferinde Medine’den çıkmış ve H.19 senesinde Amevas taununda vefat edinceye kadar bir daha Medine’ye dönmemiştir.
Bu gün Cuma vaktinde minarelerde okunan ezan, Hz. Osman (Radıyallahü anh) zamanında ihdas edilen ezandır. Bu ezan, Hz. Osman (Radıyallahü anh)’in içtihadıyla ihdas edilmiştir. Buna bidat demek pek doğru olmaz. Çünkü müteaddit rivayetlerle sabit olduğu gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Benim sünnetime ve benden sonra Hulefa-i Raşidîn’in sünnetine uyunuz.” buyurmuştur. Diğer taraftan Hz. Osman (Radıyallahü anh)’in bu içtihadı, bütün sahabelerin susması ve sükûti icmaıyla meşru olmuştur. Hiç bir sahabi tarafından itiraz edildiğine dair rivayet yoktur. Bu sebepledir ki asırlardan beri devam edegelmiştir.
Ancak bugün İslam âleminin çeşitli yerlerinde tatbik edilen bazı usullerin, ne Resulüllah’ın ne de sahabelerin uygulamalarında dayanağı yoktur. Ezandan evvel sala verme, cemaatin cumaya hazırlanmasını tembih için yapılan ilanlar ve hatırlatmalar mesnedi olmayan bidatlerdir.
Hadiste: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yalnız bir tek müezzini vardı” denilmektedir. Ebu Davud’un rivayetinde bu cümle şöyle geçer:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yalnız tek bir müezzini vardı. (O da) Bilal (Radıyallahü anh)’di.
El Menhel yazarı şöyle der:
“Yani Cuma namazında yalnız Bilal (Radıyallahü anh) müezzinlik yapardı. Hadis böyle yorumlanınca Bilal (Radıyallahü anh)’den başka Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in İbni Ümmi-i Mektum, Ebu Mahzura, Sa’d el-Karaz ve Ziyad bin el-Haris (Radıyallahü anhüm) adlarında başka müezzinleri vardı diye itiraz edilemez. Çünkü bu zatlar Cuma günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in müezzinliğini yapmazlardı. İbni Ümmi Mektum (Radıyallahü anh) şafak sökünce sabah ezanını okurdu. Başka vakitlerde okumazdı. Nitekim Buhari’nin rivayetinde: İbni Ümmi Mektum’un ezanını işitinceye kadar (sahurda) yiyiniz ve içiniz. buyurulmuştur. Ebu Mahzura (Radıyallahu anh) Mekke’de müezzindi. Sa’d el-Karaz (Radıyallahü anh) ise; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Onu Küba mescidine müezzin tayin etmişti. Ziyad bin el-Haris (Radıyallahü anh) ise kendi kavmine ezan okumak için ezanı öğrenmişti. El-Aynî bu bilgiyi vermiştir.
İbni Habib el-Maliki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıkıp oturduğu zaman üç müezzin artarda ezan okurlardı. Üçüncü müezzin ezanı bitirince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkıp hutbe okurdu, demişse de bu husus sahih bir yoldan rivayet edilmemiştir. Buradaki Sâib (Radıyallahü anh)’in rivayeti İbni Habib’in sözünü reddeder. El-Hâfız ve Şafiî de İbni Habib’in dediğinin muttasıl bir tarik ile varit olmadığını söylemişlerdir.
Ahmed b. Hambeli’n Sâib (Radıyallahü anh)’den olan bir rivayetinde:
“Ne Cuma namazında ne de vakit namazlarında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Bilal (Radıyallahü anh)’dan başka müezzini vardı.” denilmiştir.”
Şu halde beş vakit namazda müezzinlik görevini devamlı yapan Bilal (Radıyallahü anh) idi. İbni Ümmi Mektum (Radıyallahü anh) sabah namazında fecir doğunca ezan okurdu. Fecir doğmadan önce ilk ezanın Bilal (Radıyallahü anh) tarafından okunduğu rivayet edilmiştir. Cuma namazında ise ezan ve kamet görevini Bilal (Radıyallahü anh) yapardı.
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
a. Cuma günü ezan hutbeden evveldir. Hutbe de namazdan evveldir.
b. Cuma günü bir dış bir de iç ezanı olmak üzere iki ezan meşrudur.
c. Hutbeden önce imam minberde oturur ve bu esnada iç ezan okunur. Bu oturuş dinlenmek için midir yoksa ezanı beklemek için midir? Eğer ezanı bekleme içinse bayram namazlarında ezan olmadığı için oturulmaz. Nitekim uygulama bu şekildedir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/187-189.

4- Hutbe esnasında hatip yüzünü cemaate, cemaatte yüzlerini hatibe dönerler.
فَعَنْ عَدَيِّ بْنِ ثَابِتٍ عَنْ أبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ: كَانَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إذَا قَامَ عَليَ الْمِنْبَرِ اسْتَقْبَلَهُ أصْحَابُهُ بِوُجُوهِهِمْ . ]رواه ابن ماجه ١١٣٦ البخاري ١/١٦٤ ومسلم ٢/٧٢٨[
Adiy b. Sabit (Radıyallahu anh)’den, oda babasından, o da dedesinden şöyle rivayet etti:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde ayağa kalktığı zaman Ashabı yüzlerini Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e çevirirlerdi.1
------------------------------
1- İbni Mace 1136, bu hadisin isnadı hasendir. Buhari 1/164, Müslim 2/728
Ebu Said El Hudri (Radıyallahu anh)’den: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde oturur, biz de etrafında otururduk.” Muhammed Nasruddin Elbanî: “Sünende bu metruktur” der.
Bu hadis, Zevaid türündendir. İmam hutbe okurken cemaatin, yüzlerini ona döndürmelerinin meşruluğuna delalet eder. Tirmizi aynı başlıkla açtığı bapta İbni Mesud (Radıyallahü anh)’den şu hadisi rivayet etmiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde doğrulduğu (ayağa kalktığı) zaman biz yüzlerimizi Ona döndürürdük. Tirmizi Sahabelerin ve onlardan sonra gelen âlimlerin tatbikatı bu hadise göredir. Hutbe okunurken imama yönelmeyi müntahap görürler. Süfyan-ı Sevrî, Şafii, Ahmed ve İshak’ın kavli budur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den bu konuda sarahaten bir şey sabit değildir. Çünkü İbni Mesud (Radıyallahü anh)’in hadisindeki ravi Muhammed bin el-Fadl zayıftır.” demiştir.
Tirmizi’nin şerhi Tuhfetül-Ahvezî’de şu malumat vardır: “Hadisin ‘Yüzlerimizi Ona döndürürdük’ mealindeki cümlesiyle ilgili olarak İbni’l-Melik: Yani Ona bakardık. Şu halde cemaatin hatibe, hatibin de cemaate bakması sünnettir,” demiştir.
Ebu’t-Tayyib el-Medeni, Tirmizi’nin şerhinde: Bu cümleden maksat, cemaatin minber etrafında halka kurması değildir. Çünkü Cuma günü halka kurmak yasaklığı hakkında hadisler vardır. Bu cümleden maksat, safları bozmadan hatibe bakmaktır. Buhari’nin bayram hutbesi hakkında Ebu Said-i Hudrî (Radıyallahü anh)’den rivayet ettiği şu hadis, bu yorumu teyit eder: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce bayram namazını kıldırır, sonra namazdan dönüp cemaate karşı ayakta dururdu. Cemaat da saflarında oturmuş halde beklerlerdi.”
Ebu Saîd-i Hudrî (Radıyallahü anh)’den Buhari’nin rivayet ettiği “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün minber üzerinde oturdu. Biz de Onun etrafında oturduk.” mealindeki hadis ise, bunu Cuma ve bayramdan başka bir zamana yorumlamak mümkündür, demiştir.”
Tuhfetü'l-Ahvezi yazarı daha sonra şöyle der:
“İbni Mace’nin rivayet ettiği Adiyy bin Sabit (Radıyallahü anh)’in (1136 nolu) hadisi ile ilgili olarak İbni Mace’nin şöyle dediği en-Neyl’de bildirilmiştir; “Ben bu hadisin muttasıl olduğunu umuyorum. Adiyy’in babası (Sabit) sahabî değildir. (Bu nedenle mürseldir.) Ancak “babası” kelimesiyle Adiyy (Radıyallahü anh)’in öz babası değil baba babasının kasdedilmesi halinde hadis muttasıl olur. Çünkü müteahhirin âlimlerden olan bazı hadis hafızlarının görüşüne göre Adiyy (Radıyallahü anh)’in baba babası sahabîdir.”
Şafiî ve Hanbelî gibi Hanefî âlimlerinin kavli de cemâatin hatibe bakmasının müstehaplığıdır. El-Karî’el-Mirkat da; Hutbe okunurken cemaatin hatibe yönelmesi müstehaptır. Lâkin fazla izdiham nedeniyle bilahare safların düzeltilmesi güç olduğundan dolayı bu günkü tatbikat, cemaatin kıbleye doğru durmasıdır. Bununla beraber cemaatin imama yönelmesi, onların kıbleye doğru durmasına mâni değildir.
Adiyy bin Sabit’in Hal Tercemesi
Adiyy bin Sabit el-Ensari el-Kûfî babasından ve ana babası Abdullah bin Yezid el-Hıtmi’den rivayet etmiştir. Ravileri de el-A’meş, Yahya bin Sa’d el-Ensari ve Zeyd bin Ebi Enise’dir. Cemâat onu sıka (güvenilir) saymıştır. İbni Karn’in dediğine göre 116. yılı vefat etmiştir. Kütüb-i Sitte sahipleri bunun rivayetlerini almışlardır. (Hulâsa: 263)
Sabit el-Ensari babasından rivayet etmiştir. Babasının isminde ihtilaf olmuştur. Bazıları, Kays bin el-Hâtim’dir, demiştir. Muhammed bin Main ise Onun adı Dinar’dır, demiştir. Ravisi, oğlu Adiy’dir. Zehebî, Mizan’da Şöyle der: Sabit, Adiy’nin babasıdır, denmiş ise de doğrusu, Adiy’nin babasının adı Eban’dır. Eban da Sabit’in oğludur. Sabit’in babasının adı da Kays bin el-Hatim el-Ensari’dir. Adiy, baba babası olan Sabit’e mensup olmakla meşhur olduğu İçin ona Adiy bin Sabit denmiştir. (Hulâsa: Sah. 57)
Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/479-480

5- Hutbeyi kısa tutup namazı uzatmak müstehaptır.
فَعَنْ وَاصِلِ بْنِ حَيَّانٍ قَالَ : قَالَ أبُو الْوَائِلُ: خَطَبَنَا عَمَّارُ فَأوْجَزَ وَأبْلَغَ فَلَمَّا نَزَلَ قُلْنَا يَا أبَا الْيَظْقَانِ لَقَدْ أَبْلَغْتَ وَأوْجَزْتَ فَلَوْ كُنْتَ تَنَفَّسْتَ،فَقَالَ:‏سَمِعْتُ رَسُولُ اللهِ صَلَى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ‏:‏ "إِنَّ طُولَ صَلَاةِ الرَّجُلِ وَقِصَرَ خُطْبَتِهِ مَئِنَّةٌ مِنْ فِقْهِهِ،فَأَطِيلُوا الصَّلَاةَ ، وَاقْصُرُوا الْخُطْبَةَ ، وَإِنَّ مِنْ الْبَيَانِ سِحْراً‏"‏ ‏ ]‏رواه مسلم ‏٧٦٩‏‏[‏‏.‏
Vasıl b. Hayyan(Radıyallahu anh)’den:
Ebu Vail şöyle dedi: Ammar bize çok kısa ve çok beliğ bir hutbe irad etti. İnince biz ya Eb’el-Yekzan uzatsaydın iyi ederdin dedik. O da: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’tan işittim hutbeyi kısa tutup namazı uzatmak kişinin anlayışlı olduğuna alamettir. Siz namazı uzatın hutbeyi kısa kesin. Muhakkak beyanın sihir olanı vardır.1
--------------------------------
1- Müslim 869, Cabir b. Semure (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı da itidal üzere orta yapardı, hutbeyi de itidal üzere orta yapardı. (Buhari hariç bütün kitaplar) Abdullah Ebu Evfa (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı uzatır hutbeyi kısa keserdi. (Nesai) bu hadisin isnadı sahihtir.
Ayrıca hutbeyi kısa tutmanın iki faydası vardır:
1-Bıkkınlığa yol açmaz, usandırmaz, dinleyenin anlayıp idrak ederek anlatılanı ezberlemesini sağlar.
2-Hatibin anlayış ve zekâsını canlı tutar. Bu hal gereği hutbenin uzatılmaması arzu edilir.
Sabittir ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kaf ve Mülk surelerini tertil üzere okuyup her ayette durarak hutbeyi uzatmıştır. Bunda maksat insanların haleti ruhiyesine dikkat edip ihtiyaçlarını gözetmektir. ( Sahih’ü-Fıkhı’s-Sünnet 1/213)
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Her kim cemaate namaz kıldırırsa hafif tutsun!” buyurmuşlardır. Çünkü namazı uzun tutmak bahusus yaz gecelerinde cemaate zorluk ve¬rir. Bir de uzatmada bir nevi’ tesannu vardır.
İmam olan kimsenin cemaatin halini göz önünde bulundurarak ona göre hareket etmesi en uygun olanıdır.
Bu hadisin isnadı hakkında Darekutni istidrakde bulunmuş ve: “Hadisi Vâsıl’dan yalnız İbni Ebcer rivayet etmişdir. A’meş’in rivayeti buna muhaliftir. Hâlbuki A’meş, Ebu Vail hadisini daha iyi bellemiştir. O, bu hadisi Ebu Vali’den, Ebu Vail de Hz. İbni Mesut’tan rivayet etmişdir, demişse de bu gibi istidraklerin bir kıymeti yoktur. Çünkü İbni Ebcer mevsuk ve mutemet bir ravidir. Mevsuk ri¬vayeti ise makbuldür.
Hadis-i şerif namazın hafif kılınmasını emreden meşhur hadislere mu¬halif değildir. Zira Cabir b. Semure hadisinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gerek namazının, gerekse hutbesinin orta derecede ol¬dukları zikredilmektedir. Buradaki namazın uzunluğundan murad: Alelıtlak değil, hutbeye nispetle namazın daha uzun olmasıdır. Yani hutbe esas itibarı ile kısa olacak; ona nispetle namaz, biraz daha uzun tutulmakla yi¬ne orta dereceyi bulacaktır.
“Muhakkak beyanın sihir olanı vardır.” cümlesi hakkında Kâdı İyaz iki tevil bulunduğunu söylemiştir. Birinci tevile göre bu cümle¬den murad: Zemm’dir. Çünkü beyanın bazısı kalpleri cezbeder. Ve adeta sihirlemiş gibi onları istediği yere çekerek tıpkı sihir gibi günaha girmesine sebeb olur. Bundan dolayıdır ki İmam Malik “El-Muvatta” da bu hadisi mekruh sözler meyanında zikretmiştir. Bu hadis hakkında onun mezhebi de budur.
İkinci tevile göre, bu cümle medh ifade eder. Çünkü Allahu Teâlâ Hazretleri kullarına beyanı öğretmiş olmakla imtinada bulunmuş ve onu sihre benzetmiştir. Zira sihre olduğu gibi beyana da kalpler meyleder. Esas itibarı ile sihir, sarf etmek yani değiştirmek, demektir. Beyan da kalpleri değiştirerek davet ettiği tarafa çeker.
Nevevî bu ikinci tevilin sahih ve muhtar olduğunu söylemekte¬dir.
Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davutoğlu Sönmez Neşriyat

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ قَالَ : كاَنَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إذَا خَطَبَ احْمَرَتْ عَيْنَاهُ وَاُعْلَى صَوْتَهُ وَاَشَدَّ غَضَبُهُ حَتَّي كَأَنَّهُ مُنْذِرُ جَيْشٍ يَقُولُ صَبَّحَكُمْ وَمَسَّاكُمْ . ]رواه مسلم ٨٧٩ وابن ماجه ٤٥ نسائي ٣/١٨٨ وأحمد ٣/٣١٩ والبيهقي ٣/٢١٣[
6- Hutbede ses yükselerek insanlara tesir etmek için fikirlerde infial uyandırmak.
Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, gazabı artardı. Hatta sanki orduyu korkutur gibiydi. “sabahınız ve akşamınız” derdi.1
--------------------------
1- (Müslim 867, İbni Mace 45, Nesai 3/188, İmam Ahmet 3/319, Beyhaki 3/213)
Hutbe irad ederken Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gözlerinin kızarması, sesinin yükselmesi ve öfkesinin şiddetlenmesinin sebebini. Sindî şöyle açıklar:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hitabet esnasında dikkatini temas ettiği konuya teksif edince O’na tecelli eden ilahi heybet ve azametin izleri belirgin bir şekilde mübarek vücudu üzerinde görülürdü. Diğer taraftan O’nun heyecanlı konuşması sayesinde sözleri etkin bir tarzda dinleyicilerinin kalbine iyice yerleşmiş olurdu.
Sahih-i Müslim’in, cuma bahsine alınan bu hadisin şerhinde İmam Nevevî der ki:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbede takındığı bu tavırdan mülhem olarak hatibin, hutbesini heyecanlı, etkili ve gür sesli okuması, konusuna uygunluğunu göz önünde tutması müstehap kılınmıştır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, hutbede halkı büyük günahlara ve tehlikeli durumlara karşı uyardığı zaman öfkesinin artmış olması muhtemeldir.

7- Hatip dua esnasında ellerini kaldırmaz ancak parmağıyla işaret eder.
عَنْ حُصَيْنٍ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمنِ قَالَ رَأَى بِشْرَ بْنَ مَرْوَانَ عَلَى الْمِنْبَرِ رَافِعًا يَدَيْهِ فَقَالَ قَبَّحَ اللَّهُ هَاتَيْنِ الْيَدَيْنِ لَقَدْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا يَزِيدُ عَلَى أَنْ يَقُولَ بِيَدِهِ هَكَذَا ‏.‏ وَأَشَارَ بِإِصْبَعِهِ الْمُسَبِّحَةِ ‏.‏ ]رواه مسلم ( ٨٧٤) وابو داود (١١٠٤) والترمذي (٣/١٣٦)[
وَعَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مُرَّةٍ عَنْ مَسْرُوقٍ قَالَ : رَفَعَ الْإِمَامُ يَوْمَ الْجُمْعَةِ يَدَيْهِ عَلَى الْمِنْبَرِ فَرَفَعَ النَّاسُ أَيْدِيهِمْ فَقَالَ الْمَسْرُوقُ : قَطَعَ اللهُ أَيْدِيهِمْ . ]رواه ابن ابي شيبة (٦ / ٣٧٥) بإسناد صحيح وقال أبو شامة الباعث ص ١١١: وأما رفع أيديهم عند الدعاء فبدع قديمة[
Husayn b. Abdürrahman (Radıyallahu anh), Bişr b. Mervan (Radıyallahu anh)’ın minberde ellerini kaldırdığını gördü “Allah o ellerinin cezasını versin. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i dua ederken gördüm şu kadarcık tan fazla kaldırmıyordu,” dedi ve şehadet parmağıyla işaret etti.
(Müslim 874, Ebu Davut 1104, Tirmizi 515, İmam Ahmet 3/136)1
--------------------------------
1- Abdullah b. Mürre (Radıyallahu anh)’den, o da Mesruk (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
İmam Cuma günü minberde dua ederken ellerini kaldırdı, cemaat ta ellerini kaldırdı. Mesruk: “Allah ellerinizin cezasını versin” dedi.
(Ebu Şeybe 6/475) isnadı sahihtir. Ebu Şeybe “Bais” adlı kitabının 111. Sahifesinde elleri kaldırmak eskiden kalma bir adettir, der.
Bu hadis hutbede dua etmenin meşruiyetine delildir. Semure’nin hadisinde de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her Cuma müminler için istiğfar ederdi. [Bunu Bezzar rivayet etti ve cidden zayıf bir hadistir.] (Mucem’üz-Zevaid 2/190)
Bu haberden hutbe esnasında elleri kaldırmanın bidat olduğu anlaşılıyor. Ancak elleri kaldırmaktan maksadın ne olduğunda, değişik görüşler ortaya atılmıştır.
Bazı âlimler, burada çirkin görülen el kaldırmanın dua ile ilgili olduğunu söylerler. Tirmizi’nin rivayetinde Husayn’ın; “Bişr b. Mervan hutbe okuyordu. Dua ederken – ellerini kaldırınca – Umâre’nin, “Allah o sıska kolların cezasını versin...” dediğini duydum” tarzındaki ifadesi, bidat olan el kaldırmanın hutbe esnasındaki dua ile alakalı olduğu görüşünü takviye ediyor. İmam Mâlik ve bazı Şafilerin mezhepleri budur. Kâdı İyaz seleften bazıları ile Malikilerden bir kısmının duada el kaldırmayı mubah gördüklerini söyler. Bunlar, Resulüllah’ın yağmur duası ettiği bir cuma hutbesinde ellerini kaldırdığını bildiren hadise dayanırlar.
Duada el kaldırmayı mubah görmeyenler ise, Efendimizin o el kaldırışının arızî bir sebepten olduğunu, yağmur istediği için ellerini kaldırdığını söylerler.
Diğer bir görüşe göre de bu rivayette kast edilen el kaldırma hitabe ile ilgilidir. Bazı hatip ve vaizlerde görüldüğü gibi konuşma esnasında yapılan el hareketleri bidattir. Bu görüşe göre, metindeki; “o hitap ederken” şeklinde anlamak gerekir. Müslim ve Nesai’de ki dua kaydı olmadan “Umâre b. Rueybe, Bişr b. Mervan’ı minber üzerinde ellerini kaldırırken gördü...” şeklindeki rivayet bu görüşe ışık tutabilir.
Bu rivayetlerin devamındaki; “Efendimiz işaret parmağından başka bir şey kaldırmazdı” sözü de bu görüşü takviye eder. Çünkü âdeten de duada parmağın kaldırılması pek tasavvur edilmez. Parmak hutbe ve vaaz gibi hitabeler anında kaldırılır,
Bazı Hükümler
a. Minberde dua ederken elleri kaldırmak meşru değildir, bidattir. Kâdı İyaz, “İmam Malik ve Seleften bir grup, bu hadise istinaden hutbe okurken elleri kaldırmanın mekruh olduğu görüşüne varmışlardır” der. Mesele yukarıda açıklanmıştır.
b. Sahabe-i kiram İslam’ı koruma ve ona İslam dışı şeylerin girmesini önlemekte pek titiz davranırlardı.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi [, Şamil Yayınları: 4/210.]

8- Hacet hutbesiyle başlamak müstehaptır.
إنَّ الْحَمْدُ للهِ ، نَحْمَدُهُ وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ وَنَعُوذُ بِاللهِ مِنْ شُرُورِ اَنْفُسِنَا وَمِنْ سَيِّئَاتِ اَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِ اللهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِىَ لَهُ، أَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَأَشْهَدُ اَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ،
( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ ) [ آل عمران: 102]
(يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً ) [ النساء :1]
( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً ، يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظِيماً [الأحزاب :70,71]
]رواه الترمذي و ابن ماجه (١٨٩٢) وابو داود (٢١١٨) والنسائي (٦/٨٩) واحمد بسند صحيح[
أما بعد: فَإِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ صلي الله عليه وسلم وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِي النَّارِ.
]رواه مسلم (٨٦٧) والنسائي (١/٢٣٢) وابن ماجه (٤٥) واحمد (٣/٣١٩) [
Bütün hamtlar Allah içindir. O’na hamt eder, O’ndan yardım ister, O’ndan af dileriz. Kötü amellerimizin ve nefsimizin şerrinden O’na sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz, saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammet (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve resulüdür.
Allahu Teâlâ buyurdu: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak Müslüman olarak ölün.” (Âli İmran 102)
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa 1)
“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğru (söz) söyleyin. Böyle yaparsanız Allah sizin işlerinizi düzeltir, günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzap 70,71)
Bundan sonra: Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Hz. Muhammed’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidat, her bidat dalalet (sapıklık) ve her dalalette cehennemdedir.1
-----------------------------
1- (Müslim 867, Nesai 3/188, İbni Mace 45, İmam Ahmet 319) (Tirmizi, İbni Mace 1892, Ebu Davut 1118, Nesai 6/89, İmam Ahmet) bu hadis sahihtir.
Bundan sonra: Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidat, her bidat dalalet (sapıklık) ve her dalalette cehennemdedir.
Hz. Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Nefislerimizin şerrinden Allah’a sığınırız” buyurması, nefsin kötülüğü emredici, hevâ ve hevese, kötü maksatlara meyyal oluşu dolayısıyladır. Resulüllah masum (günah işlemez) olduğu için onun bu şekildeki duası ümmetine öğretme maksadına yöneliktir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin: “Ben her mümine kendi nefsinden ileriyim” sözü Allahu Teâlâ Hazretlerinin: “Peygamber müminlere kendi nefislerinden İleridir...” ayeti kerimesine uymaktadır. Buradaki evleviyetten murad: daha yakın yahut daha haklı olduğunu bildirmektir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müminlere daima din ve dünyalarına yarayacak, onları iki cihanda mesut edecek şeyleri emreder. Nefis ise tabiatı iktizası şerre daha meyyaldir. Onun içindir ki Hz. Yusuf (Aleyhisselam): “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum; zira nefis cidden kötülüğü emredicidir.” demişti.
Ashab-ı Kiram hakikaten Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizi kendi nefislerinden ileri tutarlardı. Başta Uhud gazası olmak üzere bütün gaza ve seferlerdeki hareketleri bunu ispat eder.
İmam Nevevî bu hususta; şunları söylemiştir: “Ulemamız diyor ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kimsenin yiyeceğini almaya muztar kalsa o kimsenin pek ziyade ihtiyacı bile olsa onu alabilir. Sahibinin hiç bir mumaneat göstermeyip yiyeceği ona vermesi icabeder. Yalnız bunun vukuu görülmemiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbesinde “amma ba’du” sözünü kullandığı bu hadisle sabit olduğu için Cuma, Bayram ve sair hutbelerde olsun, vaazların girişinde ve kitapların mukaddimesinde olsun bu cümleyi kullanmak müstehaptır. Sahih-i Buhari’de bunun müstahaplığı hakkında açılan müstakil bir bapta konuya ait bir kaç hadis de zikredilmiştir.
“Emma ba’du” İmam Sibeveyh’e göre “her ne olursa olsun” manasına gelir. Bu tabir, sözün evveli ile sonunu bir birinden ayırmak için kullanılır. Ferrâ’ bunun “emma ba’den”. “emma ba’du” ve “emma ba’dün” şekillerinde okunmasını caiz görmüştür.
“El-Muhkem” adlı eserde bunun: “Sana ettiğim duadan sonra...” manasına geldiği bildiriliyor. Bazıları: “geçen sözden sonra” yahut “bana ulaşan haberden sonra” manasına geldiğini söylemişlerdir.
Umumiyetle besmele, hamd ve salvele’den sonra söze başlanırken kullanılan bu cümle, bir konudan diğer bir konuya geçiş işareti olarak kullanılır. Özlü tercümesi: Amma geçen sözlerden sonra...
Bu sözü ilk defa kimin söylediği ihtilaflıdır. Taberânî’nin merfû’ olarak rivayet etti Ebu Musa’l Eş’arî hadisine göre Hz. Davud (Aleyhisselam)’dır. Birçok müfessirler bunun “fasl-ı. Hitap” olduğunu ve Hz. Davud (Aleyhisselam)’a verildiğini beyan etmişlerdir. Muhakkak ulemâya göre fasl-ı hitap: hakla batılın arasını ayırmaktır.
Mezkûr tabiri ilk defa Yakrub b. Kahtarî kullanmıştır; diyenler bulunduğu gibi, Kuss b. Sâide’nin söylediğini iddia edenlerde vardır. Bu gün “emma ba’du” tabiri hutbelerde hamd’ü sena ile hatibin söylemek istediği asıl mevzuun arasında ve tanzifatta kullanılır,
İmam Nevevî sözlerine devamla der ki, hadisin metninde geçen “Her bidat dalâlettir, cümlesi âmm-ı mahsustur. Yani umumi görülmekle beraber kastedilen mana umumi değildir. Bu cümle “Badatların çoğu dalâlettir” anlamınadır. Buna benzer hadisler de aynı şekilde yorumlanır. Hz. Ömer (Radıyallahu anh)’in teravih hakkında: “Ne güzel bidat bu!” sözü bu yorumu teyit eder.
“Hüdâ” kelimesi Müslim’in Sahih’inde hanın zammı ile rivayet olunmuşsa da başka yerlerde hanın fethi ve dalın sükûnu ile ‘hedy’ şeklinde zapt edilmiştir. Nevevî, ‘hedy’i yol diye tefsir etmiştir. Bu tefsire göre hadisin manası: “yolların en güzeli Muhammedin yoludur.” demek olur.
Hüdâ: irşad ve delalet manasına, geldiği gibi bazen: kalpte iman halk etmek manasında da kullanılır: “gerçekten sen doğru yola hidayet edersin” ayet-i kerimesi birinciye, “Şüphesiz ki sen dilediğine hidayet veremezsin; lâkin dilediğine Allah hidayet verir, ayet-i kerimesi ikinci manaya misaldir.
“Kul kendi fiilinin ve bu meyanda iman ve hidayetinin halikıdır” diyen Kaderiyye taifesi ‘hidayet’ kelimesinin her yerde dua ve irşad manasına geldiğini iddia etmişlerdir. Fakat Hak Teâlâ Hazretlerinin: “Allah Dar-ı Selama davet eder ve dilediğini doğru yola hidayet buyurur.” ayet-i kerimesi onların bu fasit mezhebini reddeder. Çünkü ayet dua ile hidayetin bir olmadığını göstermektedir.
Bidat: eskiden örneği olmayıp yeni çıkarılan şey demektir. Bu kelime ekseriyetle dinde çıkarılan yenilikler manasında kullanılır Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “her bidat dalâlettir.” sözü bir âmm-i mahsustur. Bu ifade ile o: “ekseri bidatler dalâlettir.” demek istemiştir
Ulema bidati: Vacip, mensup, haram, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısma ayırırlar. Meselâ:
1- Kelâm ulemâsının usulünce deliller tertip ederek dinsizlere red cevabı vermek ve emsali vazifeler vacip;
2- İlmi kitaplar tasnif etmek, mektepler ve kışlalar yapmak gibi şeyler mendup;
3- Muhtelif yemekler ve çeşitli meşrubat kullanmak mubahtır. Haram ile mekruh belli oldukları için onlara misal vermeye lüzum görülmemiştir.
Nevevî diyor ki: “Söylediklerim böylece bilindikten sonra anlaşılır ki bu hadis âmm-ı mahsustur. Buna benzeyen sair hadisler de öyledir. Hz. Ömer İbni Hattab (Radıyallahu anh)’in teravih hakkında: “Ne güzel bidat bu!” demesi bizim söylediklerimizi teyit eder.”
[Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davutoğlu Sönmez Neşriyat]
Cümlenin basında kullanılan ve umumilik ifade eden “Küllü” kelimesi bu yoruma mani değildir. Zira aynı kelimenin kullanıldığı bazı ayet ve hadisler de tahsisli kullanılmıştır. Meselâ Ahkaf suresinin 25. ayetinde geçen “O azab rüzgârı her şeyi yani birçok şeyi helak eder,” cümlesinde geçen kelimesi bu şekilde yorumlanır. Zira Hûd (Aleyhisselam) ve müminler o rüzgârdan zarar görmediler.
İmam-ı Nevevî bu arada şöyle söyler:
“Âlimler demişler ki, bidat şu beş çeşide ayrılır: Vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah.
Meselâ mülhideler ve benzeri taifelere karşı kelamcıların delilleri tanzim etmeleri vacip olan badatlardandır. İlmi kitapları tasnif etmek, medreseleri (okulları), fakirler için yurtları ve benzeri müesseselerini açmak mendup olan badatlardandır. Çeşitli yemekleri almak hususunda açılmak mubah sayılan badatlardandır. Mekruh ve haram olan bidatler bellidir.
Bazı Hükümler
a. Hadis-i şerif hutbeye “hamd” ile başlamanın meşru olduğunu gösterir. Bunun hükmü mezhebiler arasında ihtilaflıdır. Şafiî ve Hanbelîlere göre hutbede hamdele hutbenin farzlarındandır. Hamdele olmadan hutbe sahih değildir. Bu görüş sahihleri, hutbede kıraat, kıyam ve hutbeler arasında oturma konusunda olduğu gibi Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )’in tatbikini esas almışlardır.
Hanefî ve Malikilere göre, hutbede hamdele sünnettir. Bunlar da Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )’in tatbikatını delil almışlar ancak Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )’in fiilinin vücuba delalet etmeyeceğini söylemişlerdir.
b. Hutbede şehadet kelimesi okumak meşrudur. Mezhepler bunun hükmünde de ihtilâf etmişlerdir. Şafiî, Maliki ve Hanbelilere göre farz; Hanefilere göre sünnettir.
Hutbenin şart ve rükünleri mezheplere göre oldukça değişiklik arz eder.
Malikilere göre hutbenin rükünleri sekizdir:
Bunlar,
1. Hutbenin müjdeleyici ve sakındırıcı olması,
2. Arapça olması,
3. Açıktan okunması,
4. Zevalden sonra cuma namazından evvel olması,
5. Bölümlerinin biri birine bitişik olması,
6. Namazla arasının ayrılmaması,
7. En az on iki kişilik bir cemaatin karşısında okunması,
8. Mescitte okunmasıdır.
Şafiilerde hutbenin beş rüknü vardır:
1. Hususî lafızları ile Allah’a hamd etmek,
2. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için salevat okumak,
3. Takvayı tavsiye etmek (bu üç şartın her iki hutbede de bulunması gerekir).
4. Hutbelerden birinde Kur’an okumak,
5. Sonunda müminler için dua etmek,
Bu mezhebe göre hutbenin şartları da şunlardır:
1. Her iki hutbenin de Arapça olması,
2. Vakit içinde irad edilmesi,
3. Hutbelerin biri birinin peşinde olması ve rükünlerinin arasının ayrılmaması,
4. Hutbelerle namazın bitişik olması,
5. Hatibin abdestli, elbisesinin temiz olması,
6. Setrül avret,
7. Hatibin ayakta durması,
8. İki hutbe arasında oturması,
9. Hutbeyi en az kırk kişilik bir cemaatin dinlemesi.
Hanbelilerin görüşü de aynen Şafiilerinki gibidir. Yalnız Hanbelîler, Şafiilerin rükün dediklerine de şart demişler ve Hatibin imamete salahiyetli olmasını ilave etmişlerdir. Hanbelilerde farklı olarak cumanın vakti bayram namazının vaktinde girer.
Hanefîlere göre, hutbenin rüknü ikidir:
1. En azından bir tesbih, hamd veya tehlil kadar hitabe,
2. Hutbeye niyet.
Hutbenin şartları ise:
1. Vakit içinde ve namazdan önce olması,
2. İmamdan başka en az üç kişinin huzurunda olması,
3. Hutbe ile namazın arasının ayrılmamasıdır.
Zahirîlerden İbni Hazm, hutbenin farz veya vacip olmadığını, dolayısıyla hiç hutbe okumadan kılınan iki rekâtlı bir cuma namazının sahih olacağını söyler. İbni Hazm’a göre hutbe müstehaptır.
Ebu’l-Fida İsmail İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 8/4287

9- Hutbeyi Arapça irat etmek müstehaptır.
ويستحب أن يكونى الخطبة بللغة العربية فإن خطب الإمام لقوم ليسوا عربا قليخطب بلغتهم لقوله تعالى " وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ" [إبرهم :4] ولن يبين لهم الخطيب دينهم إلابلغتهم ولكن عنداستشهاده بآية فليقرأها بللغة العربية كما أنزل الله سبحانه وهذا ما أفتي به الشيخ عثيمية ورجحه

Eğer imam Arap olmayan bir kavme (cemaate) hitap ediyorsa o kavmin diliyle hitap etsin çünkü Allahu Teâlâ “ Biz her peygamberi ancak bulunduğu kavmin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın” buyuruyor. (İbrahim 4)
Hatip Arap olmayan bir kavme ancak kendi dilleriyle dini Mübin’i anlatabilir. Ancak Kur’an ayetlerini Arapça olarak, yani Allah’tan nazil olduğu gibi okumaktır. Tercih edilen fetva da budur.1
--------------------------------
1- Allah’ın yarattıklarına kendi içlerinden peygamberleri, kendileri¬ne gönderilenleri ne istediklerini anlamaları için onların dilleriyle göndermiş olması Allah'ın bir lütfudur. Nitekim İmam Ahmed'in Vekî’ kanalıyla... Ebu Zerr’den rivayetine göre; Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ her peygamberi, ancak kavminin diliyle göndermiştir.
Açıklamadan sonra, aleyhlerine delil ve hüccet konulduktan son¬ra Allah, dilediğini hidayet yolundan saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, dilediği olan, dilemediği olmayan Azîz’dir. İşlerinde Hakîm’dir. Sapıklığa düşürülmeyi hak edeni saptırır, hidayete ehil olanı da hidayete eriştirir.
Allahu Teâlâ’nın yaratıkları hakkındaki sünneti şudur: O, her üm¬mete peygamberi mutlaka onların diliyle göndermiştir. Her peygam¬ber (Aleyhim’üs-Selam) Allah’ın risaletini başka ümmetlere değil, sadece kendi ümmetine ulaştırma özelliğine sahiptir. Allah Resulü Muhammed İbni Abdullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise, Allah’ın risaletini diğer insanların da tamamına ulaştırma özelliğine sahiptir. Nitekim Buhari ve Müslim’in Sahihlerinde Cabir’den rivayet edilen bir hadiste Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Benden önce peygamberlerden hiç kimseye verilmeyen beş şey bana verildi: Bir aylık yoldan korku ile yardım olundum. Yeryüzü bana mescid ve temizleyici kılındı. Benden önce hiç kimseye helâl kılınmamışken ganimetler bana helâl kılındı. Bana şefaat verildi. Peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilirken ben, bütün insanlara gönderildim. Bu hadisin muhtelif yönlerden şahitleri vardır ve Allahu Teâlâ : “De ki: Ey insanlar; ben, gerçekten Allah’ın hepiniz için gönderdiği peygam¬beriyim.” (A'râf, 158) buyurmuştur.
Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davutoğlu Sönmez Neşriyat

10- Hutbede Allah’a hamt, peygambere salavat müstehaptır.
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ قَالَ: كاَنَ النَّبِيُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إذَا خَطَبَ حَمَدَ اللهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ . ]رواه مسلم (٨٦٧) والنسائي (١/٢٣٢)[
Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ettiği zaman Allah’a hamt ve sena ederdi.”1
--------------------------------
1- Müslim (867), Nesai (1/232)İbni Kayyım el Cevziyye “Cila’ül-Efham” adlı kitabında (s. 206,207,) şöyle der: hutbede peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e salâvat sahabe’i kiram (Radıyallahu Anhüm) katında bilinen meşhur bir emirdir. Ancak vacip değildir.
Ben derim ki, peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e salavat her zaman müstehaptır ve bunun delilleri de umumidir. Ancak Cuma günkü salavat özel bir vecih üzere Enes b. Enes ve diğerlerinin hadisi üzere sabittir.

11- Bazı ayet ve hadisleri okumak müstehaptır.
عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ: كاَنَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ قَائِمًا وَيَجْلِسُ بَيْنَ الْخُطْبَتَيْنِ وَيَقْرَأُ آيَاتٌ وَيُذَكِّرُ النَّاسَ . ]رواه مسلم (٨٦٢)[
Cabir b. Semure (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta hutbe irat eder, iki hutbe arasında otururdu. Hutbede ayetler okuyup cemaate hatırlatma yapardı.1
---------------------------
1- Müslim (862) ve diğerleri - Ümmü Hişam Binti Harise (Radıyallahu anha) şöyle demiştir:
“Ben Kaf suresini sadece Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in dilinden aldım. Onu her Cuma hutbede cemaate hutbe irat ederken okurdu.” [Müslim (872)] Hakikat şu ki; hutbede maksat insanlara Allah’ı, İslam’ın ahkâmını anlatıp vaaz etmektir. Bunu yaparken dinleyenleri elbette Allah’ın kitabına ve peygamberin sahih sünnetine bağlamak gerekir.
Bu hadisin senedinde Hz. Amra’nın kız kardeşinin, ismi beyan edilmemişse de, hadis-i şerif yine de hüccet olmağa salihdir. Çünkü Amra (Radıyallahu anha)’nın kendinden büyük olduğu bildirilen bu kız kardeşi de sahabiyyedir. Ashab-ı kiram’ın hepsi adil ve mevsukturlar. Binaenaleyh onlardan herhangi birinin isminin bilinmemesi hadisin sıhhatine zarar vermez.
Ulemâ mezkûr kadının ezberlemek, için neden Kaf suresini ihtiyar ettiğini beyan etmiş ve ezcümle:
“Çünkü bu sure ölümü, Öldükten sonra dirilmeyi, şiddetli vaazları, te’kidli yasakları ihtiva eder.” demişlerdir.
Hadis-i şerif hutbe esnasında Kur’an okumanın meşru olduğuna delildir. Yine bu hadis hutbede Kaf suresini veya hiç olmazsa onun bir kısmını okumanın müstehap olduğuna delildir.

12- Hutbede kelime-i şehadet şarttır.
قَالَ النَّبِيُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْخُطْبَةُ الَّتِي لَيْسَ فِيهَا شَهَادَةٌ كاَلْيَدِ الجَذْماَءِ . ]رواه أبو داود (٤٨٤١) والترمذي (١١٠٦) وأحمد (٢/٣٠٢) بسند حسن[
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu:
“İçinde teşehhüd (kelime-i şahadet) bulunmayan hutbe kesik el gibidir.”1
-----------------------------
1- Ebu Davut (4841), Tirmizi 1106, İmam Ahmet (2/302) bu hadisin senedi hasendir. Bilindiği gibi teşehhüd: “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammenden Abduhu ve Resulühü” cümlesini okumaktan ibarettir. Turpuştî bu görüştedir.
Hadis-i şerifte içerisinde teşehhüd bulunmayan, yani teşehhütle baş¬lanmış olmayan bir hutbenin eli olmayan bir insanın, vücudundaki eksik¬lik kadar eksik olduğu ifade edilmektedir.
Eli olmayan bir insan, yaşayıp hayatını devam ettirebildiği gibi içinde teşehhüd bulunmayan bir hutbe de sıhhatini kaybetmez. Şahinliğini korur, fasit olmaz. Fakat faziletini ve kemalini kaybeder.
Bu sebeple Hanefi uleması teşehhüdü cuma hutbesinin sıhhatinin şart¬larından değil, sünnetlerinden saymışlardır.
Hanefi ulemâsından Aliyyü’l-Kari’ye göre hadis-i şerifte “teşehhüd” kelimesiyle kast edilen Allah’a hamd-ü senadan ibarettir.
Sindî ise bu hadisi açıklarken şöyle diyor:
Bazı âlimler hadisteki hamd etmeyi, Allah’ın adını anmakla yorumla¬mışlardır. Çünkü bazı rivayetlerde “besmele ile başlanmayan işlerin nok¬san veya bereketsiz” olduğu bildirilirken bir kısım rivayetlerde de “Allah adı” ile başlanmayan her şeyin noksan veya bereketsiz olduğu bildirilmiş¬tir. Bütün bu rivayetlerin arasını bulmak için “Allahu Teâlâ’yı anmadan başlanan her iş noksan ve bereketsiz kalmaya mahkûmdur” şeklinde bir yorum yapmak en uygun olanıdır.
Bu türden hadisler, nikâh akdinin ve diğer önemli işlerin başında hut¬be okumanın müstehaplığına delalet ederler. Çünkü yukarıdaki metin ve meali verilen hutbede Allah’a hamd etmek, O’ndan yardım ve mağfiret di¬lemek, şerlerden ona sığınmak, kelime-i şehadet ve daha başka meziyet¬ler ve hayırlar toplanmış durumdadır. Böyle meziyetleri içine alan bir zi¬kir manzumesi ile başlanılan işler bereketli ve tam olur. Bunsuz yapılan işler ise bereketsiz ve noksan olur. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in tavsiyesine riayet edilmemiş olur.
Tirmizi’de bildirildiği gibi hutbesiz kıyılan nikâh akdi, bazı âlimlerce caiz sayılmıştır. Süfyan-i Sevrî ve başka âlimler böyle demişlerdir. Çün¬kü Ebu Davud ve Beyhaki’nin rivayet ettiklerine göre, Beni Süleym ka¬bilesinden (Abbâd isimli) bir adam (Radıyallahu anh) şöyle demiştir:
“Ben Abdulmuttalib’in kızı Ümame (Radıyallahu anha) ile evlenmek istediğimi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e arz ettim. O da hutbe olmaksızın nikâhımızı akdetti”
Zahiriyye mezhebine mensup âlimler nikâh akdi için hutbe okumanın vacipliğine hükmetmişlerdir. Cumhura göre nikâh akdinde hutbe okumak, müstehaptır.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları

13- Nevevî der ki:
Hutbenin sövgüden (hakaretten) ve boğazdan çıkar gibi bağırmaktan uzak durmak, aynı lafızları tekrarlayıp durmamak, yaldızlı ve batıl laflardan uzak durmak, tertipli, açık, kolay ve anlaşılır olması müstehaptır.
Şüphesiz böyle olmayan hutbe kâmil manada nefislere tesir etmez. Maksadın hâsıl olmadığı muğlak sözler değil muhkem ve anlaşılır lafızlar seçilmelidir.
İbni Kayyım El Cevziyye Zadül Mead da der ki;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın hutbelerinin ağırlığı şu yönde idi: Verdiği nimetlerden, en üstün ve en kemal dolayı Allah’a hamt ve senada bulunmak, İslam dininin temel prensiplerini öğretmek, cennet, cehennem ve ahiret ahvalini anlatmak, Allah’tan korkmayı emretmek, Allah’ın gazaplandığı ve hoşnut olduğu hususları açıklamak… Hutbelerinin yörüngesi bu minval üzere kuruluydu. Muhataplarının hacet ve maslahatları gereği her vakit hutbe irat ederdi.
CemalettinKasımî ıslah’ul-mesacid de şöyle der:
Hutbenin en isabetli olanı zaman, mekân ve insanlasın durumuna uygun olanıdır. Ramazanda ramazan ayının ve orucun hüküm ve hikmetlerini, bayramda fıtır sadakasını anlatırsa maksat hâsıl olur. İnsanların tefrikaya düştüğü bir dönemde birliğin öneminden bahsetmek veya ilme karşı tembellik edildiği bir dönemde ilim tahsiline teşvik etmek, ahlaki çöküntü baş gösterdiği zaman çocuk terbiyesinin önemini anlatıp, teşvik etmek v.b. zamanlarda insanların meşreplerine uygun, tabiatlarına münasip, hallerine muvafık hutbeler irat etmek gerekmektedir. Hatip insanların yaşam biçimlerini görüp gözetmeli, ayrılıkları, farklılıkları görmelidir. Nehyi anilmünker yaparak onlara emri bil maruf la tembih etmeli. Minberden indikten sonra da gösterdiği hidayet yolunda yürümeli.
Sonra imam Kasımî hatibin şartlarını anlatıyor.
Hatip Arapçayı iyi bilip, itinalı ve mükemmel bir şekilde konuşmalı, zeki ve şeref sahibi olmalı. Hitabeti anlaşılır ve fasih olmalı. Gönüllerin kendisine yöneldiği, gözlerin yücelttiği insanların tazim edip, insanların tazim edip, hürmet ettiği bir lider olmalı. Salih, takva sahibi, ileri görüşlü, vera sahibi, kanaatkâr, zahit olmalı.
14- Hatip hutbede insanları hayra irşad için veya başka bir şey tembih için kesmesi caiz olduğu gibi Müslümanlar arasında vuku bulan bir hatayı düzeltmek için de hutbeyi kesip uyarısını yaptıktan sonra devam etmesi de caizdir.
عَنْ جَابِرٍ ، قَالَ:لَمَّا اسْتَوَى رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ ، قَالَ : "اجْلِسُوا "، فَسَمِعَ ذَلِكَ ابْنُ مَسْعُودٍ ، فَجَلَسَ عَلَى بَابِ الْمَسْجِدِ ، فَرَآهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : تَعَالَ يَا عَبْدَ اللهِ بْنَ مَسْعُودٍ ] .رواه أبو داود (١٠٩١)[
Cabir (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Cuma günü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbede idi. “oturun” buyurdu. İbni Mesut bunu duyunca mescidin kapısında (eşiğine) oturdu. Onu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) görünce “Ey Abdullah İbni Mesut dedi.1
-------------------------
1- (Ebu Davut 1091) isnadı sahihtir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma hutbesi için minbere çıktığında bazı insanların ayakta olduklarını görmüş ve onlara oturmalarını emretmiştir. İbni Hacer, bu ayakta olanların namaz kılmak maksadıyla ayağa kalkmış olabileceklerini, bu yüzden Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın onlara oturmalarını emrettiğini söyler. Bu emir esnasında kapının yanında olan İbni Mesud, Efendimizin emrine ittiba’ ederek hemen oracığa oturuvermiş. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da onu görünce ileri gelmesini istemiştir. İbni Mesud’un ileriye gelmesi, cemaati yarmayı veya insanların omuzlarına basmayı gerektirmez. Çünkü hadis-i şerifte caminin tamamının dolu olduğuna, İbni Mesud’un önünde ilerlemesine uygun bir boşluğun bulunmadığına dair bir kayıt yoktur. O halde bu hadis, öne geçmek için cemaatin omuzlarına basmamayı emreden hadise muhalif değildir.
Hz. Peygamberin İbni Mesud’u çağırması onun, ashabın fakihlerinden olmasından dolayı olabilir. Çünkü Efendimiz, Ashab’dan daha zeki ve anlayışlı olanların kendisine yakın olmalarını, hemen peşinde bulunmalarını arzu ederdi. Çünkü İslam’ın esaslarını sonraki nesillere aktaracak olanlar bunlardır.
Bu hadis, imamın minberde iken konuşmasının caiz olduğuna delildir. Aliyy’ül-Kârî, Tıybî’den naklen, “bunda minberde konuşmanın cevazına delil var. Bize göre emir bil-maruf olmayınca hutbe esnasında hatibin konuşması mekruhtur” der. İmam Şârânî de diğer üç imamın hilâfına İmam Mâlik namaza ait bir maslahata mebni olursa hatibin konuşmasını mubah görmüştür” demiştir. Yukarıda Aliyy’ül-Kaari’nin “bize göre” dediği Haneftlerin görüşüdür. Yani Hanefilere göre imamın hutbe esnasında emir bil-maruf cinsinden başka şeyler söylemesi mekruhtur. Şafiilerden bu konuda iki rivayet nakledilmiştir. Bunlardan meşhur olana göre konuşma mühim bir işten dolayı ise, haram değil, aksi halde haram veya mekruhtur.
Ebu Davud’un rivayetin sonuna aldığı talikten, bu hadisi rivayet edenlerin çoğunun Cabir’i anmadan direkt Atâ vasıtasıyla Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )’dan mürsel olarak naklettiklerini Mahled b. Yezid’in (buradaki rivayetin ravisi) sahabi olan Cabir’i de anarak mevsul olarak rivayet ettiğini anlıyoruz.
“Mahled Şeyhtir” sözünden kast edilen de, onun adil olduğuna işarettir. Çünkü İbni Ebu Hatim’in dediğine göre adaletin üç merhalesi vardır. Bunlar:
1. Birisine “sika veya mütkın” denildiği zaman, hadisi hüccet olabilir.
2. Bu “sadıktır” veya onun yeri sıdk’tır ya da “lâbe’se bih” denildiğinde, hadisi yazılabilir ancak temkinli davranmak gerekir, anlamına gelir.
3. “Şeyh’tir” denildiğinde de, yine hadisi yazılabilir ve temkinli olmak lazımdır demek olur. Fakat bu, ikinci mertebedekinden biraz daha aşağı bir tadildir.
İşte Mahled, bu üçüncü gruptandır. Mahled’in tek başına bu hadisi mevsul olarak rivayet etmesi, hadisin sıhhatine zarar vermez.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/191-192.

عن بُرَيْدَةَ بن الحُصَيْبِ قال : خَطَبَنَا رَسُولُ اللهِ فَأقْبَلَ الْحَسَن وَالْحُسَيْن عليهما قَمِيصَانِ أَحْمَرَانِ يَعْثُرَانِ وَيَقُومَانِ، فَنَزَلَ فَأَخَذَهُمَا، فَصَعِدَ بِهِمَا الْمِنْبَرَ ثُمَّ قَالَ: صَدَقَ اللَّهُ : إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ [التغابن: 15]، رأيتُ هذَين فلم أصبِر"؛ ثم أخذ في الخطبة. [رواه أبو داود برقم (١٠١٦) وابن ماجه برقم (٣٥٩٠) والترمذي برقم (٢٩٦٩) والنسائي برقم (١٤١٣) ،بإسناد صحيح وصححه الألباني في مشكاة المصابيح برقم (٦١٥٩).]
Büreyde (Radıyallahu anh) den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat ediyordu. Hasan ve Hüseyin(Radıyallahu anhüma) üzerlerinde kırmızı elbise olduğu halde geldiler. Uzun olan elbiseye basarak geldiklerin için düşüp kalkıyorlardı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) indi onları kucağına aldı, tekrar minbere çıktı. Sonra şöyle buyurdu: Allah’ın “Şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız sizin için fitnedir” (Tegabun/15) buyruğu ne kadar doğrudur ki onları böyle görünce dayanamadım, buyurdu. Sonra hutbeye kaldığı yerden devam etti.1
----------------------------
1- (Ebu Davut, İbni Mace, Nesai) İsnadı sahihtir. Hadis-i şerif, hatibin hutbe esnasında hitabeyi kesip başka bir kişiyle konuşmasının caiz olduğuna delildir. Ulemânın bu konu etrafında söyledikleri bir önceki hadisin açıklamasında anlatılmıştır. Oraya müracaat edilmelidir.
Hz. Peygamberin minberden inip torunlarını alması, onun merhamet ve şefkatinin eseridir. Efendimiz bu hareketine, Kur’an-ı Kerim’den iktibas ettiği bir ayetle fitne (imtihan vesilesi) olarak nitelendirdiği çocukların sebeb olduğunu bildirmiştir. Çocukların fitne olması, onlar yüzünden uhrevî hazırlıkların ihmal edilmesi yönündendir. Çünkü evlat ve mal kendileri ile olan meşguliyetten dolayı ahireti ihmal edenlerle ihmal etmeyenleri ortaya çıkarmaya vesile kılınan birer deneme aracıdır. Hz. Peygamber her türlü fitneden, bu meyanda, Allah’tan başkası ile meşguliyetten masum olduğuna göre, onun çocuklarla meşguliyetinin fitne olması, sırf onlara meylden ibarettir

عَنْ جَابِرٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ ، قَال : جَاءَ سُلَيْكٌ الْغَطَفَانِيُّ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ فَقَالَ لَهُ ‏ : "‏ أَصَلَّيْتَ شَيْئًا ‏"‏ ‏.‏ قَالَ : لاَ ‏،‏ قَالَ ‏: "‏ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ تَجَوَّزْ فِيهِمَا ‏" [رواه مسلم (٢/٥٩٧) ابو داود (١١١٦) ] وفي روية لمسلم قال: إذا جاء أحدكم يوم الجمعة والإمام يخطب فليركع ركعتين، وليتجوز فيهما
Cabir ve Ebu Hüreyre (Radıyallahu anhüma) dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ederken Gatafan kabilesinden Süleyk (Radıyallahu anh) geldi oturdu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona “namaz kıldın mı?” dedi. O da “hayır” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “kalk iki rekât namaz kıl” buyurdu. (Müslim 875, Ebu Davut 1116)
Müslim’in başka bir rivayetinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devamla buyurdu ki; “sizden biriniz geldiğinde imam hutbede irat ediyorsa iki rekât namaz kılsın.”1
-----------------------------
1- Bu hadisi Buhari “Cuma” ve “Teheccüt” bahislerinde, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbni Mace “Namaz” bahsinde tahriç etmişlerdir.
Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki bazı rivayetlerinde ismi tasrih edilmeden sadece “bir adam” diye zikri geçen zât Süleyk b. Hüdbete-l Gatafani (Radıyallahu anh)’dır. Hz. Sü¬leyk fukaradan olup üstü başı yarı çıplak denilecek derecede pejmür¬de imiş. Binaenaleyh cemaat onun halini görsünler de kendisine tasaddukda bulunsunlar diye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbeyi kese¬rek iki rekât namaz kılmasını emir buyurmuş; o namazını bitirmeden hutbeye devam etmemişlerdir.
İmam Nevevî bu hadisin şerhinde şunları söylemiş¬tir: “Bütün bu hadisler Şafii, Ahmed, İshak ve fakîh muhaddislerin mezhebine sarahaten delalet etmektedirler. Onların mezhe¬bine göre bir kimse cuma günü imam hutbe okurken girse iki rekât tehiyye-i mescid namazı kılması müstehap olur. Onu kılmadan oturmak mekruhtur. Bu namazı hafif tutmak da müstehaptır; ta ki ondan sonra hutbeyi dinlemeye imkân bulsun. Bu mezhep Hasan-ı Basri ile başkalarından da nakledilmiştir.
Kâdı İyaz, İmam Mâlik ile Leys, Ebu Hanife ve Sevrî’nin sahabe ve tabiinin cumhurunun buna kaail ol¬madıklarını söylemiş: bu kavil Ömer, Osman ve Ali (Radıyallahu anhüm) hazeratından da rivayet olunmuştur, demiştir.
Bu zevatın hüccetleri imamı dinlemeyi emreden hadistir. Onlar bu hadisleri tevil ederek: Süleyk’in çıplak olduğunu söylemişler; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in onu kaldırarak namaz kıldırmasını, cemaat görsün de ona sadaka versinler manasına almışlardır. Bu tevil bâ¬tıldır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in (Biriniz cuma günü imam hutbe okurken gelirse iki rekât namaz kılıversin ve bu iki rekâtı hafif tutsun!) hadisi onu reddetmektedir. Mezkûr hadis asla tevil götürmeyen bir nassdır. Ben bu sahih hadisi duyan bir âlimin ona muhalefette bulunacağını zannetmem.” Nevevî’nin sözü burada sona erdi.
Hanefilerden Kemâl İbni Hümam (788-861) “Fethü’l-Kadir” adlı meşhur eserinin “Cuma” bahsinde “Kütübü Sitte” imamları¬nın Hz. Ebu Hüreyre’den tahriç ettikleri inşat hadisini ele almış ve: “Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine sus dersen boş boğazlık etmiş olursun” mealindeki mezkûr hadis hakkında şöyle demiştir:
“Bu hadis delalet tariki ile hutbe okunurken namazın ve tehiyye-i mescidin memnu’ olduğunu gösterir. Çünkü rütbe itibarı ile sünnetten ve tehiyye-i mescitten daha yüksek olan emri bil maruf hutbe esnasında ya¬sak edilirse bunların yasak edilmesi evleviyyette kalır. Şayet bir kimse tehiyye-i mescid namazını kılarken imam minbere çıkarsa iki rekâtta selam verir. Şöyle bir itiraz varit olur da: “Muaraza vukuunda ibâre delalete tercih edilir. Muaraza da sabit olmuştur. Zira bir hadiste: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken bir adam geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
Namaz kıldın mı ey filan? diye sordu. O zat hayır, cevabını verdi. Efendimiz: iki rekât namaz kıl, ama hafif tut! buyurdular.” denildiği ileri sürülürse cevabı şudur:
Bundan muaraza lazım gelmez. Çünkü o zat namazını bitirinceye ka¬dar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbeyi kesmiş olması caiz¬dir; nitekim öyle de olduğunu Taberani “Sünen”inde Hz, Enes (Radıyallahu anh)’den Katâde tariki ile rivayet etmiştir. Enes (Radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken mescide bir adam girdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona: Kalk da iki rekât namaz kıl! dedi. Ve o zat nama¬zını bitirinceye kadar hutbeyi kesti” Taberani, bu hadisi Muhammed b. Ubeyd el-Abdi’nin müsned olarak rivayet et¬tiğini fakat bu hususta vehme kapıldığını söylemiş; sonra ayni hadisi imamı Ahmed b. Hanbel’den tahriç etmiş ve: “doğrusu işte bu mürsel olan rivayettir” demiştir. Biz mürsel hadisin hüccet olduğuna kailiz. Binaenaleyh bize onun muktezasınca itikat da vacip olur.
Sonra hadisin merfû’ rivayeti bir ziyadedir. Çünkü daha önceki riva¬yete muaraza etmemiştir. Önceki rivayetlerde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbeyi kesip kesmediğine dair bir şey yoktur. Mevsuk ravinin ziyadesi ise makbuldür. Mücerret ziyadeden dolayı ravinin hata et¬tiğine hükmolunamaz. Aksi takdirde hiç bir ziyadenin kabul edilmemesi lazım gelir. Müslim’in bu hadisteki ziyadesine gelince: Mezkûr ziyadede: “Biriniz imam hutbe okurken gelirse hemen iki rekât namaz kıl¬sın; ama bu rekâtları hafif tutsun!” buyuruluyor ki bu söz, namazın hatip sustuğu zaman kılınması istenmesine münafi değildir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbeyi kestiği sabit olmuştur. Yahut Hz. Süleyk’in bu namazı henüz hutbe esnasında namaz kılmanın haram edilmediği zamanlara tesadüf etmiştir. Bu suretle bu delalet muarazadan da salim kalır.”
Buhari şarihi Aynî, Nevevî’nin sözlerini naklettikten sonra şunları söylemiştir: “Ulemâmız bu hadisleri Nevevî’nin söy¬lediği şekilde tevil etmemişlerdir ki, onlara bu derece teşni’de bulunma¬ya hakkı olsun. Onlar mezkûr hadislere başka cevaplar vermişlerdir...”
Aynî verilen cevapları sıralarken evvela’ Kemâl İbni Hümam’ın söylediklerini tamamıyla nakletmiş, sonra sözüne şöyle devam etmişdir:
“ikinci cevap: Hz. Süleyk’in gelişi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hutbeye başlamasından önce idi. Nitekim Nesai Sünen’inde Süleyk hadisi için bir bab tahsis etmiş, sonra Hz. Cabir (Radıyallahu anh)’in rivayet ettiği Süleyk hadisini şöy¬le tahriç etmişdir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üze¬rinde otururken Süleyk-i Gatafani geldi ve namaz kılmadan oturdu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
İki rekât namaz kıldın mı? diye sordu; Süleyk:
Hayır, cevabını verince:
Kalk da onları kılıver, buyurdular.
Üçüncü cevap: Bu hâdise, namazda konuşmak nesh edilmezden önce vuku bulmuştur. Sonraları konuşma nesh edilince hutbe esnasında namaz da nesh edilmiştir. Çünkü hutbe cuma namazının yarısı yahut şartı hükmündedir. Tahavi diyor ki: Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine (sus!) diyenin muhakkak surette lağv etmiş olduğunu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den naklen bildiren rivayetler teva¬tür derecesine varmıştır. Bir kimsenin, arkadaşına hutbe esnasında (Sus!) demesi lağv olursa, imamın bir adama (Kalk namaz kıl) demesi dahi lağv olur. Böylelikle Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Süleyk’e verdiği emrin nehiyden önce olduğu sübut bulur...
İbni Şihab: İmamın minbere çıkması, namaza nihayet verdiği gibi, hutbeye başlaması da cemaatin konuşmasına son verir; demiştir.
Salebe İbni Ebi Mâlik: Ömer (Radıyallahu anh) hutbe için minbere çıktımı biz susardık; diyor.
Kâdı İyaz: Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Os¬man (Radıyallahü anhüm)’ün hutbe esnasında namaz kılmayı men ettiklerini söylemiştir. İbnü’l - Arabî de: O anda namaz kılmak üç vecihten dolayı haramdır, diyor ve bunları şöyle izah ediyor:
a) Allahu Teâlâ Hazretleri “Kur’an okunduğu vakit siz onu dinleyin.” buyuruyor. Şu halde imamın başlamış olduğu bir farzı mescide giren nasıl terkeder de, farz ol¬mayan bir şeyle iştigal edebilir?
b) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: (Yanındakine: Sus! dedin mi muhakkak lağv etmiş olursun) buyurduğu sabit olmuştur. Bu meselede asıl rükün ve farz olan emri bilmaruftur, nehiy anilmünker hutbe esnasında haram olunca, nafile ibadetin haram olması evleviyyette kalır.
c) Bir adam cuma namazı kılınırken camiye gelse nafile namaz kılamaz. Hutbe de bir namazdır. Çünkü namazda haram olan amel ve konuşma hutbede de haramdır. Süleyk hadisine gelince: mezkûr, hadisi bu kaidelerle dört vecihten muarız değildir:
a) Çünkü bu hadis haber-i vahittir.
b) Hâdisenin namaz esnasında konuşma mubah olduğu zamanlarda geçmiş olması ihtimâli vardır. Çünkü tarihini bilmiyoruz.
c) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Süleyk ile ko¬nuşarak ona (kalk namaz kıl!) deyince, hutbe dinlemenin farziyyeti Süleyk (Radıyallahü anh)’dan sakıt olmuşdur. Zira o esnada hutbe kesilmiş, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ona verdiği emirden başka dinleyecek bir şey kalmamıştır.
d) Hz. Süleyk’in üstü-başı pek ziyade pejmürde idi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun bu halini cemaat görsünler de, kendisine tasaddukda bulunsunlar diye namaz kılmasını emretmişti. Hatta İbni Bezîze’nin rivayetinde Süleyk’in çıplak olduğu bildirilmiştir, Hutbe, esnasında namaz kılmayı tecviz etmeyenler Hz. Ebu Saîd-i Hudrî hadisi ile de istidlal ederler. Merfû olarak rivayet edilen bu hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): (İmam hutbe okurken namaz kılmayın!) buyurmuştur.
Bir delilleri de Hz. Osman cuma guslünü terk ettiği vakit Ömer (Radıyallahu anh)’in ona inkârda bulunmasıdır. Hz. Ömer, Osman (Radıyallahü anhüma) yıkanmadığından dolayı muaheze etmiş fakat mescide girdiğinde ne iki rekât namaz kılmasını emrettiği ne de Hz. Osman (Radıyallahu anh)’in böyle bir namazı kendiliğinden kıldığı asla nakledilmemiştir. Bu hususta başka deliller de vardır. Ezcümle Halid-i Hazza’ın rivayetine nazaran Hz. Ebu Kilâbe cuma günü imam hutbe okurken mescide gelmiş ve namaz kılmadan oturarak, hutbe dinlemiştir. Hz. Ukbe b. Âmir’in:
İmam minberde iken namaz kılmak günahtır, dediği rivayet olu¬nur, İbni Ömer (Radıyallahü anh)’dan rivayet olunan bir hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
(Biriniz, imam minberde iken mescide gelirse, namaz kılması ve konuşması memnudur.) buyurmuştur.
İmam Şafiî’nin mezhebine göre imamın minbere oturması ile iki rekât Tahiyyetü’l-Mescid namazı sakıt olur. Binaenaleyh Süleyk hadisi ona delil olamaz.
Bazıları Hanefilerin delillerini çürütmek için: Hanefilerin gösterdikleri bütün deliller merduttur. Çünkü bir şeyde asıl olan adem-i hususiyet yani sebebine mahsus olmayıp, bütün efradına şümulü bulunmasıdır, demişlerdir. Buna Hanefîler tarafından veri¬len cevap şudur: Evet, hususiyet için karine bulunmazsa bu söz doğru¬dur. Fakat burada hususiyet için karine vardır ve şudur: Ebu Saîdi el-Hudrî (Radıyallahü anh)’dan Nesai’nin tahric ettiği hadiste: Cuma günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken pejmürde kıyafetli bir adam geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
Namaz kıldın mı? diye sordu. Gelen zat:
Hayır, cevabını verdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
İki rekât namaz kıl, buyurdu ve cemaati sadaka vermeye teşvik et¬ti. Bunun üzerine cemaat bir takım elbiseler getirdiler. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunlardan iki tanesini o zata verdi. Ertesi cuma o zat yine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken geldi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaati sadaka vermeye teşvik ediyor¬du. O zat hemen üzerindeki iki elbiseden birini vermek istedi bunun üze¬rine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
Bu adam gecen cuma günü pejmürde bir kıyafetle geldi de, ben cemaate ona sadaka vermelerini emrettim; cemaat bir takım elbiseler ver¬diler. Ben, kendisine bunlardan iki tanesinin verilmesini emrettim, şimdi gelmiş benim sadakayı emrettiğimi görünce kendisine verdiğim iki elbise¬den birini tasadduk etmek istiyor. Sen, elbiseni al, buyurarak o zatı sadaka vermekten nehyetti. buyurulmuştur.
Görülüyor ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in o zata iki rekât namaz kılmayı emir buyurması, cemaat onun pejmürde halini müşahede etsinler de, kendisine sadaka versinler diye imiş. Çünkü maksadı bu namazla sünneti ikame ettirmek olsaydı, Ebu Hüreyre hadisinde: (İmam hutbe okurken arkadaşına: Sus, dedin mi muhakkak lağv etmiş olursun.) buyurmazdı. Ebu Hüreyre hadisi bil ittifak sahihtir. Onun sıhhati hakkında hiç bir kimsenin hilafı yoktur. Hatta tevatür de¬recesine yakındır. Hutbe halinde farz olan emr-i bil marufu menederse, sünneti yahut müntahabı ifadan menetmesi evleviyette kalır.”
Aynî bundan sonra muhalifleri tarafından Hanefilere yapılan bütün itirazları ve kendilerine verilen cevapları sıralamış ve söz¬lerine şöyle devam etmiştir: “İmam hutbe okurken camiye gelen kimse¬nin namaz kılmaktan menedilmesi bir çok sahabe ve Tabiîn (Radıyallahu anhüm)’dan dahi rivayet olunmuştur.
Bu babdaki Sahabe-i kiramdan murad: Ukbe İbni Âmir, Salebe İbni Ebi Mâlik, Abdul¬lah b. Safvan, Abdullah b. Ömer ve Abdul¬lah b. Abbas (Radıyallahu anhüm)’dür.
Ukbe İbni Âmir’den rivayet olunan eseri Tahavi tahriç etmişdir. Bu eserde Hz. Ukbe:
(İmam minberde iken namaz kılmak günahtır.) demiştir.
Salebe İbni Ebi Mâlik (Radıyallahu anh)’in eserini dahi sahih bir isnatla Tahavi rivayet etmiştir. Hz. Salebe:
(İmam’ın minber üzerinde oturması, namaz kılmaya nihayet verir.) demiştir.
Abdullah b. Safvân Hazretlerinin eserini sahih bir isnatla yine Tahavi rivayet eder. Mezkûr eserde Hişam b. Urve: “Abdullah b. Safvân b. Ümeyye’yi cuma günü mescide girerken gördüm: Abdullah b. Zübeyr minberde hutbe okuyordu. İbni Safvan’ın Üzerinde bir gömlek ve cübbe ile iki de mest vardı. Başına sarık sarmıştı. Rüknü istilam etti. Sonra Selam sana, Allah’ın rahmeti ve bereketleri de sana! Diyerek oturdu; na¬maz kılmadı” demiştir.
Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbas (Radıyallahu anhüm)’ün eserlerini de Tahavi rivayet etmişdir. Bu eserde:
(İbni Ömer ile İbni Abbas, cuma günü imam min¬bere çıktığı vakit konuşmayı ve namaz kılmayı kerih görürlerdi.) denil¬mektedir.
Tabiinden murad: Şabî, Zührî, Alkame, Ebu Kilabe ve Mücahit hazeratıdır.
Sabi’nin eserini Tahavi sahih bir isnatla Şureyh’ten rivayet etmişdir. Mezkûr esere göre Şabî, imam minbere çıktıktan sonra camiye gelirse, nafile namaz kılmazmış.
Zührî’nin eserini Tahavi yine sahih bir isnatla tahriç etmiş¬dir. Bu esere göre Zührî’ye cuma günü imam hutbe okurken mescide giren bir kimsenin ne suretle hareket edeceği sorulmuş; Zührî:
(Oturur; nafile namaz kılmaz.) cevabını vermiştir.
Alkame, Ebu Kilâbe ve Mücahit hazeratının eserlerini dahi sahih isnatlarla Tahavi tahric etmişdir. Bu eserler dahi bazısı kavlen, bazısı da fiilen olmak üzere imam hutbe okurken na¬file namaz kılınamayacağına delalet ederler.
Görülüyor ki Sahabe ve Tabiin’in büyüklerinden olan bu zevat. Süleyk hadisi ile amel etmemişlerdir. Onunla amel olunaca¬ğını bilseler, elbette onu terk etmezlerdi. Şu halde muterizin yaptığı itiraz batıl olur.
Gerçi hadis imamlarından bir cemaatin rivayet ettikleri Ebu Katâde hadisinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: (Biriniz mescide girdimi, oturmadan önce iki rekât namaz kılıver¬sin.) buyurduğu bildirilmiştir. Mezkûr hadis âmm’dır. Cuma günü imam hutbe okurken mescide girenlere de, daha başkalarına da şamildir. Ancak hadis mutlak değil; namaz kılmanın helâl olduğu hallerde camiye girenlere mahsustur. Görülmüyor mu ki güneş doğarken, batarken veya semanın tam ortasında iken mescide giren bir kimse bu zamanlarda namaz kılamamaktadır. Çünkü mezkûr zamanlarda namaz kılmak yasak edilmiştir. Cuma günü de öyledir. Hutbeyi dinlemek vacip olduğu için hut¬be okunurken giren kimse nafile namaz kılamaz. Çünkü o anda kılınan na¬maz, hutbeyi dinlemeğe manidir...”
Hâsılı Aynî muhalifleri tarafından Hanefilerin delilleri hakkında söylenilen bütün sözleri en mukni’ nakli delillerle reddetmiş, bu suretle “imam hutbe okurken camiye giren kimsenin nafile namaz kılması mekruhtur.” diyenlerin haklı oldukları meydana çıkmıştır.
Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davutoğlu Sönmez Neşriyat

عَنْ أَبِي الزَّاهريَّة، قال: كُنَّا مَعَ عَبْدِ اللهِ بنِ بُسرٍ صَحَابُ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يومَ الجُمُعةِ ، فَمَا زَالَ فجاءَ رجلٌ يَتخطَّى رِقابَ الناسِ ، فَقَالَ عَبْدُ اللهِ بنِ بُسرٍ: جَاءَ رَجُلٌ يَتَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ ، فَقَالَ لَهُ: "اِجْلِسْ ؛ فَقَدْ آذَيْتَ" [رواه أبو داود والنسائي بإسناد صحيح]
Ebu Zahiriyye (Radıyallahu anh)’den:
Bir Cuma günü peygamberin ashabından Abdullah b. Büsr’ün yanında idik. Bir adam insanların omuzlarına basa basa öne geldi. Abdullah b. Büsr dedi ki; bir Cuma günü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irad ederken bir adam geldi. İnsanların omuzlarına basa basa ilerliyordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona “otur eziyet ettin” buyurdu.1
----------------------------
1- (Ebu Davut, Nesai) isnadı sahihtir. Ayrıca İbni Kayyım El Cevziyye’nin Zadül Mead adlı kitabına da bak. (1/427) Hadis-i Şerifin Ahmed b. Hanbel ve Beyhaki deki rivayetleri de “otur, eziyet ettin” cümlesi: “Otur, şüphesiz eziyet ettin ve geciktin” şeklinde varit olmuştur.
Hadisin zahiri insanların omuzlarından atlayarak ilerlemenin caiz ol¬madığını gösterir. Omuzdan atlamakla iki kişinin arasını yararak geçme ve¬ya aralarında oturmanın aynı şey mi, yoksa farklı mı olduğu ihtilaflıdır.
Şevkanî, Nevevî’ye göre ikisinin ayrı ayrı şeyler olduğunu, Muğnî sahi¬bi İbni Kudâme’nin ise, ikisine aynı mamayı verdiğini söyler. Irakî, Nevevî’nin sözünü benimsemiştir.
Şevkanî’nin de dediği gibi bu, hadisin zahiri men’in cuma gününe mahsus olduğunu gösterir. Ancak cuma ve bayram günleri kalabalık olduğu için cemaatin omuzu üzerinde atlayarak ilerleme bu günlerde daha çok rast¬landığı için galibe nazaran cumanın zikredilmiş olması muhtemeldir. Doğ¬rusu da bu olmalıdır. Çünkü hadisin devamında Efendimiz bu şekilde ilerleyen kimseye “eziyet ettin” buyurmuştur. Bir hareket eziyetse, her zaman eziyet¬tir. Bir namaza mahsus değildir.
Hadis-i şerif hüküm itibariyle camide insanların omuzları üzerinden at¬lamanın haram olduğuna delalet ediyor.
Ebu Hâmid, Şafiî’den yaptığı bir talikte buna haram demiş, kimileri de bu hareketi büyük günahlardan saymıştır. Nevevî, “Muhtar olan, sahih ha¬dislerin delâleti ile haram olduğudur” der, fakat Şafiî mezhebinin meşhur olan görüşüne göre, önde bir açıklık yoksa mekruhtur. Hanbelîlerin görü¬şü de Şafiilerinkinin aynıdır.
Malikilere göre, insanların omuzları üzerinden geçmek mutlak olarak haramdır. Önde bir boşluk olmuş, olmamış, imam minbere oturduktan son¬ra olmuş oturmadan evvel olmuş, hiç fark etmez, hüküm aynıdır. Ancak bir safı doldurmak için bu hareket caizdir.
Hanefilere göre, cuma günü imam hutbeye başlamamışsa başkalarına eziyet etmemek şartıyla öne geçmekte mahzur yoktur.
Tahtavî, Merakı’l-Felâh haşiyesinde’, Halebiden naklen şöyle der:
“Omuza basmaktan nehy edilmesinin, “imkân olduğu takdirde” kaydı ile kayıtlanması gerekir. Ama geride yer olmayıp önde boş yer olduğu halde zarureten öne geçmek için omuzlardan atlamak caiz olmalıdır.”
Hulâsa adındaki kitapta da bu konuda şunlar yer alıyor:
“Cami dolu iken içeriye giren bir kimse eğer omuzların üzerinden ge¬çerken cemaate eziyet edecekse, geçemez ama kimsenin elbisesine veya be¬denine basmadan atlayıp imama yaklaşmasında beis yoktur.”
Fakih Ebu Cafer de “imam minbere çıkmadan ve kimseye eziyet etme¬den tehatti caizdir” der.
Naklettiğimiz bu ibarelerden anlıyoruz ki, Hanefîlere göre insanların omuzlarından atlayarak ilerlemek iki şartla caizdir:
1. Kimseye eziyet etmemek. Çünkü insanlara eziyet etmek haramdır.
2. Cuma günü imamın minbere çıkmamış olması. Zira omuzlar üzerine basıp geçmek bir ameldir. Hatib minbere çıkınca bir amelle meşgul olmak haram veya harama yakın mekruhtur.
Bunlardan dolayı imama yakın olma faziletini elde etmek için bu mah¬zurlara katlanılamaz.
İnsanların omuzlarına basmayı men eden başka hadisler de vardır. Bun¬lardan bir kaçını nakledelim:
Muaz b. Enes Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın şöyle buyurduğunu haber verdi: “Kim Cu¬ma günü insanların omuzlarına basarsa, Cehenneme bir köprü kurmuş de¬mektir”. (Tirmizi, İbni Mace).
Erkam b. Erkam el-Mahzumi’den yapılan bir rivayette Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Cuma günü imam minbere çıktıktan sonra insanların omuz¬larına basan ve iki kişinin arasını ayıran kimse Cehennemde barsağını sürü¬yen gibidir” (Ahmed, Taberani.)
Enes’ten rivayet edilmiştir, der ki:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken, Efendimizin yakınına oturuncaya kadar, insanların omuzlarından atlaya atlaya ilerleyen bir adam geldi. Hz. Peygamber namazını bitirince adama:
Ey falan! Bizimle cuma kılmaktan seni men eden şey ne? buyurdu. Adam:
Ya Resulallah! Seni görebileceğim bir yere oturmayı istedim, dedi. Bu¬nun üzerine Efendimiz:
Seni insanların omuzlarına basar ve onlara eziyet ederken gördüm. Kim bir Müslümana eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Al¬lah'a eziyet etmiş demektir, buyurdu” (Taberani).
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/227-230

15- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (minber yapılmadan önce) yay veya asaya dayanıp hutbe irat ederdi.
فَعَنِ الْحَكَمِ بْنِ حَزْنٍ قَالَ: "قَدِمْتُ إلىَ النَّبيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ساَبِعَ سَبْعَةٍ، أوْ تاَسِعَ تِسْعَةٍ، فَلَبَثْناَ عِنْدَهُ أيَّامًا شَهِدْناَ فِيهَا الْجُمْعَةَ، فَقَامَ رَسُولُ اللهِ متوكِّئًا صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى قَوْسٍ - أوْ قَالَ: عَلَى عَصًا - فَحَمِدَ اللهَ، وأثْنَى عَلَيْهِ كَلِمَاتٍ خَفِيفَاتٍ طَيِّبَاتٍ مُبَارَكاَتٍ .. [رواه أبو داود (1092) أحمد (4/212) وهو حديث حسن [التلخيص لإبنحجو (2/69) ] فبعد ما اتخذه اي المنبر لم يعتمد على شيئ.]
Hakem b. Hazn (Radıyallahu anh) den:
Yedi kişinin yedincisi ve dokuz kişinin dokuzuncusu olarak (bir heyet) Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e ziyarete gittik yanında birkaç gün kaldık. Orada bir cumada hazır bulunduk Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı ve yay üzerine dayandı.(veya asa üzerine dayandı.) Akıcı güzel ve hafif cümlelerle Allah’a hamt ve sena etti.1
--------------------------
1- (Ebu Davut 1096, İmam Ahmet 4/212) Bu hadis hassendir. (İbni Cerir Telhis 2/69) minber yapıldıktan sonra hiçbir şeye dayanmamıştır. Rivayetten anladığımıza göre el-Hakem b. Hazm el-Külefî adında bir zat yedi veya dokuz kişilik bir heyetin içinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a gelmiş, onu ziyaret etmiş, dua ve ikramına nail olmuştur. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in heyete ikramı birazcık hurmadan ibaret kalmıştır. Bizzat ravi bu azlığın o esnadaki fakirlikten ileri geldiğini bir özür kabilinden zikretmiştir. Riva¬yetin konu ile alâkası bundan sonraki bölümüdür. Ravinin ifadesine göre, bu heyet Medine’de günlerce kalmış ve bu meyanda Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile cu¬ma kılma şerefine ermiştir. Rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir bastona veya yaya dayanarak ayağa kalkmış ve hutbesini irad buyurmaya başlamıştır. Si¬yaktan bu hâdisenin mescide minber konulmadan evvel meydana geldiği an¬laşılmaktadır.
Demek oluyor ki, hatibin hutbe esnasında elinde bir baston veya yay, kılıç gibi bir şey bulundurması meşrudur. Fukaha, bu sayılan şeyleri hatibin hangi eline almasının evlâ olduğunda müttefik değildir.
Malikilere göre, hatibin hitabe esnasında sağ eline bir baston veya yay ya da kılıç alması müstehaptır. Sol eli ile bir yere dayanmaz.
Şafiilere göre, adı geçen şeylerden birini sol eline alır, sağ eli ile de min¬berin kenarına yapışır. Eline alacak bir şey bulamazsa ya sağ elini sol elinin üstüne koyar, ya da ellerini yanlarına salıverir.
Hanefîlerde kılıç zoru ile fethedilen memleketlerde hatip, hutbe esnası¬na sol eline bir kılıç alır. Sulh yoluyla İslam’ın girdiği bölgelerde ise, eline kılıç almaz. Tahtavî, Merakı’l-Felah haşiyesinde Kılıç haricinde yay ve bas¬ton gibi bir şeye dayanmanın mekruh olduğunu söyler. İbni Emiri’1-hâc bu meselenin münakaşasını yapıp, Ebu Davud’un bu rivayetine işaret ederek Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Medine’de hutbe esnasında elinde yay veya baston bu¬lundurduğunun sabit olduğunu söyler, vakıa da budur. Tahtavî’nin bunu mek¬ruh sayarken neye dayandığını bilemiyoruz.
Hanbelîlere göre, herhangi bir eli ile kılıç, yay veya bastona dayanabi¬lir. Bu, sünnettir.
Aslında bu adı geçen şeyleri sağ veya sol eline alması konusunda hiç bir rivayet yoktur. Bütün bunlar çeşitli maslahatlar göz önüne alınarak ortaya konmuş mütalaalardır.
İbni Kayyım, Zâdü’l-Meâd’da, Hz. Peygamber’in minber yapılmadan önce, hutbe irad ederken Medine’de bastona, gazvelerde de yaya dayandığı¬nı; kılıca dayandığına dair hiç bir rivayetin bulunmadığını söyler. Hatta kı¬lıca dayanmayı meşru görenleri de küçümseyici ifadeler kullanır.
Rivayetin devamında Hz. Peygamberin hutbede Allah’a hamd-ü sena ettikten sonra cemaate “Siz emrolunduğunuz şeylerin tümünü yapamazsı¬nız, ama mutedil olunuz, müjdeleyiniz” buyurdu deniliyor.
“Doğru olunuz” diye tercüme ettiğimiz “seddidû” kelimesini İbni Hacer: “doğruya sarılınız, ifrat ve tefrite sapmayınız” kelimesini de, “devamlı olan ameli az da olsa sev abla müjdeleyiniz” şeklinde manalandırmıştır.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/198-199

16- Namazı ve hutbeyi bir kişinin üstlenmesi (yerine getirmesi.)
Bir kişinin hutbe irat etmesi ve başka birisinin de insanlara namaz kıldırmasında hiçbir beis yoktur.
Ancak bu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve ondan sonraki hulefa-ı raşidinin yaptıklarına muhaliftir.
17- Bayram hutbesi sünnettir. Minberin dışında ve namazdan sonra mescitte irat edilir.
عن طارقِ بن شهابٍ رضي الله عنه قال: أخْرَجَ مَرْوَانُ المِنْبَرَ في يَوْمِ عِيدٍ، فَبَدَأ بِالْخُطْبَةِ قَبْلَ الصَّلاةِ، فَقَامَ رَجُلٌ فَقَالَ: ياَ مَرْوَانُ، خَالَفْتَ السُّنَّةَ: أخْرَجْتَ الْمِنْبَرَ في يَوْمِ عِيدٍ، وَلَمْ يَكُنْ يُخْرَجُ فِيهِ، وَبَدَأتَ بِالخُطْبَةِ قَبْلَ الصَّلاةِ . [رواه مسلم (٨٨٢) وأبو داود (١١٤٠) والترمذي (٢١٧٢) والنسائي (٢/١١١) وابن ماجه (١٢٧٥)]

Tarık b. Şahab (Radıyallahu anh) den söyle dedi:
Mervan bayram günü minberi çıkardı ve namazdan önce hutbeye başladı bir adam kalktı.
“Ey Mervan sünnete muhalefet ettin bayram günü minberi çıkardın daha önce bayramda minber çıkarılmadı ve namazdan önce hutbe irat edilmedi”1
-----------------------------
1- (Müslim 882, Ebu Davut 1140, Tirmizi 2172, Nesai 8/111, İbni Mace 1275) Ahmed, Müslim, Ebu Davud ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. Bütün ulemâya göre bayram hutbesi, namazdan sonra oku¬nur. Kâdı İyaz: “Şehirler uleması ile fetva imamlarının bil’ittifâk mezhepleri budur. Bu hususta imamlar arasında hilaf yoktur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ondan sonra gelen Hulefai Raşidîn’in fiilleri de budur. Yalnız Hz. Osman'ın son zamanla¬rında bazı kimselerin namaza yetişemediklerini görerek, hutbeyi namazdan evvel okuduğu rivayet olunur. Böyle bir şey Hz. Ömer 'den de rivayet edilmişse de, doğru değildir.” diyor.
Bazıları: “Hutbeyi ilk defa namazdan önce okuyan Muaviye’dir.” demiş; bir takımları bunu Mervan yaptığını söylemiş; daha başkaları Muaviye’nin hilâfeti zamanında Basra’da Ziyad’ın yaptığına kaail olmuşlardır. Hatta İbni Şihab Zührî’ye nispet edenler bile olmuşdur.
Buhari’nin aynı konuda yine Ebu Saîd el-Hudrî’den yaptığı bir rivayette Kesir b. es-Salt’ın musallaya kerpiç ve çamur¬dan bir minber yaptığı, Mervan’ın da bu minbere çıkıp hutbe irad ettiği bildirilmektedir. Bu rivayete göre, Ebu Saîd buna mani olmak istemiş fakat Mervan kendisini dinlememiştir.
Görüldüğü gibi Buhari’nin rivayetinde musallada inşa edilmiş bir min¬ber olduğu bildirilirken, Ebu Davud’da minberin çıkarıldığından bahs edil¬mektedir. Bu hadisler arasında bir ihtilaf olduğu izlenimini vermektedir. Ancak Mervan’ın önceleri minberi dışarıya çıkarttığı halde cemaatin karşı koyması üzerine oraya sabit bir minber inşa ettirmiş olması mümkündür.
Burada Mervan’ın karşısında kalkıp ona yaptığının yanlış olduğunu söy¬leyen zatın ismi verilmemiştir. Gerçi Buhari’deki rivayette bu zatın bizzat Ebu Saîd el-Hudrî olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Ebu Davud’un rivayeti¬nin siyakından adı verilmeyen kişinin Ebu Saîd olduğunu anlamak mümkün değildir. O zaman Buhari’de bildirilen olay ile üzerinde durduğumuz hadis¬teki olayın ayrı ayrı zamanlarda vuku bulmuş olduğuna hükmetmek yerinde olacaktır.
Hadiste haber verilen olay, Buhari’nin rivayetinden anladığımıza göre, Mervan’ın Medine valisi olduğu zaman meydana gelmiştir.
Hadisten anladığımıza göre, Mervan’ın, “Sen sünnete muhalefet ettin” itirazı ile karşı karşıya gelmesine sebep iki hareketidir. Bunlardan birincisi, minberi musallaya çıkarmasıdır. Çünkü daha önceleri bayram namazların¬da minber musallaya çıkartılmazdı.
İkincisi de bayram hutbesini namazdan önce irad etmiş olmasıdır. Bu¬radan hutbeyi namazdan önce ilk kez Mervan’ın okuduğu anlaşılmaktadır. Ancak daha önce, Hz. Osman’ın hutbeyi namaza takdim ettiği de söylen¬mektedir. İbnu’l-Münzir’in Hasen el-Basri’den yaptığı bir rivayete göre, Hz. Osman b. Affan mutat olduğu üzere bayram namazını kıldırmış sonra hut¬be iradına başlamış, fakat cemaatten bazılarının namaza yetişemediğini gö¬rünce, hutbeyi namazdan önce okumaya başlamıştır.
Aynî, Hz. Osman’ın bunu yapmadığını söyler. İmam Şafii Müsned’in de Abdullah b. Yezid el-Hatmi’den Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu anhüm)’ın hutbeden önce namaz kıldıklarını, Muaviye gelince, önce hutbe okumaya başladığını rivayet etmiştir. Bu rivayete göre bayram hutbe¬sini namazdan önce ilk okuyan Muaviye olmuştur.
Kâdı İyaz, “bir zatın Mervan’a karşı kalkıp yaptığının sünnete muhalif olduğunu hatırlatması ve Ebu Said’in, Mervan’ın bu hareketini “münker” olarak değerlendirmesi, Hz. Peygamber’in sünnetinin ve halifelerin tatbika¬tının bunun aksi olduğunu gösterir” der. Bu da namazı hutbeden sonraya ilk bırakanın Hz. Osman olduğunu bildiren görüşlerin tutarsızlığını göste¬rir. Gerçekten Hz. Osman’ın öyle yaptığı kabul edilse bile, onun yaptığı ile Mervan’ın yaptığı bir tutulamaz. Çünkü Hz. Osman cemaat namaza yetişebilsin diye onların maslahatı için böyle yapmıştır. Mervan ise, konuşmasını dinletmek için önce hutbe okumuştur. Zira insanlar namazı kılınca hutbeyi dinlemeden bırakıp gidiyorlardı. Mervan onun için namazdan önce hutbe okuma yolunu seçmiştir.
Hadiste görüldüğü gibi Ebu Said el-Hudrî adamın Mervan’a karşı çıkı¬şını görünce, “bu adam vazifesini yaptı” demiş ve iyiliği emr edip, kötülük¬ten sakındırma konusunda Hz. Peygamber’den duyduğu bir hadisi nakletmiştir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/268-269.
Hava yağışlı olmadığı zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Hulefai-i Raşidin bayram namazını müsait bir meydanda kıldırırlardı ve Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram hutbesini minber üzerinde okumazdı. Medine valisi Mervan bayram hutbesi için mescitteki minberi, bayram namazının kılınacağı meydana çıkart-tırmış ve bayram hutbesini okumak İçin minbere çıkmış. Bir de hut¬beyi namazdan önce okumaya başlamış, bunun üzerine cemaatten bir zat valinin bu hareketine karşı çıkarak iki noktada sünnete mu¬halefet ettiğini cemâatin huzurunda söylemiştir. Burada ‘Sünnet’ten maksat, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dan sabit olan yol¬dur.
El-Menhel yazarının nakline göre valiye itiraz eden zatın İmare bin Ruayba olduğu söylenmiştir.
Hadisin zahirine göre bayram hutbesini namazdan önce okuyan ilk şahıs Mervan’dır. Bazıları Osman (Radıyallahü anh)’in da böyle yaptığını söylemiş ise de el- Aynî’nin dediği gibi bu rivayet sübut bulmamıştır. Bazıları da bunu ilk yapanın Muaviye (Radıyallahü anh) olduğunu söylemiştir. Şafiî’nin riva¬yetine göre Abdullah bin Yezid el-Hıtmi:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahü anhüm) önce bayram namazını kıldırırlardı, ondan sonra hutbe okurlardı. Muaviye (Radıyallahü anh) iş başına geçince hutbeyi öne aldı, demiştir.
[Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/47-49]
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram günü hutbeyi tekrarladığını açıklayan hiçbir sahi hadis sabit değildir.
İmam-ı Nevevî (bayram hutbesini kastederek) hutbenin tekrarı konusunda hiçbir şey sabit değildir, der.
Seyit sadık der ki; bayram hakkında her ne kadar aralarında bir oturum ile ayrılan iki hutbe olduğu varit olsa da bu zayıftır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in bayram hutbesine tekbirlerle başladığını beyan eden hadis varit olsa da zayıf ve münkati’dir. İbni Ebi Şeybe rivayetine aksine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbelerinin hepsine elhamdülillah ile başlamıştır.
İbni Mace hadisinde de (1282) Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in iki hutbe arasında tekbir getirdiği bildirilir bu hadiste zayıftır. Abdurrahman b. Es Sabit senedi ile gelen hadis de cidden zayıftır ve her ikisinin senedi de meçhuldür.
İbrahim Ebu Şadi’nin zayıf ve mevzu hadisler ve ümmet üzerindeki tesirleri adlı kitabına bakınız s.142, 143

18- Bayram hutbesini dinlemekte dinlememekte müstehaptır.
Abdullah b. Es Saib (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ السَّائِبِ قَالَ شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْعِيدَ فَلَمَّا قَضَى الصَّلَاةَ قَالَ إِنَّا نَخْطُبُ فَمَنْ أَحَبَّ أَنْ يَجْلِسَ لِلْخُطْبَةِ فَلْيَجْلِسْ وَمَنْ أَحَبَّ أَنْ يَذْهَبَ فَلْيَذْهَبْ . رواه ابو داود (١١٥٥) والنسائي (٣/ ١٨٢) وابن ماجه (١٢٩٠) صححه الألباني
Bir bayramda Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber hazır bulundum namaz kıldıktan sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu ben hutbe irade edeceğim hutbe dinlemek isteyen otursun dinlesin gitmek isteyen gitsin.1
---------------------------
1- Ebu Davut1155, Nesai 3/182, İbni Mace 1290 Elbanî bu hadis sahihtir, der.
Cuma hutbesi cumhur ulemanın görüşüne göre iki hutbe olarak vaciptir. Zira Allahu Teâlâ; “Ey iman edenler Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman Allah’ı zikretmeye koşun” buyuruyor. (Cuma 9) ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın üzerinde durarak terk etmeden devam ettiği şeydir.
Ebu Davud, İbni Mace, Nesai, Darekutni, Hâkim ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.
El-Menhel yazarı şöyle der:
“Hadis, bayram hutbesinin vacip olmadığına delâlet eder. Çünkü eğer vacip olsaydı, onu dinlemek için beklemek de vacip olacaktı. Bütün imamlar, hutbenin vacip olmadığına hükmetmişlerdir.
Hutbeyi dinlemenin vacip olmaması, hutbeyi okumanın vacip olmamasını gerektirmez, denilemez. Çünkü hutbe cemaate yapılan bir konuşmadır. Bu konuşmayı dinlemek vacip olmayınca konuşmanın kendisi de vacip olmaz.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/62
Hutbeleri dinlemek Cuma namazının sıhhatinin şartlarından mıdır?
Biz deriz ki; hutbeleri dinlemek Cuma namazının sıhhatinin şartlarından değildir. Müttefekun aleyh olan sahihayn de mervi Ebu Hüreyre hadisi bunun delilidir. Şöyle dedi: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu: kim namazın bir rekâtına yetişirse o namaza yetişmiş olur.
Bunun manası, kim Cuma namazının ikinci rekâtına yetişirse Cuma namazına yetişmiş olur, diğer rekâtı kalkıp tamamlar. Bu hadis gösteriyor ki, hutbeyi dinlemek Cuma namazının şartlarından değildir. Ancak hutbeyi dinlemek vaciptir. Özürsüz olarak hutbeyi dinlemeyen günah işlemiş olur.

Güneş tutulmasında namazdan sonra hutbe müstehaptır. Hutbede cemaate sadaka ve istiğfardan bahsedilir.
Allah’ı zikretmek, Allah’ın kâinattaki ayetlerinden öğüt almak ve kabir azabını hafifletmeyi istemek, bunların hepsi peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de sabitti. Bu, Şafii’nin imamları, imam-ı İshak ve hadis ehline göre müstehaptır. Bu sahihayn de geçen Aişe (Radıyallahu anha) hadisiyle sabittir. (Buhari 1/184, Müslim 2/618)
Güneş tutulması namazını mescitte kılmak müstehaptır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den sahihayn de mervi Hz. Aişe (Radıyallahu anha) hadisi ile sabittir.
Namaz için anons edilir. Abdullah b. Ömer şöyle dedi: “Güneş tutulduğu zaman Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in emri üzere “namaz toplayıcıdır” diye nida (anons) edildi.” Bu hadis Müttefekun aleyhtir. Ezan okunmaz kamet edilmez.
Yağmur duası hutbesine gelince o namazdan önce veya sonra minber üzerinde irad edilir.
عَنِ بْنِ عَبَّاسٍ أنَّهُ قَالَ : خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُتَبَذِّلًا مُتَوَاضِعًا مُتَضَرِّعًا حَتَّى أَتَى الْمُصَلَّى فَرَقَى عَلَى الْمِنْبَرِ وَلَمْ يَخْطُبْ خُطَبَكُمْ هَذِهِ وَلَكِنْ لَمْ يَزَلْ فِي الدُّعَاءِ وَالتَّضَرُّعِ وَالتَّكْبِيرِ ثُمَّ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ كَمَا يُصَلِّي فِي الْعِيدِ] . رواه ابو داود والترمذي والنسائي وابن ماجه بإسناد حسن[
İbni Abbas (Radıyallahu anh)’den, şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yağmur duasına çıkarken üstü başı perişan bir vaziyette eski elbise ile alçak gönüllü, yalvarır bir eda ile çıkar minber çıkar hutbe irat ederdi. Fakat onun bu hutbesi sizin hutbeniz gibi değildi. Onun hutbesi dua tazarru’ (yakarış) ve tekbirden ibaretti. Namazı da bayram namazı gibi iki rekât olarak kılardı.1
-------------------------------
1- İbni Mace: bu hadisin senedi hasendir. Ebu Davud, Nesai, Tirmizi, Ahmed, Hâkim, Darekutni, İbni Habban ve Beyhaki de bunu benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.
Hadis, istiska namazının iki rekât olduğuna ve bayram namazına benzediğine delalet eder. Şâfiî1er, bunu delil göstererek, istiska namazının bayram namazı gibi olduğuna ve bayram namazında olduğu gibi bunun ilk rekâtında yedi ve ikinci rekâtında beş tekbir alınmasına hükmetmişlerdir. Şâfiî1er’in ikinci delili Hâkim ve Darekutnî’nin Muhammed bin Abdü1aziz tariki ile yine İbni Abbas (Radıyallahü anh)’den rivayet ettikleri bir hadistir. Hadiste ilk rekâtta yedi ve ikinci rekâtta beş tekbir alındığı tasrih edilmiştir.
Mâlik, Ahmed, İshak, Ebu Sevr ve Cumhur: İstiska namazında Zevaid tekbirlerinin bulunmadığına hükmetmişlerdir. Bunlara göre, istiska namazı, rekât sayısı, açıktan okumak ve hutbeden önce kılınması bakımından bayram namazına benzetilmiştir. Darekutni ve Hâkim’in hadisi ise ravi Muhammed bin Abdülaziz’in zayıflığı nedeni ile delil olamaz.
İstiska hutbesinin diğer hutbeler gibi olmamasından maksat, bunun Cuma ve bayram hutbelerine benzememesidir. Çünkü bu hutbenin hemen hemen tümü dua, istiğfar, tazarru ve yakarıştan ibaretti.
İstiska namazının meşruluğuna ve iki rekât olduğuna imam Mâlik, imam Şafiî, imam Ahmed, imam Muhammed, bir rivayete göre imam Ebu Yusuf, Selef ve halefin cumhuru hükmetmişlerdir. Bunlara göre istiska namazı sünnettir.
Ebu Hanife: İstiska namazı cemaatle kılınmaz. Bu namaz sünnet değil menduptur. Kişilerin tek başına kılmaları caizdir, istiska namazı dua ve istiğfardan ibarettir, demiştir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/34-35

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ زَيْدٍ الماَزِنِي قَالَ : خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَتَى الْمُصَلَّى فَاسْتَسْقَى وَحَوَّلَ رِدَاءَهُ حَيْنَ اسْتَقْبَلَ الْقِبْلَةَ وَبَدَأ بِالصَّلاةِ قَبلَ الخُطْبَةِ ثُمَّ اسْتَقْبَلَ القِبْلَةَ وَ دَعاَ. [رواه أحمد واصله في البخاري]
Abdullah b. Zeyd (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yağmur duası için çıkmıştı. Kıbleye yöneldiğinde elbisesini ters çevirmişti. Hutbeden önce namaza başladı. Sonra kıbleye yöneldi ve dua etti. )İmam Ahmet, aslı Buhari’de dir.(
Yağmur isteme namazı, Hz. Aişe (Radıyallahu anha) hadisinde varit olduğu gibi musalla (namazgâh) da kılınır.
إنَّ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَ بِمِنْبَرٍ فَوُضِعَ لَهُ فِي الْمُصَلَّى , وَوَعَدَ النَّاسَ يَوْمًا يَخْرُجُونَ فِيهِ ... [رواه ابو داود وابن حبان بإسناد حسن]
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberi emretti ve musallaya koyup cemaate çıkarılacakları günü vaat etti.(Ebu Davut, İbni Hibban) bu hadisin isnadı hasendir.
İstiska (yağmur isteme) namazında ezan ve kamet yoktur. “Namaz toplayıcıdır” çağrısı da (anons) yoktur. O bayram namazı gibidir. Yağmur isteme namazında dua esnasında eller özellikle yukarı kaldırılır.
كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لاَ يَرْفَعُ يَدَيْهِ فِي شَيْءٍ مِنْ دُعَائِهِ إِلاَّ فِي الاسْتِسْقَاءِ وَأنَّهُ يَرْفَعُ يَدَيْهِ حَتَّى رُئِيَ بَيَاضُ إِبْطَيْهِ . [رواه البخاري (١٠٣٠) و مسلم .]
Enes (Radıyallahu anh) şöyle dedi: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hiçbir şeyde ellerini yağmur isteme duasında kaldırdığı gibi yukarı kaldırmazdı. Yağmur isteme duasında koltuklarının beyazı görününceye kadar kaldırırdı.1
---------------------------------
1- (Buhari 1030, Müslim) Nevevî: “Bu hadisin zahiri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yağmur duasından başka yerlerde ellerini kaldırmadığı zannını veriyorsa da, hakikat öyle değildir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yağmur duasından başka sayılmayacak derecede çok yerlerde ellerini kaldırdığı sabit olmuşdur. Binaenaleyh bu hadis tevil olunur ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ellerini kol¬tuklarının beyazı görünecek derecede mübalağalı bir şekilde yalnız yağmur duasında kaldırmıştır, denilir. Yahut ravi: (Ben, başka yerde onu el kaldırırken görmedim.) demek istemiştir. Başka raviler yağ¬mur duasından başka yerlerde de ellerini fazla kaldırdığını görmüş¬lerdir.” diyor.
19- Hatip hutbede secde ayeti okuduğu zaman inip secde ettikten sonra tekrar hutbeye çıkması caizdir. İkinci kez inmez.
وَقَدْ ثَبَتَ ذَلِكَ مِنْ فِعْلِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ فَمَرَّة نَزَلَ وَسَجَدَ وَسَجَدَ النَّاسَ مَعَهُ وَمَرَّة لَمْ يَنْزِلْ . [رواه البحاري (١/١٩٠)]
Bu Hz. Ömer (Radıyallahu anh)’den sabittir ki, hutbeden indi, bir kere secde etti cemaatte onunla birlikte secde ettiler. Sonra daha inmedi.
( Buhari 1/190)
20- Hatip hutbeye başlamadan önce cemaatin mescitte konuşması caizdir. Hatip hutbeye başladıktan sonra konuşmak haramdır.
لمَاَّ ثَبَتَ إنَّ النَّاسَ كاَنُوا عَلَى عَهْدِ عُمَرُ بْنْ الْخَطَّابِ يَحْدِثُونَ يَوْمَ الْجُمْعَة وَعُمَرُ جَالِسٌ عَلَى الْمِنْبَرِ فَإذَا سَكَتَ الْمُؤَذَّنُ وَقَامَ عُمَرُ لِلْخُطْبَةِ سَكَتُوا. وَلِقَوْلِهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : "لا يَغْتَسِلُ رَجُلٌ يَوْمَ الجُمُعَةِ، وَيَتَطَهَّرُ مَا اسْتَطَاعَ مِنْ طُهْرٍ، وَيَدَّهِنُ مِنْ دُهْنِهِ، أوْ يَمَسّ مِنْ طِيبِ بَيْتِهِ، ثم يَخرُجُ فلا يُفَرِّقُ بين اثنين، ثم يصلِّي ما كُتِبَ له، ثم يُنصِتُ إذا تكلَّمَ الإمامُ، إلا غُفِرَ له ما بينه وبين الجمُعة الأخرَى ؛" [رواه البخاري (٨٨٣)]
Hz. Ömer (Radıyallahu anh) döneminde Cuma günü Hz. Ömer (Radıyallahu anh) minberde otururken insanlar konuşuyorlardı. Müezzin ezanı okuduktan sonra Hz. Ömer (Radıyallahu anh) hutbe için ayağa kalkınca sustular.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: bir kimse Cuma günü yıkanıp elinden geldiği kadar paklanır (temizlenir) veya yağından yağlanır yahut evindeki kokudan sürünür, sonrada cumaya mescide çıkar, yanına oturduğu iki kişinin arasını açmaz, daha sonra (Allah tarafından) ona takdir edilen namazı kılar, sonra da imam söze başlayınca sesini keserse muhakkak o Cuma ile öteki Cuma arasında ki günahları bağışlanır.1
-------------------------------
1- ( Buhari 883-890, İmam Ahmet 5/338-340) İnsat ile istima’ bazen aynı manada kullanılırlarsa da, hakikatte aralarında fark vardır. insat: susmaktır. Bu kelime üç babdan (yani “Ensate”, “Nasate” ve “İntasate” bâblarından) kullanılabilir.
Bazıları, “intasate” şeklinin vehim olduğunu söylemişlerse de Nevevî: “Bu babdan kullanılması, vehm değil; sahih bir lügattir di¬yor ve lügat ulemâsından Ezherî’nin beyanına göre bu kelimenin üç babdan kullanıldığını söylüyor.
Bu hadisteki lağıvdan murad abes yani lüzumsuz şeylerle meşgul olmaktır. Çünkü yerden ufak taşları alan kimse hem kendisi meşgul olur hem de onun taş aldığını gören ve sesini işitenleri meşgul eder.
Ulemânın beyanına göre iki cuma arasındaki günahlarla üç günlük fazla günahtan murad küçük günahlardır.
Üç günün ilavesi ile cuma günü, hadis-i şerifte beyan buyurulduğu vecihle, hareket ederek hutbe dinleyen ve cuma kılanlar hakkında on mis¬li ile katlanan bir hasene gibi olmuşdur.

Hutbe ile namaz arasında konuşma hususunda ulema ihtilaf etmiştir.
Bazıları Enes (Radıyallahu anh)’ın hadisini delil göstererek “mubahtır” demişlerdir.
أنس رضي الله عنه : كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَنْزِلُ مِنَ الْمِنْبَرِيَوْمَ الْجُمْعَة فَيَتَكَلَمُهُ رَجُلٌ فِي الْحَاجَةِ وَيُكَلِّمُهُ [رواه أحمد و اصحاب السنن وهو حديث صحيح]
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü minberinden inerken bir adam ihtiyacını arz edip haceti bitinceye kadar onunla konuştu.1
----------------------------
1- bu hadisi İmam Ahmet ve sünen sahipleri tahriç etmişlerdir. Bu hadis sahihtir.
Bazıları Süleyman (Radıyallahu anh)’ın hadisini ve Nübeyse’nin hadisini delil göstererek “mekruhtur” der ki, Süleyman (Radıyallahu anh) hadisi, namaz bitinceye kadar susar, konuşmazdı. Nesai, isnadı Ceyyid
Nübeyse Hadisi; “ imam cumayı ve konuşmasını bitirinceye kadar sus dinle.”
(İmam Ahmet) Bu hadisin isnadı sahihtir.
Tercih edilen fetva ise herhangi bir haceti gidermek için konuşmak caizdir. Enes hadisindeki gibi bunun dışında konuşmak mekruhtur.

******

KIYAMET ALAMETLERİ
Mesih Deccal
وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: كُنَّا نَتَحَدَّثُ بِحَجَّةِ الْوَدَاعِ وَلا نَدْرِى أنه الْوَدَاعِ من رسول الله (صلى الله عليه وسلم) فلما كان في حَجَّةِ الْوَدَاعِ خَطَبَ رسولُ اللّهِ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرَ المسيحَ الدَّجَّالَ فَأطْنَبَ في ذِكْرِهِ وَقَالَ: مَا بَعَثَ اللّهُ مِنْ نَبىٍّ إَّلا أنْذَرَهُ أُمَّتَهُ. لَقَدْ أنْذَرَهُ نُوحٌ أُمَّتَه وَالنَّبِيُّونَ مِنْ بَعْدِهِ. إلا مَا خَفِىَ عَلَيْكُمْ مِنْ شَأنِهِ فَلَا يَخْفَينَ عَلَيْكُمْ؛ إنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ بِأعْوَرَ، [رواهأحمد (٦١٨٥)] قال شعيب الأرنؤوط : إسناده سحيح على شرط الشيخين
1- İbni Ömer (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Biz veda haccında konuşuyorduk, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın veda haccı olduğunu bilmiyorduk. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve Mesih Deccal ’den uzun uzun bahsetti, Şöyle buyurdu:
Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber yok ki ümmetini Deccal’den sakındırmış (korkutmuş) olmasın. Nuh (Aleyhi s-selam) ümmetini Deccal’den sakındırmıştır. Ondan sonraki peygamberler ümmetlerini Deccal’den sakındırmışlardır. Ancak ben size onların ümmetlerine söylemediği Deccal’in bir vasfını söyleyeceğim onun hali size gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir.1
---------------------------
1- (İmam Ahmet 6185) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı şeyheynin şartlarına göre sahihtir. Hadisi şerifte, gönderilen her peygamberin ümmetini Deccal’e karşı uyardığı bildirilmektedir. Hz. Nuh (Aleyhisselam)’un da ümmetini Deccal’e karşı uyardığı ifade edilmekte ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın Dec¬cal’in tek gözlü olduğunu diğer peygamberlerin haber vermediğini sade¬ce kendisini bildirdiğini söylediği açıklanmaktadır.
Hz. Nuh (Aleyhisselam)’ın ve daha sonraki peygamberlerin ümmetlerini Deccal’e karşı uyarmaları konusunda bir müşkil görülmektedir. O şudur: Birçok sahih hadiste Hz. İsa (Aleyhisselam)’ın inip Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in şeriatı üzere amel edeceği ve Deccal’i öldüreceği haber verilmiştir. Bu, Deccal’in Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Peygamberliğinden sonra çıkacağını gösterir. O halde Hz. Nuh (Aleyhisselam)’ın ve diğer peygamberlerin ümmetlerini Deccal’e karşı uyarma¬larının sebebi nedir?
Bu müşkile şu şekilde cevap verilmiştir: “Hz. Nuh (Aleyhisselam)’a ve daha sonraki peygamberlere Deccal’in çıkacağı vakit açıklanmamıştı. Bunlar Dec¬cal’in çıkacağını biliyorlar ama çıkış vaktini bilmiyorlardı.
Onun için ümmetlerini uyarmışlardır. Nitekim önceleri bu bizim Peygamberimizce de açıklanmamıştı. Onun “eğer o ben aranızda iken çı¬karsa ben onun hasmıyım” buyurmuş olması da buna delildir. Hz. Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e Deccal’in çıkacağı zaman daha sonra bildirilmiştir.
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Rabbiniz tek gözlü değildir” buyurarak hem Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna işaret buyurmuş, hem de Deccal’in ilahlık iddiasını iptal etmiştir. Çünkü Allah mükemmeldir, ya¬ratıklara benzemez, noksan sıfatlardan münezzehtir. Deccal tek gözlülü¬ğü ile hem kusurludur, hem beşere benzemektedir; hem de kusurlarından kurtulabilecek bir güce de sahip değildir. O halde bu derece aciz bir var¬lığın kalkıp da ilahlık iddiasında bulunması çok abestir. Buna rağmen in¬sanlar arasında ona inanan, peşinden gidenler olacaktır. Onun için bütün peygamberler ümmetlerini ona karşı uyarmışlardır. Deccal’e inanılması¬na sebep bir takım harikulade şeyler göstermesi ve uğradığı yerlerden süratle geçmesidir. Onu gören zayıf iradeli ve zayıf akıllılar yaptıklarına ka¬nacaklar, noksanları konusunda düşünmelerine zaman bırakmadan Deccal orayı terk edecektir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/454-456.

2- Buhari İbni Ömer(Radıyallahu anh) hadisindeki rivayetinde şu ilave vardır. (4141):
فَلَيْسَ يَخْفَى عَلَيْكُمْ؛ إنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ بِأعْوَرَ،- ثَلَاثًا- وَإنَّهُ أعْوَرُ عَيْنِ الْيُمْنى كَأنَّ عَيْنَهُ عِنَبَةٌ طَافِيَةٌ أَ وَإنَّ اللّهَ تَعالى حَرَّمَ عَلَيْكُمْ دِمَاءَكُمْ وَأمْوَالَكُمْ كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هذَا في بَلَدِكُمْ هذَا. أَ هَلْ بَلَّغْتُ؟ قالُوا: نَعَمْ. قاَلَ: اللَّهُمَّ اشْهَدْ ثَلاثاً. وَيْلَكُمْ أوْ وَيْحَكُمْ أُنْظُرُوا لَا تَرْجِعُوا بَعْدِى كُفّاراً يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْض .[رواه أبو يعلى (٥٥٨٦) غي مسنده قال حسين سليم أسد : إسناده صحيح. ورواه الطبراني في كبيره (١٣٣٤٨) والبخارى ]
Şüphesiz Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. “üç kere tekrar etti.” O (Deccal) ise sağ gözü kör biridir. Onun gözü sanki salkımından fırlamış üzüm tanesi gibidir. Dikkat edin! Şüphesiz sizin içinde bulunduğunuz şu gün, şu ay ve şu şehir de olduğu gibi kanlarınızı ve mallarınızı Allah birbirinize haram kılmıştır. Dikkat edin size tebliğ ettim mi? Oradakiler “evet” dediler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç kez “Allah’ım şahit ol!” buyurdu ve devam etti vay halinize veya vay siz bekleyin, benden sonra küfre dönmeyin. Bazınız bazınızın boynunu vurur.1
----------------------------
1- (Ebu Yalâ - müsned 5586) Hüseyin Selim Esed; isnadı sahihtir, der. Taberani El kebir 13348) Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Rabbiniz tek gözlü değildir” buyurarak hem Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna işaret buyurmuş, hem de Deccal’in ilahlık iddiasını iptal etmiştir. Çünkü Allah mükemmeldir, yaratıklara benzemez, noksan sıfatlardan münezzehtir. Deccal tek gözlülü¬ğü ile hem kusurludur, hem beşere benzemektedir; hem de kusurlarından kurtulabilecek bir güce de sahip değildir. O halde bu derece aciz bir var-lığın kalkıp da ilahlık iddiasında bulunması çok abestir. Buna rağmen in¬sanlar arasında ona inanan, peşinden gidenler olacaktır. Onun için bütün peygamberler ümmetlerini ona karşı uyarmışlardır.
Bazı hadislerde Deccal’in tek gözlü olacağına işaret edilmiş fakat hangi gözünün kör hangisinin açık olacağına temas edilmemiştir. Bazı hadis kitaplarında bu meseleye temas eden hadislerin birbirleri ile çelişkili oldukları görülmektedir. Sahih-i Müslim’in bir rivayetinde burada olduğu gibi Deccal’in sağ gözünün kör ve üzüm tanesi gibi dışa fırlamış olduğu bir rivayetinde sol gözünün kör ( başka bir rivayetinde de gözünün silik olduğu bildirilmektedir. Görüldüğü gibi bunlar birbirleri ile çelişkilidir.
Aynî, bu rivayetler arasındaki çelişkiyi izale için şöyle demektedir: “Deccal’in bir gözü tamamıyla kör, öbürü de sakattır. Dolayısıyla her iki göz için de kör demek sahihtir. Çünkü “a’ver” kelimesi aslında kusurlu manasınadır.”
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/454-456.

عنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ، قَالَ خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ فَكَانَ أَكْثَرُ خُطْبَتِهِ ذِكْر الدّجَّال يحَدِّثُنَا عَنْهُ حَتَّى فَرَغَ مِنْ خُطْبَتِهِ فَكَانَ فِيماَ قَالَ لَنَا يَوْمَئذٍ ‏"‏ إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَبْعَثْ نَبِيًّا إِلاَّ حَذَّرَ أُمَّتَهُ الدَّجَّالَ وَأَنَا آخِرُ الأَنْبِيَاءِ وَأَنْتُمْ آخِرُ الأُمَمِ وَهُوَ خَارِجٌ فِيكُمْ لاَ مَحَالَةَ فَإِنْ يَخْرُجْ وَأَنَا بَيْنَ أظْهَرَكُمْ فَأَنَا حَجِيجٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ وَإِنْ يَخْرُجْ فِيكُم بَعْدِي فَكُلُّ امْرِئٍ حَجِيجُ نَفْسِهِ وَاللَّهُ خَلِيفَتِي عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ إِنَّهُ يَخْرُجُ مِنْ خَلَّةٍ بَيْنَ الشَّامِ وَالْعِرَاقِ فَعَاثَ يَمِينًا وَعَاثَ شِمَالاً ‏.‏ يَا عِبَادَ اللَّهِ فَاثْبُتُوا إِنَّهُ يَبْدَأُ فَيَقُولُ أَنَا نَبِيٌّ وَلاَ نَبِيَّ بَعْدِي ثُمَّ يُثَنِّي حَتَّى يَقُولُ : أَنَا رَبُّكُمْ ‏.‏ وَإنَّكُم لَمْ تَرَوا رَبَّكُمْ حَتَّى تَمُوتُوا وَإِنَّهُ مَكْتُوبٌ بَيْنَ عَيْنَيْهِ كَافِرٌ يَقْرَؤُهُ كُلُّ مُؤْمِنٍ وَلْيَقْرَأْ فَوَاتِحَ سوُرَة أصْحَاب الْكَهْفِ وَإِنَّه يُسَلَّطَ عَلَى نَفْسٍ مِنْ بَنِيي آدَمَ فَيَقْتُلَهَا ثُمَّ يُحْيِيهَا وَإنَّهُ لا يعدو ذلك ولا يُسَلَّطَ عَلَى نَفْسٍ غَيْرهَا وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنَّ مَعَهُ جَنَّةً وَنَارًا فَنَارُهُ جَنَّةٌ وَجَنَّتُهُ نَارٌ فَمَنِ ابْتُلِيَ بِنَارِهِ فَلْيَغْمِضْ عَيْنَيْهِ وَلْيَسْتَغِثْ بِاللَّهِ وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَمُرَّ بِالْحَىِّ فَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيُصَدِّقُونَهُ فَيَدْعُو لَهُمْ فَتُمْطِرَ السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِنْ يَوْمِهِمْ وَتَخْصَبُ لَهُمُ الْأرْضُ مِنْ يَوْمِهَا و تَرُوحُ عَلَيْهِمْ مَاشِيَتِهِمْ مِنْ يَوْمِهَا أعْظَمُ مَا كَانَتْ و أَسْمَنَهُ وَأَمَدَّهُ خَوَاصِرَ وَأَدَرَّهُ ضُرُوعًا ويَمُرَّ عَلَى الْحَىِّ فَيَكْفُرُونَ به ويُكَذِّبُونَهُ فَيَدْعُو عَلَيْهِمْ فَلاَ يَصْبَحُ لَهُمْ سَارِحٌ يَسْرَحُ وَأَنَّ أّيَّامَهُ أَرْبَعُونَ فَيَوْمٌ كَسَنَةٍ وَيَوْمٌ كَشَهَرٍ وَيَوْمٌ كَجُمْعَةٍ . قاَلُوا : كَيْفَ نُصَلِّي يَا رَسُولَ اللهِ فِي تِلْكَ الْأيَّامِ القَصَارِ؟ قَالَ : تَقْدُرُونَ فِيهَا ثُمَّ يُصَلُّونَ كَمَا تَقْدُرُونَ فِي الأَيَّامِ الطِّوَالِ . [رواه الحاكم (٨٦٢٠) ]
Ebu Ümame El-Bahili (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün bize hutbe irat etti. Hutbesinin ekserisinde Deccal’i anlattı. O gün bize şöyle buyurdu: Allah hiçbir peygamber göndermedi ki ümmetini Deccal’den sakındırmasın. Ben peygamberlerin soncusuyum sizde ümmetlerin sonuncususunuz o (Deccal) sizin aranızdan çıkacak. Ben sizin aranızda iken çıkarsa sizin önünüzde onun hasmı (mağlup edicisi) benim. Eğer benden sonra çıkarsa herkes kendisinin savunucusudur. Her Müslüman için Allah benim halifemdir. O (Deccal) sağa sola fesat saçacaktır. Ey Allah’ın kulları sebat edin! Başlangıçta “ben peygamberim” diyecek. Hâlbuki benden sonra peygamber yok. Daha sonra “ben sizin rabbinizim” diyecek. Şüphesiz siz rabbinizi göremezsiniz. Onun (Deccal’in) iki gözünün arasında kâfir yazılıdır. Onu her Müslüman okur. Ona erişen Kehf suresinin baş tarafını okusun. O Âdemoğullarından birine musallat olur ve onu öldürür. Sonra diriltir. O adam ona tabi olmaz. Başka da kimseye musallat olamaz. Yanında cennet ve cehennemi olması onun fitnelerinden biridir. Onun cenneti cehennem, cehennemi de cennettir. Kim onun cehennemine girerse gözlerini kapatsın Allah’tan yardım istesin.
Yine fitnelerindendir ki, bir kabile üzerine yürür. Onlar ona inanıp icabet ederler. Emredecek o gün gökyüzünden yağmur yağdıracak, yeryüzüne emredecek oda bitki bittirecek. Akşamleyin deve sürüleri otlaktan o kavmin yanına uzun hörgüçlü, bol sütlü ve böğürleri dolu olarak dönerler. Başka bir kavmin üzerine yürüyecek onlar onu reddedip yalanlayacaklar. O da oradan uzaklaşacak. Onlar kıtlık içinde sabahlayacaklar. Ellerinde mallarından bir şey kalmayacak. Yeryüzünde kırk gün kalacak. Bir gün bir sene, bir gün bir ay, bir gün bir hafta gibi olacak. Denildi ki;
Ya Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu uzun günlerde nasıl namaz kılacağız? Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: günün miktarını normal günleriniz üzerine takdir edin ve o takdir üzere kılın.1
----------------------------
1- (Hâkim 8620) Hâkim; bu hadis Müslim’in şartına göre sahihtir, der, Zehebî de, buna muvafakat etti. Deccal’in beraberinde cennet ve cehennem misali bulundurması Allah tarafından kullara bir imtihandır. Cennet misalinden murad; sudur. Çünkü su bütün nimetlerin zahiri sebeplerindendir. Cehennem misalinden murad da; elem ve azaba sebep olacak şeylerdir. Fakat kullarını imtihan için bu harikaları ona veren Allah ateşini suya ve suyunu ateşe çevirmek suretiyle kendisini halk huzurunda rezil rüsvay edecektir. Bu suretle Deccal’in gösterdiği harikanın hakikati olmadığı, bunun sihir kabilinden bir tahyil ve şâbezeden ibaret olduğu anlaşılacaktır.

عَنْ جُنَادَةَ بْنِ أَبِي أُمَيَّةَ الْأَزْدِيِّ ، قَالَ : ذَهَبْتُ أَنَا وَرَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ إِلَى رَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقُلْنَا : حَدِّثْنَا مَا سَمِعْتَ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُذْكَرُ فِي الدَّجَّال ، وَلَا تُحَدِّثْنَا عَنْ غَيْرِهِ ، وَإِنْ كَانَ مُصَدَّقًا ، قَالَ : خَطَبَنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : «أَنْذَرْتُكُمُ الدَّجَّالَ ثَلَاثًا فَإِنَّهُ لَمْ يَكُنْ نَبِيٌّ قَبْلِي إِلَّا قَدْ أَنْذَرَهُ أُمَّتَهُ، وَإِنَّهُ فِيكُمْ أَيَّتُهَا الْأُمَّةُ وَإِنَّهُ جَعْدٌ آدَمُ مَمْسُوحُ الْعَيْنِ الْيُسْرَى مَعَهُ جَنَّةٌ وَنَارٌ فَنَارُهُ جَنَّةٌ وَجَنَّتُهُ نَارٌ، وَمَعَهُ جَبَلٌ مِنْ خُبْزٍ وَنَهْرٌ مِنْ مَاءٍ، وَإِنَّهُ يُمْطِرُ الْمَطَرَ، وَلَا يُنْبِتُ الشَّجَرَ، وَإِنَّهُ يُسَلَّطُ عَلَى نَفْسٍ فَيَقْتُلُهَا، وَلَا يُسَلَّطُ عَلَى غَيْرِهَا، وَإِنَّهُ يَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا يَبْلُغُ فِيهَا كُلَّ مَنْهَلٍ، وَلَا يَقْرَبُ أَرْبَعَةَ مَسَاجِدَ مَسْجِدَ الْحَرَامِ، وَمَسْجِدَ الْمَدِينَةِ، وَمَسْجِدَ الطُّورِ، وَمَسْجِدَ الْأَقْصَى، وَمَا يُشَبَّهُ عَلَيْكُمْ، فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ بِأَعْوَرَ . [رواه أحمد (٢٣٧٣٥) قال شعيب الأرنؤد : إسناده صحيح]
3- Cünade b. Ebu Ümeyye’el-Ezedî şöyle dedi:
Bir adamla birlikte Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın ashabı olan Ensar’dan birine gittik. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın Deccal hakkında anlattıklarından işittiklerini bize söyle, onun haricinde başka bir şeyden bahsetme dedik. Dedi ki:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: - üç kere – sizi Deccal’den sakındırdım. Benden önce hiçbir peygamber yok ki ümmetini Deccal’den sakındırmasın. O kıvırcık saçlı sol gözü mesh edilmiştir (siliktir). Onun yanında cennet ve cehennem vardır.
Cenneti cehennem cehennemi de cennettir. Yanında ekmekten dağ ve sudan nehir vardır. O yağmur yağdırır. Fakat ağaç bittiremez bir adama musallat olur, onu öldürür. Ondan başkasına musallat olamaz. Yeryüzünde kırk gün kalır. Yeryüzünde her beldeye (köye) gider. Ancak dört mescide yaklaşamaz. (Bunlar) Mescid-i Haram, Mescid-i Medine, Mescid-i Tur ve Mescid-i Aksa’dır. O size benzemez şüphesiz rabbiniz tek gözlü değildir.
(İmam Ahmet 23735) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı sahihtir, der.
عَنْ مِحْجَنِ بْنِ الأَدْرَعِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، أَنّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآَلِهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ النَّاسَ، فَقَالَ: " يَوْمُ الْخَلاصِ، وَمَا يَوْمُ الْخَلاصِ، ثَلاثَ مَرَّاتٍ "، فَقِيلَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَا يَوْمُ الْخَلاصِ؟ فَقَالَ: " يَجِيءُ الدَّجَّالُ، فَيَصْعَدُ أُحُدًا، فَيَطَّلِعُ، فَيَنْظُرُ إِلَى الْمَدِينَةِ، فَيَقُولُ لأَصْحَابِهِ: أَأتَرَوْنَ هَذَا الْقَصْرِ الأَبْيَضِ، هَذَا مَسْجِدُ أَحْمَدَ، ثُمَّ يَأْتِي الْمَدِينَةَ، فَيَجِدُ بِكُلِّ نَقْبٍ مَنْ نِقَابِهَا مَلَكًا مُصْلِتًا، فَيَأْتِي سُبْحَةَ الْجُرُفِ، فَيَضْرِبُ رِوَاقَهُ، ثُمَّ تَرْتَجِفُ الْمَدِينَةُ ثَلاثَ رَجَفَاتٍ، فَلا يَبْقَى مُنَافِقٌ وَلا مُنَافِقَةٌ، وَلا فَاسِقٌ وَلا فَاسِقَةٌ، إِلا خَرَجَ إِلَيْهِ، فَتَخْلُصُ الْمَدِينَةُ، وَذَلِكَ يَوْمُ الْخَلاصِ " [رواه الحاكم (٨٦٣١) و قال هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ عَلَى شَرْطِ مُسْلِمٍ، و وافقه الذهبي.]
4- Mihcen b. El Edre’ (Radıyallahu anh) den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) insanlara hutbe irad etti, üç kere “halas (kurtuluş) günü” Halas günü nedir? buyurdu. Halas günü nedir? Ya Resulüllah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) denildi. Buyurdu ki; Deccal gelecek yüksek bir dağa çıkacak oradan Medine’ye bakacak. Beraberindekilere “şu beyaz sarayı görüyor musunuz? İşte o Ahmet’in mescidi” diyecek. Sonra Medine ye gelecek. Medine’nin her kapısında kılıcını çekmiş bir nöbetçi bir melek bulacak. Medine ye saldıracak, melekler onun topuklarına vurarak geri çevirecekler. Sonra Medine üç kere sallanacak, kadın erkek hiçbir münafık ve fasık kalmayıp hepsi Medine den çıkarak Deccal’e gidecek. İşte o halas günüdür.1
----------------------------
1- (Hâkim 8631)Hâkim; “bu hadis Müslim’in şartına göre sahihtir,” dedi. Zehebî, buna muvafakat etti. Buhari (6706), rivayet ettiği Enes hadisinde:
Deccal gelecek Medine’nin bir tarafına inecek. Sonra Medine üç kere sallanacak da arada bulunan her kâfir ve münafık ona doğru çıkıp gidecek.
İmam Ahmet Buhari’nin lafzının aynını rivayet ediyor. Şuayip Arnavut; “bu hadis Şeyhaynin şartına göre sahihtir”

عن فاطمةَ بنت ِقيس قالت : سَمِعْتُ ، مُنَادِي رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُنَادِي : الصَّلَاةَ جَامِعَةً . فَخَرَجْتُ فَصَلَّيْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ، فَلَمَّا قَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم صَلَاتَهُ جَلَسَ عَلَى الْمِنْبَرِ وَهُوَ يَضْحَكُ فَقَالَ :(لِيَلْزَمْ كُلُّ إِنْسَانٍ مُصَلَّاهُ)، ثُمَّ قَالَ:( هَل تَدْرُونَ لِمَ جَمَعْتُكُمْ)؟ قَالُوا : اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . قَالَ :(إِنِّي جَمَعْتُكُمْ لارَغْبَةٍ وَلَا رَهْبَةٍ ، وَلَكِنْ جَمَعْتُكُمْ لِأَنَّ تَمِيمًا الدَّارِيَّ كَانَ رَجُلًا نَصْرَانِيًّا فَجَاءَ فَبَايَعَ وَأَسْلَمَ ، وَحَدَّثَنِي حَدِيثًا وَافَقَ الَّذِي كُنْتُ أُحَدِّثُكُمْ عَنْ الدَّجَّالِ ، حَدَّثَنِي أَنَّهُ رَكِبَ فِي سَفِينَةٍ بَحْرِيَّةٍ مَعَ ثَلَاثِينَ رَجُلًا مِنْ لَخْمٍ وَجُذَامَ ، فَلَعِبَ بِهِمْ الْمَوْجُ شَهْرًا فِي الْبَحْرِ ، وَأَرْفَئُوا (أي أقربوا السفينة إليها) إِلَى جَزِيرَةٍ فِي الْبَحْرِ حَتَّى مَغْرِبِ الشَّمْسِ فَجَلَسُوا فِي أَقْرُبِ السَّفِينَةِ فَدَخَلُوا الْجَزِيرَةَ ، فَلَقِيَتْهُمْ دَابَّةٌ أَهْلَبُ كَثِيفَةُ الشَّعَرِ ، فَقَالُوا : وَيْلَكِ مَا أَنْتِ ؟ فَقَالَتْ : أَنَا الْجَسَّاسَةُ . انْطَلِقُوا إِلَى هَذَا الرَّجُلِ فِي الدَّيْرِ فَإِنَّهُ إِلَى خَبَرِكُمْ بِالْأَشْوَاقِ . قَالَ : لَمَّا سَمَّتْ لَنَا رَجُلًا فَرِقْنَا مِنْهَا أَنْ تَكُونَ شَيْطَانَةً . فَانْطَلَقْنَا سِرَاعًا حَتَّى دَخَلْنَا الدَّيْرَ فَإِذَا فِيهِ أَعْظَمُ إِنْسَانٍ رَأَيْنَاهُ قَطُّ خَلْقًا وَأَشَدُّهُ وِثَاقًا ، مَجْمُوعَةٌ يَدَاهُ إِلَى عُنُقِهِ فَذَكَرَ الحَدِيثِ وَسَألَهُمْ عَنْ نَخْلِ بَيْسَانَ ، (قرية باشام قريبة من الأردن): عَنْ عَيْنِ زُغَرَ .(قرية بالشام ) عَنْ نَبِيِّ الْأُمِّيِّ قَالَ : إِنِّي أَنَا الْمَسِيحُ، وَإِنَّهُ يُوشِكُ أَنْ يُؤْذَنَ لِي فِي الْخُرُوجِ ، قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَإِنَّهُ فِي بَحْرِ الشَّامِ اَوْ بَحْرِ الْيَمَنِ لَا بَلْ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ وَمِا هُوَ(مَرَّتَيْنِ) وَ أَوْمَأَ بِيَدِهِ قِبَلَ الْمَشْرِقِ ، قَالَتْ : حَفِظْتَ هَذَا مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهَ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَسَاقَ الْحَدِيثِ . [رواه أبو داود () قال الأباني : صحيح]
5- Fatıma Binti Kays (Radıyallahu anha)’dan; söyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın münadisini işittim “haydi toplayıcı olan namaza” diye nida ediyordu. Hemen mescide çıktım. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte namaz kıldım. Namaz bittikten sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gülerek minbere çıktı ve “herkes namaz kıldığı yerde kalsın” buyurdu. Sonra biliyor musunuz sizi niçin topladım. Dedi. Ashap (Radıyallahu anhüm) “Allah ve Resulü bilir” dediler. Buyurdu ki;
Ben sizi rağbet veya korkudan dolayı çağırmadım. Ancak şunun için topladım. Temimi Dari Hristiyan bir adamdı. Gelip biat ederek Müslüman oldu. Bana bir söz rivayet etti ki, Mesih Deccal hakkında benim size anlattıklarıma uygun düştü. Bana anlattığına göre; kendisi Lahm ve cüzzam kabilelerinden otuz kişi ile birlikte bir deniz gemisine binmişler. Denizde dalga onlarla bir ay oynamış ve güneşin battığı yerdeki bir adaya yanaşmışlar. Geminin kayıklarıyla adaya girmişler onları çok kıllı bir hayvan karşılamış.
• Vah sana sen de kimsin? Demişler.
• Ben Cessaseyim şu manastırda ki adama gidin o sizin haberinize müştaktır, demiş.
Temimi Dari dedi ki; adamı bize söyleyince ondan ayrıldık. Onun bir şeytan olabileceğinden korktuk, süratle manastıra gittik. İçeri girdiğimizde o zamana kadar hiç görmediğimiz iri cüsseli, elleri boynuna sıkı sıkıya bağlanmış bir adam gördük. Ravi hadisi zikretti;
Deccal, onlara Beysan hurmalığını, Zügar suyunu ve ümmi peygamberi sordu. Sonra da şüphesiz ben Deccal’im yakında çıkmama izin verilecektir, dedi.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
O Şam denizinden ve yemen denizinden değil aksine doğu tarafından çıkacaktır. (Bunu iki kez tekrarladı) ve eliyle doğu tarafını işaret etti. Fatıma binti Kays; “bunu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tan ezberledim…” dedi.1
----------------------------------
1- (Ebu Davut 4326) Elbani: “bu hadis sahihtir,” der. Metinlerde fark edildiği gibi hadisin Ebu Davud’daki kısmı muhtasardır. Sahih-i Müslim’de tamamı vardır. Sahih-i Müslim’de olup da burada olmayan kısımlara mefhum ola¬rak işaret etmek istiyoruz. Müslim’in rivayetinin başında, Fatıma binti Kays, kocası Muğire, bir savaşta yaralanıp ölünce Fatıma’nın dul kaldığı¬nı, Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın kendisini Usame b. Zeyd ile nikâhlamak istediğini iddetini doldurmak üzere İbni Ümmü Mektum’un evine gönderdiğini, iddeti bitince müezzinin “namaz toplayıcıdır” sözünü duyup camiye gittiğini an¬latmıştır.
Sahih-i Müslim’deki rivayette Ebu Davud’un rivayetinin orta kısmında¬ki “hadisi şevketti” bölümü tafsilatlıca anlatılmıştır. O kısımda anlatıldı¬ğına göre manastırdaki adam;
Siz benim haberimi almışsınızdır. Şimdi siz bana haber verin siz kim¬siniz? demiş, onlar da denizde başlarından geçeni; Cessase ile karşılaşma¬larını, onun söylediklerini anlatmışlar. Deccal gelenlere Zügar pınarından önce Taberiye gölünü sormuştur. Müslim’in rivayetindeki bu bölümler aynen şöyledir: Deccal:
Bana Beysan hurmalığından haber verin?
Onun nesinden haber almak istiyorsun?
Onun hurmasını soruyorum, ürün veriyor mu?
Evet
Haberiniz olsun! O yakında ürün vermez hale gelecektir. Bana Tabe¬riye gölünden haber verin?
Nesinden haber almak istiyorsun?
İçinde su var mı?
Suyu çok
Haberiniz olsun. Onun suyu çekilmek üzeredir. Bana Zügar pınarın¬dan haber verin.
Onun nesini soruyorsun?
Pınarda su var mı? Sahipleri onun suyuyla ekin yetiştiriyorlar mı?
Evet, onun suyu çok ve sahipleri onun suyuyla ekin yetiştiriyorlar.
Bana ümmilerin peygamberinden haber verin, o ne yaptı?
Mekke’den çıktı, Yesrib’e (Medine’ye) yerleşti.
Araplar onunla savaştılar mı? Evet
Onlarla ne yaptı?
Kendisine, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın peşinden gelen Araplarla galip geldiğini ve Arapların ona itaat ettiklerini söyledik.
Bu oldu mu? dedi
Evet, oldu, dedik.
Dikkat edin bu onlar için ona itaat etmelerinden daha hayırlıdır. Ben size kendimden bahsedeyim; ben Mesih(üd- Deccal)’im, bana yakında çıkış izni verilecektir. Çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk günde Mekke ve Taybe’den başka, ayak basmadığım yer kalmayacaktır. Bunların ikisi bana haram kılındı. Ne zaman bunlardan birine girmek istesem elinde kı¬nından çekilmiş bir kılıç bulunan bir melek karşıma çıkacak ve bana en¬gel olacak. Oradaki her yol üzerinde orayı koruyacak melekler var” dedi.
Fatıma dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bastonu ile minbere vurarak: “İşte Taybe budur işte Taybe budur” dedi. O Medine’yi kastediyordu.
Daha sonra Rasulullah: “Bunu size söylemiş miydim?” diye sordu. Cemaat “evet” karşılığını verdi.
Hadisin devamında Rasulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı Temîm’in, Deccal, Mekke ve Medine konusunda söylediklerinin kendi söylediklerine uymasının hoşu¬na gittiğini söyledi.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/472-473.

عَن فَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْسٍ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جَاءَ ذَاتَ يَوْمٍ مُسْرِعًا فَصَعَدَ الْمِنْبَرَ وَنُودِيَ فِي النَّاسِ " اَلصَّلَاةُ جَامِعَةٌ " فَاجْتَمَعَ النَّاسُ فَقَالَ : ( يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي لَمْ أَدْعُكُمْ لِرَغْبَةٍ وَلَا لِرَهْبَةٍ وَلَكِنْ تَمِيمًا الدَّارِي أَخْبَرَنِي أَنَّ نَفَرًا مِنْ أَهْلِ فِلِسْطِين رَكَبُوا الْبَحْرَ فَقَذَفَ بِهِمِ الرِيحَ إِلَى جَزِيرَةٍ مِنْ جَزَائِرِ الْبَحْرِ فَإِذَا هُمْ بَدابَةِ أَشْعِر لَا يَدْرِى ذَكَر هُوَ أَمْ أُنْثَى لِكَثْرَةِ شِعْرِهِ .فَقَالُوا : مَنْ أَنْتِ ؟ فَقَالَتْ : أَنَا الْجَسَّاسَةً .فَقَالُوا : فَأَخْبِرِينَا .فَقَالَتْ : مَا أَنَا بِمُخْبِرَتِكُمْ وَلَا مُسْتَخْبِرَتِكُمْ وَلَكِنْ فِي هَذَا الدَّيِر رَجُلٌ فَقِيرٌ إِلَى أَنْ يَخْبِرَكُمْ وَإِلَى أَنْ يَسْتَخْبِرَكُمْ . فَدَخَلُوا الدَيْرَ فَإِذًا هُوَ رَجُلٌ أَعْوَرٌ مُصْفِدٌ فِي الْحَدِيدِ .فَقَالَ : مَنْ أَنْتُمْ ؟ قَالُوا : نَحْنُ الْعَرَب .فَقَالَ : هَلْ بُعِثَ فِيكُمْ النَّبِيّ ؟ قَالُوا : نَعَمْ .قَالَ : فَهَلِ اتَّبَعَهُ الْعَرَبَ . قَالُوا : نَعَمْ .قَالَ : ذَلِكَ خَيْرٌ لَهُمْ .قَالَ : فَمَا فَعَلَتْ فَارِسُ هَلْ ظَهَرَ عَلَيْهَا ؟ قَالُوا : لَا .قَالَ : أَمَّا إِنَّهُ سَيَظْهَرُ عَلَيْهَا .ثُمَّ قًالَ : مَا فَعَلَتْ عِيْنُ زَغَرٍ ؟. قَالُوا : هِيَ تَدْفَقُ ملأى .قَالَ : فَمَا فَعَلَ نَخْلُ بَيْسَانٍ ؟ هَلْ أطعم ؟ قَالُوا : نَعَمْ أَوَائِله . قَالَ : فَوَثَبَ وَثْبَةً حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهُ سيفلت . فَقُلْنَا : مَنْ أَنْتَ ؟ فَقَالَ : أَنَا الدَّجَّالُ . أَمَّا إِنَّي سَأَطَأُ الْأرْضِ كُلَّهَا غَيْرَ مَكَّةَ وَطَيبَةَ . فَقَالَ رَسُولُ اللهَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : ( أبْشِرُوا مَعَاشِر الْمُسْلِمِينَ هَذِهِ طَيْبَةٌ لَا يَدْخُلُهَا ) .[رواه أحمد (٢٧١٤٦) ورواه إبن حبان (٦٧٨٩) ورواه الترمذي (٢٢٥٣) ]
6- Fatıma binti Kays (Radıyallahu anha)’dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün süratle geldi, minbere oturdu. İnsanlara “namaz toplayıcıdır” diye nida edildi ve insanlar toplandı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu: Ey cemaat ben sizi rağbet veya korku için çağırmadım. Fakat Temimi Dari ban bir rivayette bulundu. Filistin halkından bir grup bir gemiye binmişler. Fırtına onları denizin adalarından bir adaya atmış. Derken karşılarında çok kıllı bir hayvan görmüşler. Öyle ki, erkek mi dişi mi olduğunu bilememişler. “sen kimsin?” demişler “Ben Cessaseyim” demiş. “Bize haber ver” demişler. “ben size haber veremem, bir haber de soramam. Fakat şu manastırda bir adam var o size vermeye de haber sormaya da müştaktır,” dedi. Onlar manastıra gittiklerinde tek gözlü demir bukağı ile bağlanmış bir adam gördüler. Adam:
- Siz kimsiniz? Dedi.
- Biz Arap’ız, dediler.
- Sizden peygamber geldi mi? Dedi.
- Evet, dediler.
- Araplar ona tabi oldu mu? Dedi.
- Evet, dediler.
- Onlar için hayırlı olan budur, Farisiler ne yaptı onlara galip geldi mi? Dedi
- Hayır, onlara galip gelmedi, dediler.
- Ama yakında onlara galip gelecek. Zügar suyu ne durumda, dedi
- Bol suyu var, dediler.
- Beysan hurmalığı ne durumda meyve veriyor mu? Dedi.
- Evet, meyvesi bol oluyor, Deyince bir sıçrayışla sıçradı ki zincirleri koparacak zannettiler.
- Den kimsin, dediler.
- Ben Deccalım yakında Taybe ve Mekke hariç yeryüzünde her yere gireceğim, dedi.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu: sizi müjdeliyorum ey Müslümanlar topluluğu! Burası Taybe’dir. O (deccal) buraya giremez.1
--------------------------
1- (İmam Ahmet 27146) Şuayip Arnavut; bu hadisin Müslim in şartına göre sahihtir, der. (İbni Hibban 6789) El Arnavut; bu hadis sahihtir, der. (Tirmizi 2253) Elbanî bu hadis sahihtir, der.

وَفِي رِوَايَةٍ عِنْدَ مُسْلِم (٢٩٤٢) مِنْ حَدِيثِ فَاطِمَةَ بِنْتِ قَيْس : فَقَالَ: أَخْبِرُونِي عَنْ نَخْلِ بَيْسَانَ ، قُلْنَا: عَنْ أَيِّ شَأْنِهَا تَسْتَخْبِرُ؟ قَالَ: أَسْأَلُكُمْ عَنْ نَخْلِهَا ، هَلْ يُثْمِرُ؟ قُلْنَا لَهُ: نَعَمْ ، قَالَ: أَمَا إِنَّهُ يُوشِكُ أَنْ لَا تُثْمِرَ ، قَالَ: أَخْبِرُونِي عَنْ بُحَيْرَةِ الطَّبَرِيَّةِ ، قُلْنَا: عَنْ أَيِّ شَأْنِهَا تَسْتَخْبِرُ؟ قَالَ: هَلْ فِيهَا مَاءٌ ؟ قَالُوا: هِيَ كَثِيرَةُ الْمَاءِ ، قَالَ: أَمَا إِنَّ مَاءَهَا يُوشِكُ أَنْ يَذْهَبَ ، قَالَ: أَخْبِرُونِي عَنْ عَيْنِ زُغَر ، قَالُوا: عَنْ أَيِّ شَأْنِهَا تَسْتَخْبِرُ؟ قَالَ: هَلْ فِي الْعَيْنِ مَاءٌ؟ وَهَلْ يَزْرَعُ أَهْلُهَا بِمَاءِ الْعَيْنِ؟ قُلْنَا لَهُ: نَعَمْ ، هِيَ كَثِيرَةُ الْمَاءِ ، وَأَهْلُهَا يَزْرَعُونَ مِنْ مَائِهَا ، قَالَ: أَخْبِرُونِي عَنْ نَبِيِّ الْأُمِّيِّينَ مَا فَعَلَ؟ قَالُوا: قَدْ خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ وَنَزَلَ يَثْرِبَ ، قَالَ: أَقَاتَلَهُ الْعَرَبُ؟ قُلْنَا: نَعَمْ ، قَالَ: كَيْفَ صَنَعَ بِهِمْ؟ فَأَخْبَرْنَاهُ أَنَّهُ قَدْ ظَهَرَ عَلَى مَنْ يَلِيهِ مِنَ الْعَرَبِ وَأَطَاعُوهُ ، قَالَ لَهُمْ: قَدْ كَانَ ذَلِكَ؟ قُلْنَا: نَعَمْ، قَالَ: أَمَا إِنَّ ذَاكَ خَيْرٌ لَهُمْ أَنْ يُطِيعُوهُ ، وَإِنِّي مُخْبِرُكُمْ عَنِّي ، إِنِّي أَنَا الْمَسِيحُ ، وَإِنِّي أُوشِكُ أَنْ يُؤْذَنَ لِي فِي الْخُرُوجِ ، فَأَخْرُجَ فَأَسِيرَ فِي الْأَرْضِ فَلَا أَدَعَ قَرْيَةً إِلَّا هَبَطْتُهَا فِي أَرْبَعِينَ لَيْلَةً غَيْرَ مَكَّةَ وَطَيْبَةَ ، فَهُمَا مُحَرَّمَتَانِ عَلَيَّ كِلْتَاهُمَا ، كُلَّمَا أَرَدْتُ أَنْ أَدْخُلَ وَاحِدَةً - أَوْ وَاحِدًا - مِنْهُمَا اسْتَقْبَلَنِي مَلَكٌ بِيَدِهِ السَّيْفُ صَلْتًا ، يَصُدُّنِي عَنْهَا ، وَإِنَّ عَلَى كُلِّ نَقْبٍ مِنْهَا مَلَائِكَةً يَحْرُسُونَهَا ، قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَطَعَنَ بِمِخْصَرَتِهِ فِي الْمِنْبَرِ: هَذِهِ طَيْبَةُ ، هَذِهِ طَيْبَةُ ، هَذِهِ طَيْبَةُ - يَعْنِي الْمَدِينَةَ – أَلَا هَلْ كُنْتُ حَدَّثْتُكُمْ ذَلِكَ؟ فَقَالَ النَّاسُ: نَعَمْ ، فَإِنَّهُ أَعْجَبَنِي حَدِيثُ تَمِيمٍ ، أَنَّهُ وَافَقَ الَّذِي كُنْتُ أُحَدِّثُكُمْ عَنْهُ ، وَعَنِ الْمَدِينَةِ وَمَكَّةَ ، أَلَا إِنَّهُ فِي بَحْرِ الشَّأْمِ ، أَوْ بَحْرِ الْيَمَنِ ، لَا بَلْ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ مَا هُوَ ، مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ مَا هُوَ مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ ، مَا هُوَ وَأَوْمَأَ بِيَدِهِ إِلَى الْمَشْرِقِ ، قَالَتْ: فَحَفِظْتُ هَذَا مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ .[رواه مُسْلِم (٢٩٤٢)]
7- Müslim’in rivayetinde (2942) Fatıma binti Kays hadisi;
Deccal:
- Bana Beysan hurmalığından haber verin dedi.
- Onun nesini öğrenmek istiyorsun dedik.
- Ağaçlarını soruyorum, meyve veriyor mu? Dedi.
- Ona “evet” dedik.
- Meyve vermeme zamanı yakındır. Bana Taberiye gölünden haber verin, dedi.
- Onun nesini soruyorsun dedik.
- Onda su var mı? Dedi.
- Evet, onun çok suyu var dedik.
- Suyunun gitme zamanı yakındır. Bana Zügar pınarından haber verin dedi.
- Onun nesini soruyorsun dedik.
- Onun gözesinde su var mı sahipleri o su ile ziraat ediyorlar mı? Dedi.
- Evet, çok su var sahipleri onunla ziraat ediyorlar dedik.
- Bana ümmi peygamberden haber verin ne yaptı dedi.
- Mekke den çıkıp Yesrib’e yerleşti dediler.
- Araplar onunla savaştı mı? Dedi
- Evet dediler
- Onlara ne yaptı dedi
- Onu takip eden Araplara galip geldiğini onların da ona itaat ettiğini haber verdik.
- Bu oldu mu dedi.
- Evet dedik
- Muhakkak ona itaat etmeleri onlar için daha hayırlıdır. Şimdi size kendimden bahsedeyim ben Mesih (deccal)’im bana çıkma izni verilmesi yakındır. Çıkıp yeryüzünde seyahat edeceğim. Kırk gün içinde Mekke ve Taybe hariç ayak basmadığım köy kalmayacak o ikisi bana haram kılınmıştır. Ne zaman onlardan birine girmek istesem bir melek elinde çekilmiş kılıçla beni oraya girmekten men eder. Onun her yolunda melekler bulunur ve orayı korurlar, dedi.
Fatıma binti Kays (Radıyallahu anha)şöyle diyor:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sopasıyla minbere dürterek, bu Taybe’dir, bu Taybe’dir, bu Taybe’dir buyurdu. Yani Medine ben size bunu anlattım mı? Buyurdu. İnsanlar: “evet” dediler. Temimin anlattığı beni şaşırttı. Öyle ki, Mekke, Medine ve Deccal hakkında size anlatmış olduklarıma uygun düştü. Ancak o Şam denizi veya Yemen denizinde değil, bilakis o doğu tarafından çıkacak, o doğu tarafından çıkacak, o doğu tarafından çıkacak. Bunu derken eliyle doğu tarafını işaret etti. Fatıma binti Kays; bunu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dan ezberledim, dedi.1
--------------------------
1- Müslim 2942, Ebu Davut 4325-4326 Beysan hurmalığı: Şam sa bir köy, Taberiye gölü: Şam da bilinen küçük bir göl, Ayn-ü Zügar: Ürdün tarafında Şam’a yakın bir belde, Taybe: Medine
Metinlerde fark edildiği gibi hadisin Ebu Davud’daki kısmı muhtasardır. Sahih-i Müslim’de tamamı varittir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bastonu ile minbere vurarak: “İşte Taybe budur işte Taybe budur” dedi. O Medine’yi kastediyordu.
Daha sonra Resulüllah: “Bunu size söylemiş miydim?” diye sordu. Cemaat “evet” karşılığını verdi.
Hadisin devamında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı Temîm’in, Deccal, Mekke ve Medine konusunda söylediklerinin kendi söylediklerine uymasının hoşu¬na gittiğini söyledi.
Beysan hurmalığı manasına gelen “Nahl-ü Beysan” Şam’da bir yerin ismidir. “Ayn-ü Zügar” da Şam’ın kıble tarafında maruf bir beldedir. Taybe, Medine’nin ismidir.
Kâdı İyaz hadisteki “mâhüve” kelimesinin ziyade olduğunu, sırf cümleyi rabt için getirildiğini söylemiştir.
Hadis-i şerifteki Şam deniziyle Yemen denizi başka başka denizler olmayıp, aynı denizin Şam tarafı, Yemen tarafı mana¬sınadır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in burada tereddüt buyur¬ması ya bu hususta sarih vahy gelmediği yahut Deccal bir tarafından diğer tarafına geçeceği içindir.
Tîbî diyor ki: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Deccal’in doğu taraftan geleceğini vahy suretiyle yakinen anladıktan sonra, ilk söylediği iki yeri nefi buyurmuştur.”
Temîm’i-Dari rivayeti Hz. Temîm’in menâkıbine ve ha¬beri vahidin kabulüne delildir. Medine’nin sallanması, içindeki kâfir ve münafıkları Deccal’in önüne silkip atmak içindir. Bu takdirde hadisteki (ba) sebebiyet manasınadır. Maamafih hal olmak ihtimali de vardır. Müzhirî, Medine’nin sallanması hâlis mümin olmayanların kalplerine Deccal’e karşı meyl ve sevgi uyandırmak içindir, diyor. Bu takdir¬de (ba) sıle içindir. Üçüncü sallanışta kâfir ve münafıklar Medine’den çıkacak, halis müminler kalacaktır.
Haberde anlatılan hadiseyi Temim’i-Dari haber vermiş, Hz. Peygamber de reddetmemiştir. Böyle olunca, hadis Hz. Peygamberin verdiği haber hükmünü almış olur.
Bu haberde Temim’i-Dari’nin karşılaştığı Cessase bir kadındır. Başka hadislerde ise Cessase’nin bir Dabbe (hayvan) oldu¬ğu görülmektedir. Bu çelişki üç şekilde izale edilmektedir:
1- Dabbe, yeryüzünde yürüyen canlı demektir. Kelimenin taşıdığı bu genel manaya göre kadına da dabbe demek mümkündür. O zaman iki varlık da aynı olur.
2- Deccal’in iki tane cessasesi vardır. Birisi hayvan birisi de kadındır. Temim’i-Dari her iki Cessase ile de karşılaşmıştır.
3- Cessase bir şeytandır, değişik kılıklara girebilir. Temîm’i-Dari onunla bir seferinde kadın kılığında iken, bir seferinde de hayvan kılığın¬da iken karşılaşmıştır.
Haberde zincirlerle bağlı olan Deccal’in “Ümmilerin peygamberi çıktı mı?” diye sorduğu bildirilmektedir. Ümmî; okuma yazma bilmeyen de¬mektir. Araplar o zaman genelde okuma yazma bilmedikleri için, Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e "Ümmilerin peygamberi” denilmiştir.
Hadisten, Deccal’in daha Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde yaratılmış olduğu ve insan içine çıkacağı günü beklediği anlaşılmaktadır.
Bu hadisin isnadın da Osman b. Abdurrahman el-Kureşî vardır. Onu sıka kabul edenler olduğu gibi hakkında tenkitli ifadeler kullananlar da ol¬muştur, İbn Habban; “Bence onun rivayeti ile ihticac caiz değil¬dir” demiştir.
Bu hadisi Müslim, değişik tariklerle tahric etmiştir. Onun tahriçlerinde Osman b. Abdurrahman yoktur.
Metinlerde fark edildiği gibi hadisin Ebu Davud’daki kısmı muhtasardır. Sahih-i Müslim’de tamamı vardır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bastonu ile minbere vurarak: “İşte Taybe budur işte Taybe budur” derken Medine’yi kastetmiştir.
Daha sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Bunu size söylemiş miydim?” diye sordu. Cemaat “evet” karşılığını verdi.
Hadisin devamında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i Temîm’in, Deccal, Mekke ve Medine konusunda söylediklerinin kendi söylediklerine uymasının hoşu¬na gittiğini söyledi.
Bu rivayetle Fatıma binti Kays Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın kendilerine Cessase kıssasını öğleden sonra anlattığını söylemektedir. Hâlbuki önceki rivayette, yatsıdan sonra anlattığı ifade edilmekle idi. Bu, görünüşte bir çelişkidir.
Bezlü’l-Mechud müellifi bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Bu iki rivayet arasında çelişki yoktur. Çünkü Temim, hadiseyi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a akşamdan sonra anlatmış bu yüzden yatsı geçmiştir. Yatsıdan sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oradaki cemaate anlatmıştır. Ertesi gün öğleden sonra da yat¬sıda olmayanlara anlatmıştır.”
Bu hadisi; Müslim, Tirmizi ve Ebu Davud da rivayet etmişlerdir. Tirmizi ve Ebu Davud’un rivayet ettikleri metinler nispeten kısadır. Muslim ‘in rivayetinde sözü edilen adamın Deccal olduğu Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından belirtilmiştir. Yani Temîm’i-Dari’nin anlattığı haber ile bu konuda daha önce Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafindan beyan buyurulan haber arasında tam bir mutabakat oldugu, O’nun tarafından ifade buyurulmustur.
Tirmizi’nin rivayetinde adam Deccal olduğunu bildirmiş, Ebu Davud’un rivayetinde de Mesih olduğunu belirtmiştir.
Muslim ve Ebu Davud’un rivayetlerinde Fatıma bint-i Kays (Radıyallahü anha) Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Deccal’in doğu tarafından çıkacağını bildirdiğine dair bölüm de mevcuttur.
Bu hadiste geçen bazı kelimeleri açıklayalım:
Kaylule: öğle uykusu veya istirahatidir.
Kavarib: Kârib’in çoğuludur. Kârib; kayık - sandal demektir. Vapurla denize açılanlar, beraberlerinde kayık - sandallar bulundururlar ki ihtiyaç halinde onlardan istifade etsinler.
Ehdeb: Kirpikleri gür ve çok olan veya kirpikleri uzun olan kimse demektir.
Cessase: Casusluk eden dişi demektir. Adada görülen hayvana bu ismin verilmesi sebebi bir kavle göre Deccal için haber toplamaya çalışmasıdır. Müslim’in rivayetinde adaya gidenlere “Cok kıllı bir dabbe hayvan rastladı. Onlar bunun kılının çokluğundan onun ardından ayıramadılar” denilmektedir. Bu rivayete göre Cessase, bir hayvandır. Nevevî: Abdullah bin Amr bin el-As (Radıyallahu anhüma)’den rivayet edildigine göre Cessase Kur’an-i Kerim’de sözü edilen Dabbetü’l-Ard’dır, demiştir.
Deyrt Kilise ve manastir manasınadır. Fakat Avnü’l-Mabud yazarınin beyanına göre burada bina ve mesken manası kasdedilmiştir.
Zügar: Şam’ın kible tarafinda bir şehrin ismidir. Ayn-i Zügar da orada bulunan bir pınardır.
Beysan Suriye’de bir şehrin ismidir. Taybe Medine-i Münevvere’nin adıdır. Diğer bir adı da Tabe‘dir.
Deccal, Zugar pınarı. Amman ile Beysan arasındaki hurma bahceleri ve Taberiyye gölünün durumlarını sormuştur. Müslim’in rivayetine göre Bu sorulara verilen cevab karşısında bu cevablar verilince Deccal, Beysan hurmalığının meyve vermemesi ve Taberiyye gölünün suyunun tamamen çekilme ve tükenme zamanının yaklaştığını söylemiştir.
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Deccal ile il¬gili bu habere sevinmesinin sebebi hadiste belirtildigi gibi; Medine-i Münevvere’nin Deccal’ın şerrinden korunmasının Deccal tarafından da itiraf edilmesidir. Yoksa zaten bu mubarek belde’nin kiyamete dek Allah tarafından korunacağını Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) biliyordu ve bu durumu sahabilere bildirmişti. Temim-i Dari ve yakınlarının anlattığı haber de O’nu sevindirmiştir.
Nevevî: Bu hadis, Temim-i Dari’nin faziletine delaleteder. Aynca; üstün asttan, tabi olunan zatın kendisine tabi olan kimseden rivayette bulunmasının meşruluğuna da delalet eder, demiştir.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/472-473 ve 14/469-470.

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ؛ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَكَانَ أَكْثَرُ خُطْبَتِهِ حَديِثاً عَنِ الدَّجَّالِ. وَحَذَّرَنَاهُ. فَكَانَ مِنْ قَوْلِهِ أَنْ قَالَ:
(أيُهَا النَّاس إنَّهُ لَمْ تَكُنْ فِتْتَةٌ فِي الأَرْضِ، مُنْذُ ذَرَأَ اللهُ ذُرِّيَّةَ آدَمَ، أَعْظَمَ مِنْ فَتْنَةِ الدَّجَّالِ. وَإِنَّ اللهَ لَمْ يَبْعَثْ نَبِيّاً إِلاَّ حَذَّرَ أُمَّتَهُ الدَّجَّالَ. وَأَنَا آخِرُ الأَنْبِيَاءِ. وَأَنْتُمْ آخِرُ بالأُمَمِ. وَهُوَ خَارِجٌ فِيكْم، لاَمَحَالَةَ. وَإِنْ يَخْرُجْ وَأَنَا بَيْنَ طَهْرانَيْكُمْ، فَأَنَا حَجِيجٌ لِكُلِّ مُسْلِمٍ. وَإِنْ يَخْرُجْ مِنْ بَعْدِي فَكُلُّ امْرِيءٍ حَجِيجُ نَفْسِهِ. وَاللهُ خَلِيفَتِي عَلَى كُلُّ مُسْلِمٍ. وَإِنَّهُ يَخْرُجُ مِنء خَلَّةٍ بِيْنَ الشَّامِ وَالْعِرَاقِ. فَيَعِيثُ شِمَالاً. يَاعِبَادَ اللهِ! فَاثْبُتُوا. فَإِنِّي سَأَصِفُهُ لَكُمْ صِفُةُ لَمْ يِصِفْهَا إِيَّاهُ نَبِيُّ قَبْلِي. إِنَّهُ يَبْدَأُ فَيُقُولٌ: أَنَا نَبِيٌّ وَلاَ نَبِيَّ بَعْدِي. ثُمَّ يُثَنِّي فَيَقُولُ: أَنَا رَبُّكُمْ. وَلاَ تَرَوْنَ رَبَّكُمْ حَتَّى تَمُوتُوا. وَإِنَّه أَعْوَرُ. وَإِنَّ رَبَّكُمْ لَيْسَ بِأَعْوَرَ. وَإِنَّهُ مَكْتُوبٌ بَيْنَ عَيْنَيْهِ: كَافْرٌ. يَقْرَؤُهُ كَلُّ مُؤْمِنٍ، كَاتِبٍ أَوْ غَيْرِ كَاتِبٍ. وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنَّ مَعَهُ جَنَّةً وَنَاراً. فَنَارُهُ جَنَّةٌ وَجنَّتُهُ نَارٌ، فَمَنِ ابْتُلِيَ بِنَارِهِ، فَلْيَسْتَغِثْ بِاللهِ وَلْيَقْرَأْ فَوَاتِحَ الْكَهْفِ. فَتَكُونَ عَلَيْهِ بَرْداً وَسَلاَماً. كَمَا كَانَتِ النَّارُ عَلَى إِبْرَاهِيمَ. وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَقُولُ، لأَعْرَابِيٍّ: أَرَأَيْتَ إِنْ بَعَثْتُ لَكَ أَبَاكَ وَأُمَّكَ، وأَتَشْهَدُ أَنِّي رَبُّكَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَتَمَثَّلُ لَهُ شَيْطَانَانَ فِي صُورَةِ أَبِيهِ وَأُمِّه. فَيَقُولاَنَ: يَابُنَيَّ! اتَّبْعْهُ. فَإِنَّهُ رَبُّكَ. وَإِنْ مِنْ فِتْنتِهِ أَنْ يُسَلَّطَ عَلَى نَفْسٍ وَاحِدَةٍ، فَيَقْتُلَهَا، وَيَنْشُرَهَا بِالْمِشَارِ، حَتَّى يُلْقَى شِقَّتَيْنِ.ثُمَّ يَقُولُ: انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي هذَا. فإِنِّي أَبْعَثُهُ الآْنَ، ثُمَّ يَزْعُمُ أَنَّ لَهُ رَبّاً غَيْرِي، فَيَبْعَثُهُ اللهُ. وَيَقُولُ لَهُ الْخَبيثُ: مَنْ رَبُّكَ؟ فَيَقُولُ: رَبِّي اللهُ، وَأَنْتَ عَدُوُّ اللهِ. أَنْتَ الدَّجَّالُ. وَاللهِ! مَاكُنْتُ، بَعْدُ، أَشَدَّ بَصِيرَةً بِكَ مِنِّي الْيَوْمَ).
قَالَ أَبُو الْحَسَنِ الطَّنَافِسِيُّ: فَحَدَّثَنَا الْمُحَارِبِيُّ. حدّثنا عُبَيْدُ اللهِ بْنُ الْوَلِيدِ الْوَصَّافِيُّ عَنْ عَطِيَّةَ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم (ذلِكَ الرَّجُلُ أَرْفَعُ أُمَّتيِ دَرَجَةً فِي الْجَنَّةِ).
قَالَ: قَالَ أَبُو سِعِيدٍ: وَاللهِ! مَاكُنَّا نُرَى ذلِكَ الرَّجُلَ إِلاَّ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ. حَتَّى مَضَى لِسَبِيِلهِ. قَالَ الْمُحَارِبيُّ: ثُمَّ رَجَعْنَا إِلَى حَدِيثِ أَبِي رَافِعٍ. قَالَ (وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَمْرَّ بِالْحيِّ فِيَكَذِّبَونَهُ. فَلاَ تَبْقَى لَهُمْ سَائِمةٌ إِلاَّ هَلَكَتْ. وَإِنَّ مِنْ فِتْنَتِهِ أَنْ يَمُرَّ بِالْحِيِّ فَيُصَدِّقُونَهُ. فَيَأْمُرَ السَّمَاءَ أَنْ تُمْطِرَ فَتُمْطِرَ. وَيَأْمُرَ الأَرْضَ أَنْ تُنْبِتَ فَتُنْبِتَ. حَتَّى تَرْوحَ مَوَاشيِهِمْ، مِنْ يَوْمِهِمْ ذلِكَ، أَسْمَنَ مَاكَانَتْ وَأَعْظَمَهُ. وَأَمَدَّهُ خَوَاصِرَ، وَأَدَرَّهُ ضُرَوعاً. وَإِنَّهُ لاَ يَبْقَى شَيْءٌ مشنَ الأَرْضِ إِلاَّ وَطِئَهُ وَظَهَرَ عَلَيْهِ. إِلاَّ مَكَّةَ وَالْمَديِنَةَ. لاَ يَأَتِيِهِمَا مِنْ نَقْبٍ مِنْ نِقابِهِمَا إِلاَّ لَقِيَتْهُ الْمَلاَئِكَةُ بِالسُّيُوفِ وَظَهَرَ صَلْتَةً. حَتَّى يَنْزِلَ عِنْدِ الظُّرَيْبِ الأَحَمرِ، عِنْدَ مَنْقَطَعِ السَّبَخَةِ. فَتَرْجُفُ الْمَدِيَنةُ بِأَهْلِهَا ثَلاَثَ رَجَفَاتٍ. فَلاَ يَبْقضى مُنَافَقٌ وَلاَمُنَافِقَةٌ إِلاَّ خَرَجَ إِلَيْهِ. فَتَنْفِي الْخَبَثَ مِنْهَا كَمَا يَنْفِي الْكِيرُ خَبَثَ الْحَدِيدِ، وَيُدْعَى ذلِكَ الْيَوْمَ يَوْمَ الْخَلاَصِ).
فَقَالَتْ أُمَّ شَرِيكٍ بِنْتُ أَبِي الْعَكَرِ: يَا رَسُولَ اللهِ! فَأَيْنَ الْعَرَبُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ ((هُمْ يَوْمَئِذً قَلِيلٌ. وَجُلُّهُمْ بِبَيْتِ الْمَقْدِسٍ. وَإِمَامُهُمْ رَجُلٌ صَالِحُ. فَبَيْنَمَا إِمَامُهُمْ قَدْ تَقَدَّمَ يُصَلِّي بِهِمُ الصُّبْحَ، إِذْ نَزَلَ عَلَيْهِمَ عِيسى بْنُ مَرْيَمَ الصُّبْحُ. فَرَجَعَ ذلِكَ الإِمَامُ يَنْكُصُ، يَمْشِي الْقَهْقَريِ، لَيَتَقَدَّمَ عِيسى يُصَلِّى بِالنَّاسِ. فَيَضَعُ عِيسى بَدَهُ بِيْنَ كَتِفَيْهِ ثُمَّ يَقُولُ لَهُ: تَقَدَّمْ فَصَلِّ. فَإِنَّهَا لَكَ أُقِيَمتْ. فَيُصَلِّى بِهِمْ إِمَامُهُمْ. فَإِذَا انْصَرَفَ، قَالَ عِيسى عَلَيْهِ السَّلاَمُ: افْتَحُوا الْبَابَ. فَيُفْتَحُ، وَوَراءَهُ الدَّجَّالُ. مَعَهُ سَبْعُونَ أَلْفِ يَهُودِيٍّ. كُلَهُمْ ذُو سَيْفٍ مَحَلَّى وَسَاجٍ. فَإِذَا نَظَرَ إِلَيْهِ الدَّجَّالُ ذَابَ كَمَا يذُوبُ الْمِلْحُ فِي الْمَاءِ، وَيَنْطَلِقُ هَارِباً. وَيَقُولُ عِيسى عَلَيْهِ السَّلامُ: إِنَّ لِي فِيكَ ضَرْبَةً لَنْ تَسْبِقَنِي بِهَا. فَيُدْرِكُهُ عِنْدَ بَابِ اللُّدِّ الشِّرْقِيِّ فَيَقْتُلُهُ. فَيَهْزِمُ اللهُ الْيَهُودَ. فَلاَ يَبْقَى شَيْءٌ مِمَّا خَلَقَ اللهُ يَتَوَارَى بِهِ يَهُودِيٌّ إِلاَّ أَنْطَقَ اللهُ ذلِكَ الشَّيْءَ. لاَحَجَرَ وَلاَشَجَرَ وَلاَ حَائِطَ وَلاَ دَابَّةَ (إِلاَّ الْغَرْقَدَةَ، فَإِنَّهَا مِنْ شَجَرِهِمْ، لاَ تَنْطِقُ) إِلاَّ قَالَ: يَاعَبْدَ اللهِ الْمُسْلِمَ! هذَا يَهُودِيٌّ. فَتَعَالَ اقْتُلْهُ).
قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم (وَإِنَّ أَيَّامَهُ أَرْبَعُونَ سَنَةً. السَّنَةُ كَنِصْفِ السَّنَةِ. وَالسَّنَةُ كَالشَّهْرِ وَالشَّهْرُ كَالْجُمُعَةِ. وَآخِرُ أَيَّمِهِ كَالشَّرَرَةِ. يُصْبِحُ أَحَدُكُمْ عَلَى بَابِ الْمَدِيَنةَ. فَلاَ يَبْلُغُ بَابَهَا الآخَرَ حَتَّى يُمْسِيَ) فَقِيلَ لَهُ: يَا رَسُولَ اللهِ! كَيْفَ نُصَلِّي فِي تِلْكَ الأَيَّامِ الْقِصَارِ؟ قَالَ (تَقْدُرُونَ فِيهَا الصلاةَ كَمَا تَقْدُرُونَهَا فِي الأَيَّامِ الطِّوَالِ، ثُمَّ صَلُّوا) قَالَ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم (فَيَكُونُ عِيسى بْنُ مَرْيَمَ عَلَيْهِ السَّلاَمُ فِي أُمَّتِي حَكَماً عَدْلاً، وَإِمَاماً مُقْسِطاً. يَدُقُّ الصَّلِيبَ، الشَّحْنَاءُ وَالتَّبَاغَضَ. وَتُنْزَعُ حَمَةُ كَلِّ ذَاتِ حَمَةٍ، حَتَّى يُدْخِلَ الْوَلِيدُ يَدَهُ فِي الْحَيَّةِ، فَلاَ تَضُرَّهُ. وَتُفِرُّ الْوَلِيدَةُ الأَسَدَ، فَلاَ تَضُرَّهاُ. وَيَكُونُ الذِّئْبُ فِي الْغَنَمِ كَأَنَّهُ كَلْبَهَا. وَتُمْلأُ الأَرْضُ مِنَ السِّلْمِ كَمَا يُمْلأُ الإِنَاءُ مِنَ الْمَاءِ. وَتَكُونُ الْكَلِمَةُ وَاحِدَةً، فَلاَ يُعْبَدُ إِلاَّ اللهُ. ونَضَعُ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا. وَتُسْلَبُ قَرَيْشٌ مُلْكَهَا. وَتَكُونُ الأَرْضُ كَفَاثُورِ الْفِضَّةِ، تُنْبِتُ نَبَاتَهَا بِعَهْدِ آدَمَ. حَتَّى يَجْتَمِعَ النَّفَرُ عَلَى الْقِطْفِ مِنَ السِّلْمِ كَمَا يُمْلأُ الإنَاءُ مِنَ الْمَاءِ. وَتَكُونَ الْكَلِمَةُ وَاحِدَةً، فَلاَ يُعْبَدُ إِلاَّ اللهُ. وَنضَعُ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا. وَتُسْلَبُ قَرَيَشٌ مُلْكَهَا. وَتَكُونُ الأَرْضُ كَفَاثُورِ الْفِضَّةِ، تُنْبِتُ نَبَاتَهَا بَعَهْدِ آدَمَ. حَتَّى يَجْتَمِعَ النَّفَرُ عَلَى الْقِطْفِ مِنَ الْعِنَبِ فَيُشْبِعَهُمْ. وَيَجْتَمِعَ النَّفَرُ عَلَى الرُّمَّانَةِ فَيُشْبِعَهُمْ. وَيَكُونَ الثَّوْرُ بَكَذَا وَكَذَا، مِنَ الْمَالِ. وَتَكُونَ الْفَرَسُ بَالدُّرَيْهِمَانِ) قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ! وَمَا يُرْخِصُ الْفَرَسَ؟ قَالَ (لاَيُرْكَبُ لِحَرْبٍ أَبَداً) قِيلَ لَهُ: فَمَا يُغْلِي الثَّوْرَ؟ قَالَ (تُحْرَثُ الأَرْضُ كُلُّهَا. وَأِنَّ قَبْلَ خُرَوجِ الدَّجَّالِ ثَلاَثَ سَنَوَاتٍ شِدَادس، يُصِيبُ النَّاسض فِيهَا جوعٌ شَدِيدٌ. يَأْمُرُ اللهُ السَّمَاءَ فِي السَّنَةِ الأُولَى أَنْ تَحْبسَ ثُلثَ مضطَرِهَا. وَيَأْمُرُ الأَرْضَ، فَتَحْبِسُ ثَلُثَيْ نَبَاتِهَا. ثُمَّ يَأْمُرُ اللهُ السَّمَاءَ، فِي السَّنَةِ الثَّالِثَةِ، فَتَحْبِسُ مَطَرَهَا كَلَّهُ، فَلاَ تَقْطُرُ قَطْرَةٌ. وَيَأْمُرُ الأَرْضَ، فَتَحْبِسُ نَبَاتَهَا كُلَّهُ، فَلاَ تُنْبِتُ خَضْراءِ. فَلاَ تَبْقَى ذَاتُ ظِلْفٍ إِلاَّهَلَكَتْ، إِلاَّ مَاشَاءَ اللهُ). قِيلَ: فَمَا يُعِيشُ النَّاسَ فِي ذلِكَ الزَّمَانِ؟ قَالَ (التَّهْلِيلُ وَالتَّكْبِيرُ وَالتَّسْبيحُ وَالتَّحْمِيدُ، وَيُجْرى ذلِكَ عَلَيْهِمِ مُجْرَى الطَّعَامِ)) [رواه ابن ماجه (٤٠٧٧) وأبن هزيمة والحاكم والضياء ]
8- Ebu Ümame (Radıyallahu anh) den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Allah Âdem’in zürriyetini yarattığından itibaren yeryüzünde Deccal fitnesinden daha büyük bir fitne yoktur (olmayacaktır). Şüphesiz ümmetini Deccal’den sakındırmayan hiçbir peygamber göndermemiştir. Ben en son peygamberim, siz de en son ümmetsiniz. Çare yok o sizin aranızdan çıkacağı muhakkaktır. Ben sizin aranızda iken çıkarsa bütün Müslümanlar için ben onun hasmıyım (onu mağlup ediciyim). Şayet benden sonra çıkarsa herkes kendi nefsini ondan sakınsın. Allah her Müslüman için benim halifemdir. O (deccal) Şam ile Irak arasında bir yoldan çıkacak, sağa sola fesat saçacak. Ey Allah’ın kulları! Ey insanlar! (Allah’ın dininde) sebat edin. Şimdi ben size onun öyle bir vasfını anlatacağım ki, hiç hiçbir peygamber onu bu şekilde vasıflandırmamıştır…
O “ben sizin rabbinizim” diyecek hâlbuki siz ölünceye dek rabbinizi göremezsiniz. O (deccal) a’verdir. (yani gözü sakattır) rabbiniz ise a’ver değildir. Onun iki gözü arasında “kâfir” yazılıdır. Onun yazarlığı olan ve olmayan her mümin okur.
Onun yanında bir cennet ve bir cehennemin bulunması da onun fitnelerindendir. Onun cenneti cehennem cehennemi ise cennettir. Kim onun cehennemine düşerse Allahtan yardım dilesin ve Kehf suresinin baş tarafındaki ayetleri okusun.
Deccal’in fitnelerinden biride şudur:
Bir bedeviye anneni ve babanı diriltsem rabbin olduğuma şahadet eder misin?
diyecek. Bedevi; “evet” diyecek. İki şeytan bedevinin anne ve babasının suretine grip, “ ey oğul ona tabi ol o senin rabbindir” diyecekler. Yine o Deccal’in fitnelerindendir ki bir adama musallat olacak ve onu öldürecek, testereyle kesecek, iki parçayı iki tarafa fırlatacak. Sonra “şu kuluma bakın ben onu dirilteceğim o benden başkasına inanacak,” diyecek. Allah onu diriltecek, habis Deccal ona soracak. Rabbin kim? Adam: rabbim Allah ve sende Allah’ın düşmanısın sen Deccalsın vallahi senin hakkındaki basiretin şimdi eskisinden daha çok şiddetli oldu diyecek.
Deccal Semaya emredip yağmur yağdırması yere emredip bitki bittirmesi onun fitnelerindendir. Bir kavme uğrayacak kavmin onu tekzip etmesi üzerine o kavimde hiçbir otlak hayvan kalmayıp helak olması onun fitnelerindendir. Başka bir kavime uğrayacak ve o kavim onu tasdik edecek oda buluta yağmur yağdırması için emredecek. Bulutlar yağmur yağdıracak. Yere emredecek yer de bitki bittirecek. Nihayet o kavmin sürüleri Ogün her zamankinden daha fazla semiz, hörgüçleri uzun, böğürleri dolu, memeleri süt dolu olarak meradan dönecekler.
Mekke ve Medine hariç Deccal’in ayak basmadığı yer kalmayacak. O Mekke ve Medine’nin kapılarının hangisinden girmek istese mutlaka melekler (yalın kılıçla) karşısına çıkıp onu engelleyecekler. Nihayet Zürayib-i Ahmer ( kırmızı küçük dağ) yanında bitkisi olmayan, tuzlu, çorak bir arazinin yanına inecek (çadırını kuracak). Medine içinde sakinleri ile birlikte üç kez sallanacak. Medine’de bulunan münafıklardan erkek ve kadın hiç kimse kalmayacak, hepsi Deccal’in yanına gidecekler. Böylece körüğün demirin kirini pasını giderip attığı gibi Medine de içindeki pisliği (habis insanları ) atacaktır. İşte o güne kurtuluş günü denilecektir.
O gün Araplar nerede olacak denildi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; o gün Araplar azdır. İmamları Salih bir adamdır. İmamları sabah namazını kıldırmak üzere öne çıkacak. İsa b. Meryem (Aleyhisselam) onların üzerine sabahleyin inecek. İmam, Hz. İsa (Aleyhisselam)’a namaz kıldırması için dönüp geri geri yürüyecek. İsa (Aleyhisselam) elini omuzlarının arasına koyacak ve sonra ona; “senin için kamet getirildi. Öne geç namazı kıldır” diyecek. İmam onlara namaz kıldıracak. Namaz bitince İsa (Aleyhisselam) “kapıyı açın” diyecek, kapıyı açacaklar. Kapının önünde Deccal ve onunla birlikte süslü kılıçlı yeşil şallı yetmiş bin Yahudi olacak. Deccal İsa (Aleyhisselam)’a bakınca tuzun suda eridiği gibi eriyecek ve kaçmaya başlayacak. İsa (Aleyhisselam) onu doğu Lud kapısında yakalayıp öldürecek. Allah Yahudileri hezimete uğratacak. Artık Allah’ın yarattığı yaratıklardan arkasında bir Yahudi’nin saklanıp da Allah’ın konuşturmayacağı hiçbir şey kalmayacak. “ Ey Allah’ın Müslüman kulu işte bir Yahudi, gel onu öldür,” demeyen ne bir taş, ne bir ağaç, ne bir duvar, ne de bir hayvan kalmayacak. Yalnız gargada ağacı müstesna (o konuşmayacak) çünkü bu ağaç onların ağaçlarındandır.
İsa b. Meryem (Aleyhisselam) benim ümmetim için adaletli bir hâkim (yönetici), adil bir imam olacak. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve zekâtı terk edecek. Artık koyun, keçi, deve, sığır üzerine zekât memuru salınmayacak. Düşmanlık ve kin kaldırılacak. Zehirli olan her hayvanın zehri sökülüp alınacak. Öyle ki, bir erkek çocuk elini yılanın ağzına sokacak ta yılan ona zarar veremeyecek. Bir kız çocuğu aslanı kovalayacak (zorlayacak) aslan ona zarar veremeyecek. Kurt koyun sürüsü içerisinde sürünün çobanı imiş gibi barış içinde dolaşacak. Kabın su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacak. Din birliği olacak, Allah’tan başkasına ibadet edilmeyecek. Savaş da ağırlıklarını (silah ve malzemelerini) bırakacak. Kureyş’ten hükümdarlığı alınacak. Yeryüzü gümüş bir sofra gibi olup Âdem (Aleyhisselam)’ın ahdi üzere bitkisini bittirecek. Öyle ki, bir uzun salkımı üzerine bir nefer (üçle on arası bir topluluk) toplanacak ta o salkım onların hepsine yetecek. Bir nefer bir nar üzerine toplanacak da o nar onların hepsini doyuracak. Öküzün değeri şu kadar (üstün değerdeki) mal olacak atın değeri birkaç (önemsiz) dirhemcik olacak.
Deccal’den evvel üç yıl şiddetli kıtlık olacak. O yıllarda insanların başına büyük bir açlık (felaketi) gelecek. Allah birinci yıl buluta yağmurunun üçte birini tutmasını emredecek. Yere de bitkisinin üçte birini tutmasını emredecek. Sonra ikinci yıl buluta yağmurunun üçte ikisini tutmasını emredecek. Yere de bitkisinin üçte ikisini tutmasını emredecek. Sonra üçüncü yıl buluta yağmurunun tamamını tutmasını emredecek. Artık bir damla yağmur yağmayacak. Yere de bitkisinin tamamını tutmasını emredecek, yer de yeşillik diye hiçbir şey bitirmeyecek. Allah’ın dilediği hariç çift tırnaklı (geviş getiren) hiçbir hayvan kalmayıp, hepsi helak olacaktır, buyurdu.
O zaman insanları yaşatan (azık) nedir? Diye soruldu.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Tahlil (la ilahe illallah), Tekbir (Allahu Ekber), ve Tahmid (Elhamdülillah)’tır. Bu zikirler insanlara yemek yerine geçecektir, buyurdu.1
--------------------------------
1- (İbni Mâce 4077, Hüzeyme, Hâkim, Ziya ve Sahih’ul-Cami 7875) Bu hadiste geçen bazi kelimeleri açıklıyalım:
Beyne Zahraküm: Aramzda, demektir. Hacic: Hüccet ve delil ile hasmini yenen, demektir. Halle: Yol demektir. Aver: Gozü sakat olan demektir. Minşar: Testere, bigki demektir. Zurayb: Küçük dağ demektir. Sebaha: çoraklı, çakıllı ve bitek olmayan tuzlu arazi demektir. Kir: Demirci korügü demektir. Nükus ve Kahkara: Geri geri yürümektir. Sac: Yesil renkli sal demektir. Ludd: Şam veya Filistin dolaylarında bir köy veya bir semtin ismidir. Garkada: Dikenli bir ağaç çeşitidir. Salib: Haçtır. Cizye: İslam memleketinde oturan Ehl-i Kitab’ın verdği vergi Hume: Zehirdir. Silm: Barış demektir. Kitif: Salkım demektir. Fasurt: Sofra demektir. Zilf: Geviş getiren hayvan tırnağıdır.
Hadiste Açıklanması Gerekli Görülen Bazı Noktalar:
Deccal’in iki gözü arasında “Kâfir” kelimesinin yazılı olduğu ve okur-yazarlığı olan olmayan her müminin bu yazıyı okuduğu belirtilmiştir. Bu husus başka hadislerde belirtilmektedir. Buhari ve Müslim‘in Enes (Radiyallahü anh)den rivayet ettikleri bir hadiste de bu durum belirtilmektedir.
Nevevî: Muhakkik âlimlerin ittifakla hukmettikleri sağlıklı söz şudur ki, hadiste beyan buyurulan yazı gerçekten yazıdır. Allah o yazıyı Deccal’in yalancılığına alamet kılmış ve mümin kulunu bu yazıya vakıf kılarak diğer insanlardan gizleyecektir. Kadı İyaz, bu husustaki ihtilafı beyan ederek: Bazıları bundan maksad Deccal’in ilah olamıyacağına, ancak sonradan meydana gelmiş bir insan olduğuna delalet eden belirtidir, yani yazıdan maksad mecazi manasıdır, demişler ise de bu görüş zayıftır, demiştir. Okur-yazarlığı olan ve olmayan her müminin bu yazıyı okuyacağına dair ifade bu yazının hakikaten bir yazı olmadığını gerektırmez. Çünkü Al¬lah, okur-yazarlığı olmayan kuluna bu yazıyı okuyabılme kabiliyetini vermeye kadirdir. Kulu da böylece bu yazıyı okuyabilir hale gelir, diye bilgi vermiştir.
Deccal'in öldüreceği ve sonradan Allah tarafından diriltileceği haber verilen zatın Hızır olduğunu söyleyenler vardır. Müslim’in şeyhi Ebu İshak da böyle söylendiğini ifade etmiştir.
Hadiste bu zatın ümmet-i Muhammediyye içinde cennette derecesi en yüksek olanı olduğu ifade edilmiştir. Sindî bu paragrafla ilgili olarak şöyle der: Ümmet kelimesinden maksad o gün yaşayan müslümanlardır. Durum bu olunca o zatın sahabilerden daha faziletli olmasi manasi çıkmaz. O zatın Hızır olduğuna dair rivayet vardır. Eğer Hızır’ın da Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i görmekle sahabi sayıldığını söylersek bu açıdan müşkil bir durum kalmamış olur. Fakat şu var ki ümmetin tümünün en faziletlisi Ebu Bekr-i Sıddık (Radiyallahü anh)’dir. Ondan sonra en faziletli sahabiler diğer üç halifedir. Bunları da Aşere-i Mübeşşere, yani cennetle müjdelenmiş on sahabilerin kalanları fazilet bakımından takip ederler. Bu durum kitablarda açıklanmıştır. Bu itibarla Hızır, sahabi de olsa bu ümmetin en faziletlisi manası müşkil olur. Bu nedenle sağlıklı yorum, o gün için hayatta olan üm¬met manasının kasdedilmiş olduğunu söylemektir. Şayet Hızır, peygamberlerden ise mesele yoktur.
İsa(Aleyhisselam) indiği zaman Kudüs’te müslumanlara namaz kıldıran zatın beklenen Mehdi olduğunu Suyuti söylemiştir.
Bu hadiste Deccal’in kırk yıl kalacağı rivayet edilmiştir. İbni Mace’nin 4075 numara ile rivayet ettiği hadiste onun devrinin kirk gün olduğu rivayet olunmuştur. O hadis bundan kuvvetlidir. Tühfe yazan kemiyet ve keyfiyet açısından başka başka insanlara göre onun devrinin uzun veya kısa olacağı biçiminde bazı yorumları nakletmş ise de o yorumları buraya aktarmaya gerek görmüyoruz.
Hadiste İsa (Aleyhisselam)’ın İslam ümmeti içinde Adil bir hâkim, adaletli bir imam, yani devlet başkanı olacağı, haçı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizyeyi kaldiracağu ve zekâtı terkedeceği, artık zekât toplama memuruna ihtiyaç olmayacağı belirtilmektedir. Bu hususla ilgili olarak da biraz bilgi verelim.
Gerek bu hadisler ve gerekse diğer Kütüb-i Sitte’de rivayet edilen benzeri hadisler kıyamete yakın dönemde İsa (Aleyhisselam)’ın ineceğine ve İslam hükumlerini tatbik edeceğine delalet eder.
Avnu’l-Mabud yazarı Sünen-i Ebu Davud’un “Babu Hurucu’d-Deccal” bölümünde rivayet edilen hadislerin izahı bölümünde İsa (Aleyhisselam)’ın kiyamete yakın dönemde yer yuzüne ineceğine delalet eden hadisleri ve konuya ilişkin ayetleri naklen beyan etmektedir. Arzu edenler oraya muracaat edebilirler. Ben sadece şunu aktarmakla yetineceğim. İbni Mace mütercimi bu arada: İsa (Aleyhisselam)’ın kiyamete yakin dönemde gökten yeryüzüne ineceğine dair Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet edilen hadisler mutevatir haddine ulaşmıştır. Ehl-i Sünnet mezhebi de budur, dedikten sonra Nvevî’den şu nakli yapmaktadır:
Kadı İyaz: İsa (Aleyhisselam)’ın inmesi, Deccal’i öldürmesi haktır ve gerçektir. Ehl-i Sünnet mezhebi ve yolu bu konuda varid olan hadisler nedeniyle budur. Ne akli yönden ne de şer-i şerifte bu görüşü iptal edebilecek hiç bir delil yoktur. Bu itibarla bu hüküm sabittir. Mutezile ve Cehmiye mezheblerine mensub bazi kimseler ve onlara katılanlar bu konudaki hadislerin, Allah’ın: “ve Muhammed peygamberlerin sonuncusudur ” mealindeki ayete, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Benden sonra hiç bir peygamber yoktur” mealindeki hadisine ve peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den sonra hiç bir peygamberin olmadığına ve şeriatının kıyamete dek ebedi olup hükümlerinin yürürlükten kalkmayacağına dair müslümanların icma’ına ters düstüğü gerekçesiyle reddedilmiş olduğunu ileri sürmekteler ise de, bu iddia ve gerekçe batıldır. Çünkü İsa (Aleyhisselam)’ın inmesinden maksad onun şeriatımızı yürürlükten kaldırıcı bir şeriatla ve peygamber olarak inmesi değildir. Ne bu hadisler de ne başka hadislerde böyle bir şey yoktur. Bilakis İsa (Aleyhisselam)’ın şeriatımızla hükmedecek adil bir hakim ve halkın terk ettiği şeriatımızın hükümlerini ihya edici olarak ineceği; gerek Fitneler kitabinda, gerekse iman kitabında ve başka bölümlerde rivayet olunan sahih hadislerle sabittir, demiştir.
İbn-i Hacer Askalani de Fethü’l-Bari’de: Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve İsa (Aleyhisselam)’ın onun arkasında namaz kılacağına dair hadisler tevatür etmiştir, der. E1-Hafız bu arada: Sahih olan hüküm İsa (Aleyhisselam)’ın diri olarak göğe çıkatıldığıdır, der.
Şevkani de İsa (Aleyhisselam)’ın ineceğine dair hadislerin sayısının 29’a ulaştığını söyleyerek bunları bir bir nakletmiş ve sonunda: Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür haddine ulaştı. Bu beyammızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Mehdi hakkmdaki hadisler, Decca1 hakkmdaki hadisler ve İsa (Aleyhisselam)’ın inmesine dair hadisler mütevatirdir, demiştir.
Hadiste İsa (Aleyhisselam)’ın Salib’i yani haçi kırıp ezeceği bildirilmektedir. Şerhü’s-Sünne’de ve başka kitablarda: Yani İsa (Aleyhisselam) Hiristiyanlığı iptal ederek şer-i şerifimizle hükmedecektir, denilmiştir.
Sindî de: Yani yeryüzünde haç namına hiç bir şey bırakmıyacaktır, demiştir.
İsa (Aleyhisselam)’ın domuzu öldürmesine dair cümlenin manası da şöyledir: O, domuz beslemeyi ve yemeyi yasaklayacak ve öldurulmesini emredecektir. Artık yeryüzünde domuz bırakmıyacak ve böylece domuzun yenilmesini de tamamen önleyecektir.
İsa (Aleyhisselam)’ın cizyeyi, yani Ehl-i Kitdb’tan alınan vergiyi kaldırmasına dair cümle de şöyle yorumlanmıştır: Yani İsa (Aleyhisselam), Ehl-i Kitap olan insanları müslümanlığı kabul etmeye zorlayacak ve böylece cizye vermelerini kabul etmeyecektir. Tüm gayr-i müslimler ya müslümanlığı kabul edecekler veya öldürülecekler. Sindî bu cümlenin izahı bölümünde: Bu cümle Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beyan ettiği bir İslam hükmüdür. Yani Peygamberimizin getirmiş olduğu yüce dinimize göre Ehl-i Kitab olanların cizye vermeleri suretiyle İslam memleketinde yaşamalarına izin verilmesi hükmü İsa (Aleyhisselam) ineceği zamana kadar geçerlidir. Bundan sonraki İslam’ın hükmü Ehl-i Kitabın müslümanlığı kabul etmeleri, aksi halde öldürülmeleridir. Yoksa İsa (Aley-hisselam), İslam dininin getirmiş olduğu cizye hükmünü iptal edecek değildir. Böyle bir mana kasdedilmemiştir. Diğer bir kavle göre cümlenin manasi şöyledir:
İsa (Aleyhisselam) tüm gayr-i müslimlere cizye ödeme yükümlülüğünü koyacak, İslam’ın bu hükmünü tüm gayr-i müslimler hakkmda uygulayacak ve hiçbirisini vergisiz bırakmıyacaktır, der.
Diğer bir yorum sekli de söyledir: Cizye hiç bir gayr-i müslimden alınmayacaktır. Cünkü o dönemde malların çoğalması dolayısıyla farkir bir kimse kalmıyacaktır. Bu nedenle cizye almaya da gerek kalmayacaktır. Cünkü cizye müslümanların ihtiyaçlarında kullamlmak üzere alınır. İhtiyaç kalmayınca cizye almaya da gerek kalmaz. En-Nihaye sahibi bu yorumu nakletmiştir. Bundan önceki yorumu da Kadı İyaz beyan etmiştir.
Nevevi: En doğru mana, İsa (Aleyhisselam)’in herkesi müslüman olmaya zorlaması biçimindeki yorumdur, der.
İsa (Aleyhisselam)’ın zekâtı terketmesi de malın bolluğu ve zekâta mustahak fakirin kalmaması sebebiyledir. Bu hüküm de cizye ile ilgili hüküm gibidir. Yani İsa (Aleyhisselam) İslam dininin koymuş olduğu zekât hükmünü kaldıracak değildir. Böyle sakat bir mana düşünülemez. Maksad şudur: Yüce dinimiz, zekât müessesesini o döneme kadar tatbik edilmek ve o dönemde gerek kalmıyacağından tatbik edilmemek üzere koymuştur. İsa (Aleyhisselam) da İslam’ın konulmuş hükümlerini tatbik edecektir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 10/335-336 ve 10/336-340.

Cennet ve cehennem
عَنْ ‏ ‏خَالِدِ بْنِ عُمَيْرٍ الْعَدَوِيِّ ‏ ‏قَالَ ‏ ‏خَطَبَنَا ‏ ‏عُتْبَةُ بْنُ غَزْوَانَ ‏ ‏فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ الدُّنْيَا قَدْ ‏ ‏آذَنَتْ ‏ ‏بِصَرْمٍ ‏ ‏وَوَلَّتْ ‏ ‏حَذَّاءَ ‏ ‏وَلَمْ يَبْقَ مِنْهَا إِلَّا ‏ ‏صُبَابَةٌ ‏ ‏كَصُبَابَةِ ‏ ‏الْإِنَاءِ ‏ ‏يَتَصَابُّهَا ‏ ‏صَاحِبُهَا وَإِنَّكُمْ مُنْتَقِلُونَ مِنْهَا إِلَى دَارٍ لَا زَوَالَ لَهَا فَانْتَقِلُوا بِخَيْرِ ‏ ‏مَا بِحَضْرَتِكُمْ ‏ ‏فَإِنَّهُ قَدْ ذُكِرَ لَنَا ‏( ‏أَنَّ الْحَجَرَ ‏ ‏يُلْقَى مِنْ ‏ ‏شَفَةِ ‏ ‏جَهَنَّمَ ‏ ‏فَيَهْوِي فِيهَا سَبْعِينَ عَامًا لَا يُدْرِكُ لَهَا ‏ ‏قَعْرًا ‏ ‏وَ وَاللَّهِ لَتُمْلَأَنَّ أَفَعَجِبْتُمْ وَلَقَدْ ذُكِرَ لَنَا أَنَّ مَا بَيْنَ ‏ ‏مِصْرَاعَيْنِ ‏ ‏مِنْ ‏ ‏مَصَارِيعِ ‏ ‏الْجَنَّةِ مَسِيرَةُ أَرْبَعِينَ سَنَةً وَلَيَأْتِيَنَّ عَلَيْهَا يَوْمٌ وَهُوَ ‏ ‏كَظِيظٌ ‏ ‏مِنْ الزِّحَامِ وَلَقَدْ ‏ ‏رَأَيْتُنِي سَابِعَ سَبْعَةٍ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ‏ ‏صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏مَا لَنَا طَعَامٌ إِلَّا وَرَقُ الشَّجَرِ حَتَّى ‏ ‏قَرِحَتْ ‏ ‏أَشْدَاقُنَا ‏ ‏فَالْتَقَطْتُ ‏ ‏بُرْدَةً ‏ ‏فَشَقَقْتُهَا بَيْنِي وَبَيْنَ ‏ ‏سَعْدِ بْنِ مَالِكٍ ‏ ‏فَاتَّزَرْتُ ‏ ‏بِنِصْفِهَا ‏ ‏وَاتَّزَرَ ‏ ‏سَعْدٌ ‏ ‏بِنِصْفِهَا فَمَا أَصْبَحَ الْيَوْمَ مِنَّا أَحَدٌ إِلَّا أَصْبَحَ أَمِيرًا عَلَى مِصْرٍ مِنْ الْأَمْصَارِ وَإِنِّي أَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ أَكُونَ فِي نَفْسِي عَظِيمًا وَعِنْدَ اللَّهِ صَغِيرًا وَإِنَّهَا لَمْ تَكُنْ نُبُوَّةٌ قَطُّ إِلَّا ‏ ‏تَنَاسَخَتْ ‏ ‏حَتَّى يَكُونَ آخِرُ عَاقِبَتِهَا مُلْكًا فَسَتَخْبُرُونَ وَتُجَرِّبُونَ الْأُمَرَاءَ بَعْدَنَا ) [رواه أحمد (١٧٦١١) ومسلم (٢٩٦٧)]
9- Halit b. Ümeyr (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Utbe b. Gazvan bize hutbe irad etti ve şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti. Allah’a hamt ve sena etti, sonra şöyle buyurdu:
“Bundan sonra, (malum ola ki) dünya geçici olduğu bildirilmiş süratle geçip gitmiştir. Ondan kabın dibinde kalan ve sahibinin içtiği kalıntı (artık) gibi bakiyeden başka bir şey kalmamıştır. Muhakkak ki, siz dünyadan zevali olmayan bir diyara intikal edeceksiniz. O halde elinizde olanın en hayırlısı ile intikal edin.” Bize zikredildi ki, cehennemin bir kenarından bir taş atılacak. Taş yetmiş yıl cehenneme düşecek te dibine ulaşamayacaktır. Vallahi cehenneme doldurulacaksınız. Buna şaşırdınız mı? Vallahi bize zikredildi ki, cennet kapılarının her iki kanadının arası kırk yıllık mesafedir. Cennetin üzerine gün gelecek izdihamdan kapıya kadar dolacaktır. Ben kendimi Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’le beraber bulunan yedi kişinin yedincisi olduğumu görmüşümdür. Ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Hatta dudaklarımız yara oldu. Ben bir örtü buldum da onu yararak kendimle Sa’d (Sa’d b. Ebi Vakkas) arasında taksim ettim. Yarısıyla kendim sarındım yarısıyla da Sa’d sarındı.
Bugün ise bizden hiç birimiz yoktur ki şehirler den birine vali olmasın. Ben nefsim hakkımda büyük, Allah katında küçük olmaktan Allah’a sığınırım. Gerçekten hiçbir peygamberlik yoktur ki nesh edilmemiş akıbeti saltanata dönüşmüş olmasından sizler yakında haber alacak ve bizden sonra gelecek valileri tecrübe edeceksiniz.1
------------------------------
1-(Ahmet b. Hanbel 17611) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Müslim’in şartına göre sahihtir, der. (Müslim 2967) Müslim de; “Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe iradetti” kısmı yoktur.

عَنْ النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ قَالَ : يَخْطُبُ يَقُولُ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ يَقُولُ : " أَنْذَرْتُكُمْ النَّارَ ، أَنْذَرْتُكُمْ النَّارَ ، أَنْذَرْتُكُمْ النَّارَ " . حَتَّى لَوْ أَنَّ رَجُلًا كَانَ بِالسُّوقِ ، لَسَمِعَهُ مِنْ مَقَامِي هَذَا ، حَتَّى وَقَعَتْ خَمِيصَةٌ كَانَتْ عَلَى عَاتِقِهِ عِنْدَ رِجْلَيْهِ . [رواه حاكم و أحمد (١٨٠٢٣)]
10- Numan b. Beşir (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı hutbe irat ederken işittim, şöyle buyurdular: “sizi cehennemden sakındırırım, sizi cehennemden sakındırırım. Öyle ki, bir adam çarşıda olsaydı benim bulunduğum şu makamdan onu işitirdi. Hatta omzundaki gömleği ayaklarının ucuna düştü.
(Hâkim): “Müslim’in şartı üzere sahihtir” der. (Elbani – sahihi tergib 3659 - )
عَنْ صَفْوَان بْن يَعْلَى عَنْ أَبِيهِ رَضِيَ اللَّه عَنْهُ قَالَ سَمِعْت رَسُول اللَّه صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقْرَأ عَلَى الْمِنْبَر "وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ" (الزخرف / ٧٧) [رواه البخاري (٣٠٥٨) (٣٠٩٣) (٤٥٤٢) ومسلم (٨٧١) وأبو داود (٣٩٩٢) والترمذي (٥٠٨) وأحمد (١٨٩٩٠) ]
11- Süfyan b. Ya’la (Radıyallahu anh) den babası ona şöyle demiştir:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde, “Ey Malik Rabbin bizim işimizi bitirsin diye seslenecekler. Malik te siz böyle kalacaksınız der” (Zuhruf 77) ayetini okurken işittim.1
---------------------------
1- (Buhari 3058, 3095,4542) (Müslim 871) (Ebu Davut 3992) (Tirmizi 508) (İmam Ahmet 17990) Bu hadisi Buhari “Kitabu Bed’i’l-Halk”in bir iki yerinde ve “Kitabu’t-Tefsir”de; Ebu Davud “Hurûf bahsinde” Nesai de ayni bahis ile “Tefsir” de muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
Malik: cehennemi bekleyen meleğin ismidir.
Hadis-i şerif hutbede kıraatin meşru olduğuna delildir. Bu babda ih¬tilaf yok ise de, bunun vacib olup olmadığı ihtilaflıdır.
Nevevî, Şafiiler’i kastederek: “Bizce sahih olan kavle göre vacipdir. Kıraatin en azı bir ayetdir.” diyor.
Yine bu hadis, cehennemle korkutmanın caiz olduğuna delildir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin hutbede okuduğu ayet-i kerime (Zuhruf) suresindedir. Bu ayetin biraz yukarısında kıyamette müminlere yapılacak hüsn-ü muamele ve ikram beyan buyurulmakta, ondan sonra küffarın hallerine geçilmektedir. Onlar hakkında da:
“Şüphesiz ki mücrimler ebedi olarak cehennem azabında kalacaklar¬dır. Kendilerine hiç bir hafiflik gösterilmeyecek; azab içinde ümitsiz bir halde susup kalacaklardır. Onlara biz zulmetmedik fakat onlar kendileri zalimdiler. Cehennem muhafızına:
Ey Malik! (Ne olur) Rabbin bizim işimizi bitiriversin (yani bizi öldürsün), diye çağrışacaklar; o da:
Siz mutlaka bekleyeceksiniz. Vallahi biz, size hakkı getirdik lakin çoğunuz hakkı çirkin gördünüz, diyecek.” buyurulmuştur.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Bir gramer terimi olan “terhim” hafiflik sağlamak için münadanın son harfini hazfetmek demektir. Metinde geçen “Ya Malik” kelimesi bir münada olarak terhim kaide¬sine tabi tutulup sonundaki “kâf” hafi hazf edilebilir. Bir başka ifadeyle bu kelime terhim kaidesi uyarınca “ya Mali” şeklinde okunabilir. Ancak hadis-i şerif, Resulü Zişan Efendimizin bu kelimeyi terhim kaidesine tabi tutmadan “ya Malik” şeklinde okuduğunu ifade ediyor.
Nitekim Beydavi de tefsirinde bu kelimenin “lam” hafinin esresi ve ötresi ile “ya Mâli” ve “ya Mâlu” şekillerinde okunabileceğini söylüyor. Rühtil-Meâni müellifi Alûsi’nin açıklamasına göre, Hz Ali (Radıyallahu anh) ile İbni Mesud İbni Vessâb ve A’meş bu kelimeyi terhim kaidesine tabi tutarak okumuşlardır. Gramer kaidelerine uygun olan bu kıraâta göre ayetin manâsı şöyle olur: “Onlar, cehennemin bekçisi olan Malik’e seslenip O’nu yardıma çağırırlar.”
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/73

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الخدري ، قَالَ :قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ أَمَّا أَهْلُ النَّارِ الَّذِينَ هُمْ أَهْلُهَا فَإِنَّهُمْ لاَ يَمُوتُونَ فِيهَا وَلاَ يَحْيَوْنَ وَلَكِنْ نَاسٌ أَصَابَتْهُمُ النَّارُ بِذُنُوبِهِمْ - أَوْ قَالَ بِخَطَايَاهُمْ - فَأَمَاتَهُمْ إِمَاتَةً حَتَّى إِذَا كَانُوا فَحْمًا أُذِنَ بِالشَّفَاعَةِ فَجِيءَ بِهِمْ ضَبَائِرَ ضَبَائِرَ فَبُثُّوا عَلَى أَنْهَارِ الْجَنَّةِ ثُمَّ قِيلَ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ أَفِيضُوا عَلَيْهِمْ ‏.‏ فَيَنْبُتُونَ نَبَاتَ الْحِبَّةِ تَكُونُ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ " قَالَ : فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهَ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَلَمْ تَرَوْا إِلَى شَجَرَةٍ تَكُونُ خَضْرَاءٌ ثُمَّ تَكُونُ صَفْرَاءٌ ثُمَّ تَكُونُ خَضْرَاءٌ فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ كَأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَدْ كَانَ بِالْبَادِيَةِ ‏.‏ [ رواه مسلم (١٨٥)وأحمد (٣ / ٥ ١١) وابن خزيمة والدرمي (٢/ ٣٣٢) وابن ماجه (٣٤٠٩)]
12- Ebu Said El Hudri (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti. Hutbeyi uzattığını gördüm. Şöyle buyurdu: cehennem ehli cehenneme konacak. Şüphesiz onlar cehennemde ne ölür ne dirilirler. Fakat bir takım insanlar vardır ki, günahları sebebiyle kendilerine ateş isabet etmiş ve onları adamakıllı öldürmüştür. Nihayet yanıp kömür oldukları zaman (onlar hakkında) şefaat izni verilecek ve takım takım getirilecek cennet nehirlerine dağıtıldılar. Başka bir lafızda cennet nehirlerine dağıtılacaklar. Sonra (cennet Ehline);
“Ey cennetlikler şunların üstüne su serpin” denilecek. Böylece sel kalıntısında ot biter gibi bitecekler. (ravi devamla) şöyle dedi: Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; ağaçları görmüyor musunuz? Yeşeriyor, sonra sararıyor, sonra tekrar yeşeriyor. Cemaatten bir adam: “Sanki Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çölde bulunmuş” dedi.1
----------------------------
1- (Müslim 185), (İmam Ahmet 3/5-11), (İbni Hüzeyme), (Darimi 2/332), (İbni Mace 3409), Bu hadisi Buharı “Kitabu’l-İman” ve “Kitabu’r-Rukak” da ri¬vayet etmiştir. Hadisi Nesai de tahriç etmiştir.
Hadis-i şerif bütün rivayetleri ile cehennemdeki müminlere şefaat edileceğine delalet etmektedir. Bu hususta Kâdı İyaz şunları söyler: “Ehl-i sünnetin mezhebine göre şefaat aklen ve naklen caizdir. Allahu Teâ1â Hazretlerinin; “O gün rahman olan Allah’ın izin verdiklerinden başka hiç bir kim¬seye şefaat fayda vermez.” ayet-i kerimesi ile emsali ayetler ve mecmuu tevatüre varan sahih hadisler buna delildir. Ehl-i sünnetin selef ve ha¬lef ulemâsıda şefaatin caiz olduğuna ittifak etmişlerdir. Buna yalnız Ha¬ricilerle bazı Mutezileler itiraz etmişlerdir. Onların mezhebine göre âsi müminler cehennemde ebedi kalacaklardır. Delilleri:
“Cehennemliklere şefaatçilerin şefaati fayda vermeyecektir.” Ve “Zalimler için (o gün) ne bir dost vardır, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi.” ayet-i kerimeleridir. Fakat bu ayetler kâfirler hakkındadır. Şefaat hadisi dahi; “Derecelerin arttırılması” hakkındadır diye tevil ederlerse de bu tevil dahi batıldır. Bizzat sadedinde bulunduğumuz hadislerin lafız¬ları onların mezhebinin butlanı hakkında sarih delildirler.
Şefaat Beş Kısımdır
Birincisi: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsustur ki; kıyamet gününde durak yerindeki şiddet ve dehşetten rahata kavuş¬mak ve hesabın çabuk görülmesi hususundadır.
İkincisi: Bir takım bahtiyarların sualsiz hesapsız cennete girmeleri hususundadır. Bunun dahi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsus olduğuna dair hadis vardır.
Üçüncüsü: Cehennemi hak etmiş bazı müminler hakkındadır. Bunlara da Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Allah’ın dilediği bazı zevat şefaat edeceklerdir.
Dördüncüsü: Fiilen cehenneme girmiş günahkârlar hakkındadır. Bunlara Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) melekler ve bazı müminler şefaat edecek bu sayede Allahu Teâ1â Hazretleri için “Lâ ilahe illallah” diyen müminler cehennemden kurtulacaklardır.
Beşincisi: Cennetliklerin derecelerini ziyadeleştirmek hususundaki şefaattir. Mutezile bu şefaati inkâr etmedikleri gibi ilk haşr zamanında¬ki şefaati da inkâr etmezler. Meşhur rivayetlerle sabit olmuştur ki; selef-i salihin (Radıyallahü Anhüm) Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den şefaat niyazında bulunmuşlardır. Binaenaleyh: “Bir kimsenin Allah’tan peygamberinin şefaatini istemesi mekruhtur. Çünkü istenilen şefaat günahkârlar için olacaktır” diyenlerin sözü¬ne itibar edilmez. Zira şefaat yalnız günahkârlar için değil yukarda da arz ettiğimiz gibi bazen hesabı hafifletmek ve dereceleri yükseltmek için¬de olur. Sonra aklı başında olan herkes Allah’a karşı kusur işlediğini ve onun affına muhtaç olduğunu itiraf eder. Kendi amellerine güvenmez. Helak olunanların zümresine katılacağından korkar. Şefaat istemeyi ke¬rih gören bu kavle göre Allah’tan mağfiret ve rahmet dilemek¬te doğru olmamak lazım gelir. Çünkü bunlar da günahkârlar içindir. Hâlbuki selef ve halefin duaları bunun aksini ispat etmektedir.
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan...” ifadesi bir temsildir. Ölçü hususunda mi’yar değildir. Çünkü iman cisim olmadığı için tar¬tılmaz. Fakat bu husustaki kavl-i tahkike göre kulun ameli indallah bir cisime konarak tartılacaktır. İmamu’l-Harameyn: “Amel def¬terlerini Cenabı Allah tartacaktır...” demiş bunun aiden müstahil olmadığını söylemiştir. Amellerin tartılması ya bu suretle olacak ya¬hut ameller cisim suretinde temsil edilerek tartılacaktır. Zeccac ve diğer ehl-i sünnet müfessirleri insanın son amellerinin tartılacağını ve ona göre hayır veya şer verileceğini rivayet etmişlerdir. Burada hayat nehri şekk ile rivayet edilmiş: “Hayat yahut hayâ nehri” denilmiştir. Buhari Sahihinde bu şekkin hadisi rivayet eden Malik’ten olduğunu tasrih etmiştir. Malik’ten başka raviler “Hayat nehri” diye seksiz olarak rivayet etmişler¬dir.
Hayâ kelimesi yağmur manasına gelir. Yağmura hayâ denilmesi yeryüzünü ihya ettiği içindir. Hayat nehrinin suyu cehennemde yanıp kav¬rulan insanları ihya ederek onları taptaze bir hale getireceği için ona hayâ denilmiştir.
“Gusâ” selin getirdiği şeylerdir. “Hamie” nehirlerin kenarındaki kara çamurdur. “Hamile” ise Gusâ’ manasınadır. Yani selin getirdiği şeylerdir.
Müslim’in Nasr b. Ali’den tahriç ettiği bir rivayette Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cehennemliklerin cehennemde ne ölü ne diri bir halde bulunduklarını haber veriyor. Bundan murad — Allah-u A’lem — kâfirlerdir. Çünkü ebedi olarak cehennemde kalmayı hak eden onlardır. Küffar cehennemde yanıp kül olmazlarsa da bir an ra¬hat yüzü görmedikleri için onların hayatına hayatta denmez. Nitekim ayni ifade Kur’an-ı Kerîm’de de mevcuttur. Allahu Teâlâ Hazretleri
“Sonra cehennemde ne ölür, ne dirilir.” buyurmuştur. Ehl-i hakkın mezhebi de budur onlar: “Ehl-i cennetin nimetleri daimi olduğu gibi küt farın cehennemdeki azapları da daimidir” derler.
Nevevî’nin beyanına göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Lâkin bir takım insanlar vardır ki; günahları sebebiyle (yahut hata¬ları sebebiyle) kendilerine ateş isabet etmiş ve onları adamakıllı öldürmüştür...” sözü günahkâr müminler hakkındadır. Bunlar Allah’ın dilediği kadar, azap olunacaklar sonra öleceklerdir.
Buradaki ölümden murad da hissi gideren hakiki ölümdür. Demek oluyor ki; günahkâr müminler günahlarına kadar yanacak, sonra Allah Kendilerini öldürecek ve Allah’ın dilediği kadar cansız olarak cehen¬nemde kalacaklar sonra ölü olarak cehennemden çıkarılacak eşya taşır gibi takım takım cennet nehirlerine götürüleceklerdir. Kömür haline gel¬miş bulunan vücutlarına hayat suyu serpilince hemen dirilecekler ve sel yatağında biten otlar gibi çabucak büyüyecekler bütün uzuvları ve kuv¬vetleri tamamen eskisi gibi olacak ondan sonrada yerlerine gönderilecek¬lerdir.
Kâdı İyaz buradaki ölümün iki veçhi olduğunu nakleder:
1) Buradaki ölümden murad hakiki ölümdür.
2) Murad hakiki ölüm değildir. Ancak çektikleri ıstıraptan dolayı hissiz kalırlar. Fakat Nevevî “Muhtar olan bizim arz ettiğimizdir. Ya¬ni ölümden murad hakiki ölümdür” diyor
Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:
1) Asi müminlerden bir taife cehenneme girecektir. Dalâlet fırkaların¬dan Mürcienin mezhebine göre; imanı ölen bir kimseye günah zarar et¬mez. Binaenaleyh mümin ne kadar günah işlese de cehenneme girmez. Bu hadis onların aleyhine ve ehl-i sünnetin lehine delildir.
2) Hadis-i Şerif: “Günahkârlar ebediyyen cehennemde kalır” diyen Mutezile tayfasının da aleyhine delildir. Çünkü bu hadiste bir takım gü¬nahkârların cehenneme girecekleri nassan bildirilmiştir.
3) Müminler amelleri hususunda birbirlerinden farklıdırlar.
4) “Ameller imandan cüzdür” diyenler bu hadisle istidlal etmişlerse de Allâme Aynî bunu asla kabul etmemiştir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Allah’a yalın ayak ve çıplak ulaşacaksınız
عَنْ إبْنِ عَبَّاسٍ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ : إِنَّكُمْ مُلَاقُوا اللهِ عَزَّ وَ جَلَّ حُفَاةً عُرَاةً غَرْلًا . [ رواه النسائي (٢٠٨١) و قال الألباني صحيح ]
13- İbni Abbas (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde hutbe irad etti ve şöyle buyurduğunu işittim. “Sizler Allah’a yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak ulaşacaksınız.”
(Nesai 2081) Elbanî; bu hadis sahihtir, der.
عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ مَحْشُورُونَ إِلَى اللَّهِ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا ، ثُمَّ قَالَ : كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ (الأنبياء 104) إِلَى آخِرِ الْآيَةِ ، ثُمَّ قَالَ : أَلَا وَإِنَّ أَوَّلَ الْخَلَائِقِ يُكْسَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِبْرَاهِيمُ ، أَلَا وَإِنَّهُ يُجَاءُ بِرِجَالٍ مِنْ أُمَّتِي ، فَيُؤْخَذُ بِهِمْ ذَاتَ الشِّمَالِ ، فَأَقُولُ : يَا رَبِّ أُصحَابِي ، فَيُقَالُ : إِنَّكَ لَا تَدْرِي مَا أَحْدَثُوا بَعْدَكَ ، فَأَقُولُ : كَمَا قَالَ الْعَبْدُ الصَّالِحُ ،{ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} (المائدة 117) ، فَيُقَالُ : " إِنَّ هَؤُلَاءِ لَمْ يَزَالُوا مُرْتَدِّينَ عَلَى أَعْقَابِهِمْ مُنْذُ فَارَقْتَهُمْ " . [رواه البخاري (٤٣٢٩ ) (٤٤٦٣) و الترمذي (٣١٦٧ ) و النسائي(٢٠٨٧)
14- İbni Abbas (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irad etti ve şöyle buyurdu;
Ey insanlar Sizler Allah’a yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşr olacaksınız. “Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları (vadettiğimiz gibi) yaparız.” (Enbiya104) Sonra şöyle devam etti. Kıyamet günü ilk giydirilecek olan İbrahim (Aleyhisselam)’dır. Ümmetimden bazı kimseler getirilecek ve sol tarafa (yani cehennemlikler bölümüne) konulacak. Ben de; Ey rabbim bunlar benim ümmetimdendir, diyeceğim. Bana: “Senden sonra onların din adına neler çıkardıklarını biliyor musun?” denilecek. Ben de; salih kul İsa (Aleyhisselam)’ın dediği gibi: “Ben onlara söylememi emrettiğin şeyden başkasını söylemedim. Benim rabbim ve sizin rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz, dedim. Onların arasında yaşadığım sürece onlar üzerinde kontrolcü idim. Beni vefat ettirip aralarından alınca onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen her şeyi görensin. Eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin” (Maide117-118) diyeceğim. Bana şöyle denilecek; sen onların arasından ayrıldıktan sonra onlar mürtet oldular. (İslam dininden çıkarak eski dinlerine geri döndüler).
(Buhari 4329-4463), (Tirmizi 3167), (Nesai 2087)

Kıyamet
خَطَبَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْأَرْضِ، وَعَلَى الْمِنْبَرِ، وَعَلَى الْبَعِيرِ، وَعَلَى النَّاقَةِ. (وَكَانَ إِذَا خَطَبَ احْمَرَّتْ عَيْنَاهُ وَعَلَا صَوْتُهُ وَاشْتَدَّ غَضَبُهُ، حَتَّى كَأَنَّهُ مُنْذِرُ جَيْشٍ يَقُولُ: (صَبَّحَكُمْ وَمَسَّاكُمْ) وَيَقُولُ: (بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ، وَيُقْرِنُ بَيْنَ أُصْبُعَيْهِ السَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى، وَيَقُولُ: أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ، وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ ثُمَّ يَقُولُ أَنَا أَوْلَى بِكُلِّ مُؤْمِنٍ مِنْ نَفْسِهِ مَنْ تَرَكَ مَالاً فَلأهْلِهِ وَمَنْ تَرَكَ دَيْنًا أَوْ ضَيَاعًا فَإِلَيَّ وَعَلَيَّ [رواه مسلم (٨٦٧) ابن ماجه (٤٥)]
15- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yerde minberde ve deve üstünde hutbe irat ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir ve öfkesi şiddetlenirdi. Sanki kendisi düşman ordusunu gözetleyen “muhakkak düşman size sabahleyin baskın yapacak, akşam hücum edecektir” diyen bir gözcü gibi idi ve “Kıyamet günü ile ben bunlar gibi gönderildim” buyururdu. Bunu söylerken de şahadet parmağı ile orta parmağını birleştirirdi. (Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbelerinde) Bundan sonra: Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan icat edilip dine sokulandır. Her sonradan icat edilip dine sokulan şey bidat, her bidat dalalet (sapıklık)tır, der. (devamla) kim (ölürken) mal bırakırsa onun mirasçılarınadır. Kim de (karşılığı olmayan) borç bırakırsa veya (bakıma muhtaç) çoluk çocuk bırakırsa onun borcunu ödemek ve ailesine bakmak bana aittir, buyururdu.1
----------------------------
1- (Müslim 185), (İmam Ahmet 3/5-11), (İbni Hüzeyme), (Darimi 2/332), (İbni Mace 3409), Bu hadisi Buharı “Kitabu’l-İman” ve “Kitabu’r-Rukak” da ri¬vayet etmiştir. Hadisi Nesai de tahriç etmiştir.
Hadis-i şerif bütün rivayetleri ile cehennemdeki müminlere şefaat edileceğine delalet etmektedir. Bu hususta Kâdı İyaz şunları söyler: “Ehl-i sünnetin mezhebine göre şefaat aklen ve naklen caizdir. Allahu Teâ1â Hazretlerinin; “O gün rahman olan Allah’ın izin verdiklerinden başka hiç bir kim¬seye şefaat fayda vermez.” ayet-i kerimesi ile emsali ayetler ve mecmuu tevatüre varan sahih hadisler buna delildir. Ehl-i sünnetin selef ve ha¬lef ulemâsıda şefaatin caiz olduğuna ittifak etmişlerdir. Buna yalnız Ha¬ricilerle bazı Mutezileler itiraz etmişlerdir. Onların mezhebine göre âsi müminler cehennemde ebedi kalacaklardır. Delilleri:
“Cehennemliklere şefaatçilerin şefaati fayda vermeyecektir.” Ve “Zalimler için (o gün) ne bir dost vardır, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi.” ayet-i kerimeleridir. Fakat bu ayetler kâfirler hakkındadır. Şefaat hadisi dahi; “Derecelerin arttırılması” hakkındadır diye tevil ederlerse de bu tevil dahi batıldır. Bizzat sadedinde bulunduğumuz hadislerin lafız¬ları onların mezhebinin butlanı hakkında sarih delildirler.
Şefaat Beş Kısımdır
Birincisi: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsustur ki; kıyamet gününde durak yerindeki şiddet ve dehşetten rahata kavuş¬mak ve hesabın çabuk görülmesi hususundadır.
İkincisi: Bir takım bahtiyarların sualsiz hesapsız cennete girmeleri hususundadır. Bunun dahi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e mahsus olduğuna dair hadis vardır.
Üçüncüsü: Cehennemi hak etmiş bazı müminler hakkındadır. Bunlara da Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Allah’ın dilediği bazı zevat şefaat edeceklerdir.
Dördüncüsü: Fiilen cehenneme girmiş günahkârlar hakkındadır. Bunlara Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) melekler ve bazı müminler şefaat edecek bu sayede Allahu Teâ1â Hazretleri için “Lâ ilahe illallah” diyen müminler cehennemden kurtulacaklardır.
Beşincisi: Cennetliklerin derecelerini ziyadeleştirmek hususundaki şefaattir. Mutezile bu şefaati inkâr etmedikleri gibi ilk haşr zamanında¬ki şefaati da inkâr etmezler. Meşhur rivayetlerle sabit olmuştur ki; selef-i salihin (Radıyallahü Anhüm) Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den şefaat niyazında bulunmuşlardır. Binaenaleyh: “Bir kimsenin Allah’tan peygamberinin şefaatini istemesi mekruhtur. Çünkü istenilen şefaat günahkârlar için olacaktır” diyenlerin sözü¬ne itibar edilmez. Zira şefaat yalnız günahkârlar için değil yukarda da arz ettiğimiz gibi bazen hesabı hafifletmek ve dereceleri yükseltmek için¬de olur. Sonra aklı başında olan herkes Allah’a karşı kusur işlediğini ve onun affına muhtaç olduğunu itiraf eder. Kendi amellerine güvenmez. Helak olunanların zümresine katılacağından korkar. Şefaat istemeyi ke¬rih gören bu kavle göre Allah’tan mağfiret ve rahmet dilemek¬te doğru olmamak lazım gelir. Çünkü bunlar da günahkârlar içindir. Hâlbuki selef ve halefin duaları bunun aksini ispat etmektedir.
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan...” ifadesi bir temsildir. Ölçü hususunda mi’yar değildir. Çünkü iman cisim olmadığı için tar¬tılmaz. Fakat bu husustaki kavl-i tahkike göre kulun ameli indallah bir cisime konarak tartılacaktır. İmamu’l-Harameyn: “Amel def¬terlerini Cenabı Allah tartacaktır...” demiş bunun aiden müstahil olmadığını söylemiştir. Amellerin tartılması ya bu suretle olacak ya¬hut ameller cisim suretinde temsil edilerek tartılacaktır. Zeccac ve diğer ehl-i sünnet müfessirleri insanın son amellerinin tartılacağını ve ona göre hayır veya şer verileceğini rivayet etmişlerdir. Burada hayat nehri şekk ile rivayet edilmiş: “Hayat yahut hayâ nehri” denilmiştir. Buhari Sahihinde bu şekkin hadisi rivayet eden Malik’ten olduğunu tasrih etmiştir. Malik’ten başka raviler “Hayat nehri” diye seksiz olarak rivayet etmişler¬dir.
Hayâ kelimesi yağmur manasına gelir. Yağmura hayâ denilmesi yeryüzünü ihya ettiği içindir. Hayat nehrinin suyu cehennemde yanıp kav¬rulan insanları ihya ederek onları taptaze bir hale getireceği için ona hayâ denilmiştir.
“Gusâ” selin getirdiği şeylerdir. “Hamie” nehirlerin kenarındaki kara çamurdur. “Hamile” ise Gusâ’ manasınadır. Yani selin getirdiği şeylerdir.
Müslim’in Nasr b. Ali’den tahriç ettiği bir rivayette Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cehennemliklerin cehennemde ne ölü ne diri bir halde bulunduklarını haber veriyor. Bundan murad — Allah-u A’lem — kâfirlerdir. Çünkü ebedi olarak cehennemde kalmayı hak eden onlardır. Küffar cehennemde yanıp kül olmazlarsa da bir an ra¬hat yüzü görmedikleri için onların hayatına hayatta denmez. Nitekim ayni ifade Kur’an-ı Kerîm’de de mevcuttur. Allahu Teâlâ Hazretleri
“Sonra cehennemde ne ölür, ne dirilir.” buyurmuştur. Ehl-i hakkın mezhebi de budur onlar: “Ehl-i cennetin nimetleri daimi olduğu gibi küt farın cehennemdeki azapları da daimidir” derler.
Nevevî’nin beyanına göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Lâkin bir takım insanlar vardır ki; günahları sebebiyle (yahut hata¬ları sebebiyle) kendilerine ateş isabet etmiş ve onları adamakıllı öldürmüştür...” sözü günahkâr müminler hakkındadır. Bunlar Allah’ın dilediği kadar, azap olunacaklar sonra öleceklerdir.
Buradaki ölümden murad da hissi gideren hakiki ölümdür. Demek oluyor ki; günahkâr müminler günahlarına kadar yanacak, sonra Allah Kendilerini öldürecek ve Allah’ın dilediği kadar cansız olarak cehen¬nemde kalacaklar sonra ölü olarak cehennemden çıkarılacak eşya taşır gibi takım takım cennet nehirlerine götürüleceklerdir. Kömür haline gel¬miş bulunan vücutlarına hayat suyu serpilince hemen dirilecekler ve sel yatağında biten otlar gibi çabucak büyüyecekler bütün uzuvları ve kuv¬vetleri tamamen eskisi gibi olacak ondan sonrada yerlerine gönderilecek¬lerdir.
Kâdı İyaz buradaki ölümün iki veçhi olduğunu nakleder:
1) Buradaki ölümden murad hakiki ölümdür.
2) Murad hakiki ölüm değildir. Ancak çektikleri ıstıraptan dolayı hissiz kalırlar. Fakat Nevevî “Muhtar olan bizim arz ettiğimizdir. Ya¬ni ölümden murad hakiki ölümdür” diyor
Hadisi Şerif Şu Hükümleri İhtiva Etmektedir:
1) Asi müminlerden bir taife cehenneme girecektir. Dalâlet fırkaların¬dan Mürcienin mezhebine göre; imanı ölen bir kimseye günah zarar et¬mez. Binaenaleyh mümin ne kadar günah işlese de cehenneme girmez. Bu hadis onların aleyhine ve ehl-i sünnetin lehine delildir.
2) Hadis-i Şerif: “Günahkârlar ebediyyen cehennemde kalır” diyen Mutezile tayfasının da aleyhine delildir. Çünkü bu hadiste bir takım gü¬nahkârların cehenneme girecekleri nassan bildirilmiştir.
3) Müminler amelleri hususunda birbirlerinden farklıdırlar.
4) “Ameller imandan cüzdür” diyenler bu hadisle istidlal etmişlerse de Allâme Aynî bunu asla kabul etmemiştir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عن أَنَس بْن مَالِكٍ :أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَ حِينَ زَاغَتْ الشَّمْسُ فَصَلَّى الظُّهْرَ فَلَمَّا سَلَّمَ قَامَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَذَكَرَ السَّاعَةَ وَذَكَرَ أَنَّ بَيْنَ يَدَيْهَا أُمُورًا عِظَامًا ثُمَّ قَالَ : ( مَنْ أَحَبَّ أَنْ يَسْأَلَ عَنْ شَيْءٍ فَلْيَسْأَلْ عَنْهُ فَوَاللَّهِ لَا تَسْأَلُونِي عَنْ شَيْءٍ إِلَّا أَخْبَرْتُكُمْ بِهِ مَا دُمْتُ فِي مَقَامِي هَذَا ) قَالَ أَنَسٌ : فَأَكْثَرَ النَّاسُ الْبُكَاءَ وَأَكْثَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَقُولَ سَلُونِي. فَقَامَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ حُذَافَةَ فَقَالَ مَنْ أَبِي يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ أَبُوكَ حُذَافَةُ . قَالَ ثُمَّ أَكْثَرَ أَنْ يَقُولَ سَلُونِي ، فَبَرَكَ عُمَرُ عَلَى رُكْبَتَيْهِ فَقَالَ : رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَسُولًا . ثُمَّ قَالَ : عُرِضَتْ عَلَيَّ الْجَنَّةُ وَالنَّارُ آنِفًا فِي عُرْضِ هَذَا الْحَائِطِ وَأَنَا أُصَلِّي فَلَمْ أَرَ كَالْيَوْمِ فِي الْخَيْرِ وَالشَّرِّ . [رواه البخاري (٥١٥) (٦٨٦٤)]
Enes b. Malik (Radıyallahu anh) den:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş zevale erdiği vakit çıkıp cemaate öğle namazı kıldırdı. Namaz bitince minber üzerinde ayağa kalktı ve kıyameti anlattı. Onda büyük işlerin olacağını da anlattı sonra şöyle buyurdu:
Kim bana bir şey sormak isterse sorsun, şu yerimde bulunduğum müddetçe bana ne sorarsanız onu size haber vereceğim. Bu sözü işiten insanların birçoğu ağladılar. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana soru sorun sözünü çok tekrarladı. Derken Abdullah b. Huzeyfe’tis-Sehmi kalkarak: benim babam kim ya Resulallah! Diye sordu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) baban Huzeyfe’dir, buyurdu. Sonra sorun bana sözünü çok tekrar edince Ömer (Radıyallahu anh) diz çöküp; rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, resul olarak Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e razı olduk, dedi. Ömer (Radıyallahu anh) bunu deyince Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) artık sükût buyurdu.
Demin bana şu duvarın ardında cennet ve cehennem gösterildi. Fakat cennetten daha hayırlı ve cehennemden daha şerli bir şey görmedim.1
-------------------------
1- (Buhari 515-6864), (İmam Ahmet 12681) Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı Şeyhayn’in şartı üzere sahihtir, der. (İbni Hibban 106) Müslim’in şartı üzere isnadı sahihtir. (Ebu Yala 3601)

Cennet ve cehennem hakkında başka bir hutbe
عَنْ أَنَس بْن مَالِكٍ قَالَ : بَلَغَ رَسُولُ اللهً عَنْ اَصْحَابِهِ فَخَطَبَ فَقَالَ : عُرِضَتْ عَلَيَّ الْجَنَّةُ وَالنَّارُ آنِفًا فِي عُرْضِ هَذَا الْحَائِطِ وَأَنَا أُصَلِّي فَلَمْ أَرَ كَالْيَوْمِ فِي الْخَيْرِ وَالشَّرِّ وَلَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحَكْتُمْ قَلِيلًا وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا قَالَ : مَا أَتَي عَلَى أَصِحَابِ رَسُولِ اللهِ صَلَى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمٌ أَشَدُّ مِنْهُ قَالَ : غَطُّوا رُؤُوسَهُمْ وَلَهُمْ خَيِّنٌ فَقَالَ عُمَرُ : رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نبيًا .قال : . فَقَامَ ذَاكَ الرَّجُلُ فَقَالَ مَنْ أَبِي يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ قَالَ أَبُوكَ فُلَانٌ فَنَزَلَتْ " يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَسْأَلُواْ عَنْ أَشْيَاء إِن تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ" ]المائدة 101[ [رواه مسلم (٢٣٥٩) والبخاري (٤٣٤٥)]
16- Enes b. Malik (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kulağına ashabından bir şey geldi de hutbe irat etti ve şöyle buyurdu:
Bana cennet ve cehennem gösterildi. Fakat hayır ve şerden bu günün bilgisini görmedim. Siz benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler çok ağlardınız.
Hakikaten Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabına o günden daha şiddetli bir gün gelmedi. Başlarını örttüler genizden gelen feryatları vardı. Derken Ömer (Radıyallahu anh) kalkarak; Biz rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, resul olarak da Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e razı olduk, dedi. Bir adam kalkarak; “benim babam kim?” diye sordu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de; “senin baban filandır” buyurdu. Akabinden:“Ey iman edenler! Çok şeyler sormayın. Çünkü açıklanırsa fenanıza gider.” (Maide 101) ayeti nazil oldu.1
-------------------------
1- (Müslim 2359), (Buhari 4345) Hz. Enes rivayetlerini Buharı “Tefsir”, “Deavât”, “Rikak” ve “İ'tisam” bahislerinde; Tirmizi “Tefsir”de; Nesai “Rikak” da, Ebu Musa rivayetini Buhari “ilim”, “İ’tisam” ve “Fedâil” bahislerinde muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.
“Hayır ve şerde bugünkü gibisini görmedim...” cümlesinden murad: Bugün cennette gördüğüm hayırdan daha çok hayır cehennemde gördü¬ğüm şerden daha çok şer hiç bir zaman görmüş değilim. Bunu siz de gör¬müş olsanız son derece ürker ve gülmeniz azalır. Ağlamanız çoğalırdı, demektir.
Ha nın: Burundan gunne ile çıkan ağlama sesidir.
Hadisin müteaddit rivayetlerinden anlaşılıyor ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çok sual sormaktan canı sıkılarak müteaddit defalar:
“Sorun bana...” sözünü tekrarlamış. Nihayet Hz. Ömer diz çöke¬rek : “Biz Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, Resul olarak da Muhammed’e razı olduk.” demiş. Ondan sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sükût buyurmuştur. Hz. Ömer’in bu yaptığı bir edep ve nezaket, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikram, Müslümanlara da Peygamberlerine eziyet ederek helak olmasınlar diye bir şefkattir. Sö-zünün manası: Biz elimizdeki Kitabullah’a ve Peygamberimizin sünnetine razıyız. Bunlar bize yeter. Başka sual sormaya hacet yoktur, demektir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in müteaddit defalar: “Sorun bana...” demesine gelince: Bu söz sorulacak her suale o anda cevap verebileceği kendisine vahiyle bildirilmiştir manasına alınmıştır. Aksi takdirde gaibe ait her sorulanı bilemez, yalnız Allah’ın bildirdiğini haber verirdi.
Hz. Abdullah b. Huzafe’nin : “Babam kimdir?” diye sor¬ması cahiliyet âdeti iktizası bazı kimselerin nesebine ta’n etmelerinden ve Huzafe’nin oğlu olmadığını söylemelerindendir.
Annesinin Abdullah’a; “Annen cahiliyet devri kadınlarının irtikâp ettikleri bir şenaatte bulunmuş olsa, onu halkın gözleri Önünde kepaze etmeyeceğinden emin miydin?” diye çıkışmasından murad: Ben zina etmiş olsam da Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sana Huzafe’nin oğlu olmadığını söyleseydi, sen beni âleme karşı rezil ederdin, demektir. Hz. Abdullah’ın kara bir kölenin oğulluğunu kabul et¬mesi mutasavver değildir. Çünkü zina ile nesep sabit olmaz. Burada onun kara bir köleye oğul olmayı kabul edecek olması iki vecihle izah edilir:
1- Bu hükmü henüz duymamıştır. O ana kadar kendisi zinadan do¬ğan bir; çocuğun nesebinin sabit olduğunu zannetmiştir.
2- Nesebin ilhak ve ispatı, kadın şüphe ile cima edilmişse caizdir. Çocuğun nesebi cima sahibinden sabit olur.
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
1- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gadab halinde hüküm vermesi caizdir. Çünkü onun bütün hallerinde söyledikleri hak ve haki¬kattir. Sair hâkimler bu hususta ona kıyas edilemezler.
2- Bu rivayetler Hz. Ömer’in ilim, fazilet ve kemâline delil¬dirler.
3- Lüzumsuz yere ve taciz maksadıyla sual sormak mekruhtur.
4- Hadis-i şerif Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir mucizesidir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Kabir fitnesi
عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّ عَمْرَةَ حَدَّثَتْهُ، أَنَّ عَائِشَةَ حَدَّثَتْهَا، أَنَّ يَهُودِيَّةً أَتَتْهَا فَقَالَتْ : أَجَارَكِ اللَّهُ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، قَالَتْ عَائِشَةُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ النَّاسَ لَيُعَذَّبُونَ فِي الْقُبُورِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «عَائِذًا بِاللَّهِ»، قَالَتْ عَائِشَةُ: إِنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَ مَخْرَجًا فَخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَخَرَجْنَا إِلَى الْحُجْرَةِ، فَاجْتَمَعَ إِلَيْنَا نِسَاءٌ، وَأَقْبَلَ إِلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَذَلِكَ ضَحْوَةً فَقَامَ قِيَامًا طَوِيلًا، ثُمَّ رَكَعَ رُكُوعًا طَوِيلًا، ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ، فَقَامَ دُونَ الْقِيَامِ الْأَوَّلِ، ثُمَّ رَكَعَ دُونَ رُكُوعِهِ، ثُمَّ سَجَدَ، ثُمَّ قَامَ الثَّانِيَةَ، فَصَنَعَ مِثْلَ ذَلِكَ، إِلَّا أَنَّ رُكُوعَهُ وَقِيَامَهُ دُونَ الرَّكْعَةِ الْأُولَى، ثُمَّ سَجَدَ وَتَجَلَّتِ الشَّمْسُ، فَلَمَّا انْصَرَفَ قَعَدَ عَلَى الْمِنْبَرِ، فَقَالَ فِيمَا يَقُولُ: إِنَّ النَّاسَ يُفْتَنُونَ فِي قُبُورِهِمْ كَفِتْنَةِ الدَّجَّالِ، قَالَتْ عَائِشَةُ: كُنَّا نَسْمَعُهُ بَعْدَ ذَلِكَ يَتَعَوَّذُ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ . [رواه النسائي (١٤٥٨) وابن حبان (٢٨٤٠)]
17- Yahya b. Said (Radıyallahu anh) den:
Amre binti Abdurrahman, Hz. Aişe (Radıyallahu anha) dan tahdis etmiştir.
Bir Yahudi kadını bana gelerek: “Allah seni kabir azabından korusun” demişti. Ben de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e: “Ey Allah’ın Resulü! İnsanlara kabirde azab ediliyor mu?” diye sordum. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Allah’a sığınırım o kabir azabından” dedi. Aişe diyor ki Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dışarı çıkmıştı da Güneş tutulmuştu. Biz de dışarı çıktık, kadınlar etrafıma toplandılar. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bize doğru geldi. Vakit kuşluk vakti idi. İnsanlara namaz kıldırdı. Namazda kıyamı uzattı. Sonra rükûa gitti rükûu da uzattı. Sonra rükûdan başını kaldırdı. Yine kıyamı uzattı, sonra rükûa gitti, rükûunu yine uzattı. Sonra rükûdan başını kaldırdı ve yine kıyamını uzattı. Sonra secdeye gitti, Secdesini uzattı. Sonra ikinci rekâtı da aynı şekilde yaptı. Fakat kıyam ve rükûu öncekinden daha kısa idi. Sonra secdeye vardı ve namazı tamamladığında güneş te açılmıştı. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberin üzerine oturdu ve şöyle buyurdu: “İnsanlar kabirlerinde deccal fitnesi gibi fitneye uğrayacaklar. Aişe (Radıyallahu anha) diyor ki; bu hadiseden sonra Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın kabir azabından Allah’a sığındığını işittik.1
-----------------------
1- (Nesai 1458) Elbanî: bu hadis sahihtir dedi. (İbni Hibban 2740) Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir, der.
Hadisin bâb başlığına delîl olan kısmı bu son fıkrasıdir. Nitekim baş tarafında da Yahudi kocakarının Aişe’ye kabir azabından koruma duası yapması sebe¬biyle, Aişe’nin bunu Rasulüllah’tan sorması fıkrası da başlığa delildir. Yahudi kadınların bunu Aişe’den evvel öğrenip haber vermeleri, kabir azabını eski pey¬gamberlerin de ümmetlerine haber verdiklerini düşündürür. Eldeki Tevrat nüs¬halarında değil kabir azabı, ahiret bahsi de yoksa da, Tevrat’ın elde bulunmayan kadîm nüshalarında mevcud olduğuna delalet eder.
Kur’ân-ı Kerim’de de kabir azabına işaret eden yerler vardır. Taha: 124. ayeti ile et-Tekâsur Suresi’ni buna işaret sayanlar olduğu gibi, Katâde ile Rabi İbni Enes de “ Biz onları iki kere ağalandıracağız” (et-Tevbe:l0l) aye¬tinin tefsirinde, iki kere azabın, biri dünyada olacağını, diğerinin de kabir aza¬bı olduğunu söylemişlerdir (Kastâllânî)

عروة بن الزبير أنه سمع أسماء بنت أبي بكر تقول قام رسول الله صلى الله عليه وسلم فذكر الفتنة التي يفتن بها المرء فلما ذكر ذلك ضج المسلمون ضجة زاد غندر عذاب القبر حق . [ رواه البخاري
18- Urve b. Zübeyir (Radıyallahu anh), Esma binti Ebu Bekir(Radıyallahu anha)’dan işitmiştir. Esma (Radıyallahu anha) şöyle diyordu:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve kişinin kabirde imtihana tabi tutulacağı kabir fitnesini zikretti. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir hallerini anlatınca Müslümanlar dehşet içinde feryatla ağladılar. Ravi Gunder, “kabir azabı haktır” cümlesini ziyade etti.
(Buhari 1307), (Nesai 2072) Elbanî; “sahihtir” der.
Defin esnasında cenazenin yanında oturmak, ölümü ve sonrasını hatırlamak caizdir.
عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ قَالَ خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جِنَازَةِ رَجُلٍ مِنْ الْأَنْصَارِ فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْرِ وَلَمَّا يُلْحَدْ ، فَجَلَسَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ [مستقبل القبلة] وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ . وَكَأَنَّ عَلَى رُءُوسِنَا الطَّيْرَ ، وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ فِي الْأَرْضِ [فَجَعَلَ يَنْظُرُ إِلَى السَّمَاءِ ، وَيَنْظُرُ إِلَى الْأَرْضِ ، وَجَعَلَ يَرْفَعُ بَصَرَهُ وَيَخْفَضُ ، ثَلاَثًا ] فَقَالَ : اسْتَعِيذُوا بِاللَّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا ثُمَّ قَالَ [ثُمَّ قَالَ : اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ][ثَلاَثاً] ثُمَّ قَالَ : ِإنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مَلَائِكَةٌ مِنْ السَّمَاءِ ، بِيضُ الْوُجُوهِ ، كَأَنَّ وُجُوهَهُمْ الشَّمْسُ ، مَعَهُمْ كَفَنٌ مِنْ أَكْفَانِ الْجَنَّةِ ، وَحَنُوطٌ مِنْ حَنُوطِ الْجَنَّةِ ، حَتَّى يَجْلِسُوا مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ ، ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ عَلَيْهِ السَّلَام حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الطَّيِّبَةُ (وقي رواية : المطمئنة) ، اخْرُجِي إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ ، قَالَ فَتَخْرُجُ تَسِيلُ كَمَا تَسِيلُ الْقَطْرَةُ مِنْ فِي السِّقَاءِ ، فَيَأْخُذُهَا (وَفِي رِوَايَةٍ : حَتَّى إِذَا خُرِجَتْ لَهُ رُوحَهُ صَلَّى عَلَيْهِ كُلُّ مَلَكٌ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ ، وَ كُلُّ مَلَكٌ فِي السَّماَءِ ، وَفُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابَ السَّماَءِ ، لَيْسَ مِنْ أَهْلِ باَب إِلاَّ وَهُمْ يَدْعُونَ اللهَ أَنْ يعْرِجَ بِرًوحِهِ مِنْ قِبَلِهِمْ ) ، فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَأْخُذُوهَا فَيَجْعَلُوهَا فِي ذَلِكَ الْكَفَنِ ، وَفِي ذَلِكَ الْحَنُوطِ فذلك قوله تعالى }تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لاَ يُفَرِّطُون{ ، )الأنعام (61 وَيَخْرُجُ مِنْهَا كَأَطْيَبِ نَفْحَةِ مِسْكٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ ، قَالَ : فَيَصْعَدُونَ بِهَا فَلَا يَمُرُّونَ يَعْنِي بِهَا عَلَى مَلَإٍ مِنْ الْمَلَائِكَةِ إِلَّا قَالُوا : مَا هَذَا الرُّوحُ الطَّيِّبُ ؟ فَيَقُولُونَ : فُلَانُ بْنُ فُلَانٍ بِأَحْسَنِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانُوا يُسَمُّونَهُ بِهَا فِي الدُّنْيَاحَتَّى يَنْتَهُوا بِهَا إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا ، فَيَسْتَفْتِحُونَ لَهُ فَيُفْتَحُ لَهُمْ ، فَيُشَيِّعُهُ مِنْ كُلِّ سَمَاءٍ مُقَرَّبُوهَا إِلَى السَّمَاءِ الَّتِي تَلِيهَا ، حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ : اكْتُبُوا كِتَابَ عَبْدِي فِي عِلِّيِّينَ ، [ثم يقال] أَعِيدُوهُ إِلَى الْأَرْضِ فَإِنِّي [وَعَدْتُهُمْ أَنِّى]مِنْهَا خَلَقْتُهُمْ وَفِيهَا أُعِيدُهُمْ وَمِنْهَا أُخْرِجُهُمْ تَارَةً أُخْرَى قَالَ [يريد إلى الأرض و] تُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ [قال فإنه يسمع خفق نعال أصحابه ولو عنه] [مدبرين] فَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ [شديد الإنتهار]فَـ[ينتهرانه و] يُجْلِسَانِهِ فَيَقُولَانِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ؟ فَيَقُولُ رَبِّيَ اللَّهُ، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا دِينُكَ؟ فَيَقُولُ دِينِيَ الْإِسْلَامُ، فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ فَيَقُولُ : هُوَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَيَقُولَانِ لَهُ وَمَا عِلْمُك؟ فَيَقُولُ قَرَأْتُ كِتَابَ اللَّهِ فَآمَنْتُ بِهِ وَصَدَّقْتُ [فينتهره فيقول : مَنْ رَبُّكَ؟ مَا دِينُكَ؟ مَنْ نَبِيُّكَ؟ وَهِيَ آخِرُ فِتْنَة تُعْرَضُ عَلَى الْمُؤْمِنِ ، فَذَلِكَ حَينَ يَقُولُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ : { يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ }[إبراهيم 27] فَيَقُولُ رَبِّيَ اللَّهُ، و دِينِيَ الْإِسْلَامُ، وَنَبِيِّي مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ] فَيُنَادِي مُنَادٍ فِي السَّمَاءِ أَنْ صَدَقَ عَبْدِي فَأَفْرِشُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ وَأَلْبِسُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى الْجَنَّةِ قَالَ فَيَأْتِيهِ مِنْ رَوْحِهَا وَطِيبِهَا وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ مَدَّ بَصَرِهِ قَالَ وَيَأْتِيهِ [وفي رواية يمثل له] رَجُلٌ حَسَنُ الْوَجْهِ حَسَنُ الثِّيَابِ طَيِّبُ الرِّيحِ فَيَقُولُ أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُرُّكَ [أبشر برضوان من الله . وجنات فيها نعيم مقيم] هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ تُوعَدُ فَيَقُولُ لَهُ [وأنت فبشرك الله بخير] مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالْخَيْرِ فَيَقُولُ : أَنَا عَمَلُكَ الصَّالِحُ [فَوَاللهِ مَا عَلَّمْتُكَ إِلاَّ كُنْتُ سَرِيعًا فِي إِطَاعَةِ اللهِ بطيئاً فِي مَعْصِيَةِ اللهِ، فَجَزَاكَ اللهُ خَيْرًا] ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ مِنَ الْجَنَّةِ وَ بَابٌ مِنَ النَّارِ فَيُقَالُ هَذَا مَنْزِلُكَ لَوْ عَصَيْتَ اللهَ ، أَبْدَلَكَ اللهُ بِهِ هَذَا فَإِذَا رَأَى مَا فِي الْجَنَّةِ فَيَقُولُ رَبِّ أَجِّلْ قِيَامُ السَّاعَةِ حَتَّى أَرْجِعَ إِلَى أَهْلِي وَمَالِي [فَيُقَالُ لَهُ اسْكُنْ] قَالَ وَإِنَّ الْعَبْدَ الْكَافِرَ [وفي رواية : الفاجر] إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مِنْ السَّمَاءِ مَلَائِكَةٌ [غلاظ شداد] سُودُ الْوُجُوهِ مَعَهُمْ الْمُسُوحُ [من النار] فَيَجْلِسُونَ مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْخَبِيثَةُ اخْرُجِي إِلَى سَخَطٍ مِنْ اللَّهِ وَغَضَبٍ قَالَ فَتُفَرَّقُ فِي جَسَدِهِ فَيَنْتَزِعُهَا كَمَا يُنْتَزَعُ السَّفُّودُ [الكثير الشعب] مِنْ الصُّوفِ الْمَبْلُولِ [فتقطع معها العروق والعصب]، [فيلعنه كل ملك بين السماء والأرض و كل ملك في السماء وتغلق أبواب السماء ليس من أهل باب إلا وهم يدعون الله ألا تعرج روحه من قبلهم]، فَيَأْخُذُهَا فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَجْعَلُوهَا فِي تِلْكَ الْمُسُوحِ وَيَخْرُجُ مِنْهَا كَأَنْتَنِ رِيحِ جِيفَةٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ فَيَصْعَدُونَ بِهَا فَلَا يَمُرُّونَ بِهَا عَلَى مَلَإٍ مِنْ الْمَلَائِكَةِ إِلَّا قَالُوا مَا هَذَا الرُّوحُ الْخَبِيثُ ؟ فَيَقُولُونَ : فُلَانُ بْنُ فُلَانٍ بِأَقْبَحِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانَ يُسَمَّى بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا فَيُسْتَفْتَحُ لَهُ فَلَا يُفْتَحُ لَهُ ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ { لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ }[الأعراف: 40] فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ اكْتُبُوا كِتَابَهُ فِي سِجِّينٍ فِي الْأَرْضِ السُّفْلَى [ثم يقال : أعيدوا عبدي إلى الأرض فَإِنِّي وَعَدْتُهُمْ أَنِّى مِنْهَا خَلَقْتُهُمْ وَفِيهَا أُعِيدُهُمْ وَمِنْهَا أُخْرِجُهُمْ تَارَةً أُخْرَى ] فَتُطْرَحُ رُوحُهُ [من السماء] طَرْحًا [حتى تقع في جسده] ثُمَّ قَرَأَ { وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنْ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ }[الحج: 31] فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ [قال فإنه ليسمع خفق نعال أصحابه إذا ولوا عنه] وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ [شديد الإنتهار فينتهرانه و ] يُجْلِسَانِهِ فَيَقُولَانِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ [ فَيَقُولُ هَاهْ هَاهْ لَا أَدْرِي فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ هَاهْ هَاهْ لَا أَدْرِي ] فَيَقُولَانِ لَهُ: مَا تقول في الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فلا تهتدي لا سم يقال محمدـ! فَيَقُولُ هَاهْ هَاهْ لَا أَدْرِي [سمعت الناس يقولون ذلك! قال فيقال لادريت] ، [ولا تلوت] فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنْ السَّمَاءِ أَنْ كَذَبَ فَافْرِشُوا لَهُ مِنْ النَّارِ وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى النَّارِ فَيَأْتِيهِ مِنْ حَرِّهَا وَسَمُومِهَا وَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ حَتَّى تَخْتَلِفَ فِيهِ أَضْلَاعُهُ وَيَأْتِيهِ [وفي رواية يمثل له] رَجُلٌ قَبِيحُ الْوَجْهِ قَبِيحُ الثِّيَابِ مُنْتِنُ الرِّيحِ فَيَقُولُ أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُوؤُكَ هَذَا يَوْمُك الَّذِي كُنْتَ تُوعَدُ فَيَقُولُ [وأنت فبشرك الله بالشر] مَنْ أَنْتَ ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالشَّرِّ! فَيَقُولُ أَنَا عَمَلُكَ الْخَبِيثُ[فَوَاللهِ مَا عَلَّمْتُكَ إِلاَّ كُنْتُ سَرِيعًا فِي إِطَاعَةِ اللهِ بطيئاً فِي مَعْصِيَةِ اللهِ ] ، [فَجَزَاكَ اللهُ شَرًا ، ثم يقيض له أعمى أصم أبكم في يده مرزبة ! لو ضرب بها جبل كان تربا ، فيضربه ضربة حتى يصير بها ترابا ، ثم يعيده الله كما كان فيضربه ضربة أخرى فيصيح صيحة يسمعه كل شيء إلا الثقلين ، ثم يفتح له باب من النار ويمحد من فراش النار ] ، فَيَقُولُ رَبِّ لَا تُقِمْ السَّاعَةَ . [رواه الإمام أحمد (١٨١٦٨) و أبو داود وروى النسائي) ١٣٠٧(وابن ماجه أوله ورواه الحاكم و أبو عوانة الإسفرائيني في صحيحيهما و ابن حبان وصحَّح الحديث الإمام الألباني في صحيح الترغيب والترهيب.]
19- Bera b. Azip (Radıyallahu anh) şöyle demiştir.
Biz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde Ensar’dan bir adamın cenazesine çıktık. Kabrin yanına vardığımızda henüz kabir kazılması tamamlanmamıştı. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) [kıbleye doğru] oturdu. Biz de başlarımızın üstünde kuşlar konmuş gibi sakince onun etrafında oturduk. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) elindeki çöp (ağaç parçası) ile yeri karıştırıyordu. [Bir göğe, bir yere bakmaya başladı. Gözlerini üç defa kaldırıp indirdi.] İki veya üç kere şöyle buyurdu: “kabir azabından Allah’a sığının.” [Sonra üç ker; “Allah’ım kabir azabından sana sığınırım,”] buyurdu. Sonra da; Mümin kul dünyadan ayrılıp ahirete yöneldiği esnada yüzleri güneş gibi parlayan beyaz yüzlü melekler semadan inerler. Yanlarında cennet kefenlerinden kefen ve cennet kokularından (hanut) koku vardır. Müminin göreceği bir yerde otururlar. Ölüm meleği Azrail (Aleyhisselam) da gelir baş tarafına oturur ve şöyle der; “ Ey güzel nefis (başka bir rivayette, ey mutmainne nefis) Allahtan mağfiret ve Rıdvan’a çık.” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; ruh su kabından sızan damla gibi süzülüp çıkar. Azrail (Aleyhisselam) onun ruhunu alır. [başka bir rivayette ruh çıkar, Gökteki bütün melekler ve gökle yer arasındaki bütün melekler onun namazını kılar semanın kapıları ona açılır. Hiç bir Kapı görevlisi yok ki onun ruhunu Allah’a yükselirken kendisinden geçmesi için çağırmasın.] Melekler onu aldıkları zaman o kefenle kefenleyip, o kokuyu sürmedikçe göz açıp kapatacak bir süre kadar dahi olsa onu asla terk etmezler. Nitekim Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor: “Sizden birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onu tamamen alırlar ve onlar hiçbir zaman kusur etmezler.” (Enam 61) Ondan misk kokusu gibi bir koku yeryüzüne yayılır. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; onu süratle melekler topluluğu üzerine götürürler, hiç yavaşlamazlar. Ancak bu güzel ruh kimdir, diyenlere dünyada kendisine verilen en güzel isimlerle isimlendirerek filan oğlu filandır, derler. Sonra dünya semasına çıkarırlar. Kapıyı açmak isterler kapı onlar için açılır. Yedinci kat semaya kadar o ruha yakın olan herkese kokusu yayılır (ulaşır). Allah kulumun kitabını illiyyine yazın sonra yeryüzüne geri götürün. Çünkü. Onları topraktan yarattım. Tekrar toprağa iade edip, bir kez daha oradan çıkaracağımı [ben vadettim], buyurur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devamla şöyle buyurdu: O müminin ruhu [yeryüzüne döndürülür] ve cesedine iade edilir. [hatta kendisini defnedip dağılanların ayak seslerini dahi işitir.] [şiddetle bağırıp çağıran ve azarlayan] İki melek gelir onu oturturlar ve ona; “Rabbin kim?” derler. “O rabbim Allah,” der. “dinin ne?” derler, “dinim İslam” der. “size (peygamber olarak) gönderilen şu adam hakkında ne diyorsun?” derler, “salat ve selam onun üzerine olsun, o Allah’ın Resulüdür,” der. “amelin nedir?” derler, “Allah’ın kitabını okudum ona iman edip, tasdik ettim.” “Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim?” derler. Bu müminin üzerine arz olunan son fitnedir. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurdu: “Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar” (İbrahim 27) (Kabirdeki o mümin): “Rabbim Allah, dinim İslam, peygamberim Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’dir,” der.
Semadan bir münadi; “Şüphesiz kulum doğru söyledi. Onun kabrine cennetten bir döşek döşeyin, ona cennetten elbiseler giydirin ve onun kabrinden cennette bir kapı açın.” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, cennetten esintileri ve güzel kokuları ona gelir. Onu kabri gözün görebildiği kadar genişletir. Sonra karşısına yüzü, elbisesi ve kokusu güzel birisi gelir ve der ki: [Nimetleri devamlı olan Allahu Teâlâ’nın Cennet ve rahmeti ile seni müjdelerim.] Bu, va'd olunmuş olduğun gündür, der. Mümin kimse sorar: [Allah sana hayırlı karşılıklar versin,] sen kimsin? Ben senin dünyadaki iyi amellerinim. [Sen daima Allah’a ibadet etmek için koşar, isyana ise, yaklaşmazdın. Bunun için Allahu Teâlâ seni hayırlı, güzel nimetlerle mükâfatlandırdı.] Sonra ona cennetten bir kapıaçılır ve cehennemden de bir kapı açılır ve ona: Cehennemdeki yerine bak; eğer asi olsaydın menzilin burasydı. Allahu Teâlâ senin oturacak yerini cennetle değiştir¬miştir, denilir. O mümin ceneteki yerini görünce der ki: Ya Rabbi! Kıyameti çabuk getir de bir an önce aileme, çocuklarıma kavuşayım. Ona : (burada) ikâmet et, denilir.
Kâfirler, (bir rivayette facir) dünyadan alâkasını kesip öleceği zaman, [şiddetli azap yapan], siyah yüzlü melekler, ateşten elbise ve katrandan gömleklerle onun karşısında göreceği bir yerde otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, başucuna oturur ve ey habis nefis Allah’ın öfke ve gazabına çık, der. Onun ruhu cesedinden dalı budağı çok ağacın çıktığı gibi sinir ve damarları keserek çıkar. Yer ve gökteki bütün melekler kendisine lanet ederler. Göklerin kapıları kapanarak hiçbir kapı onun habis, kötü ruhunun kendisinden geçmesini istemez. Melekler göz açıp kapatacak bir süre kadar dahi olsa onu asla bırakmazlar, hatta yanlarında getirdikleri ateşten elbiseleri giydirirler. Onu süratle melekler topluluğu üzerine götürürler, hiç yavaşlamazlar. Ancak bu kötü ruh kimdir, diyenlere dünyada kendisine verilen en kötü isimlerle isimlendirerek filan oğlu filandır, derler. Sonra dünya semasına çıkarırlar. Kapıyı açmak isterler kapı onun için açılmaz. Sonra Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “İşte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir.” (Araf 40) Ayetini okudu.
Allahu Teâlâ onun kitabını siccine yazın ve onu yeryüzüne indirin buyurur. [sonra “ O kulumu geri çevirin ve ona hazırladığım büyük azabı gösterin. Çünkü ona da; “onları topraktan yarattım, yine toprağa iade edeceğim ve tekrar topraktan çıkaracağımı” va’d ettim,” buyurur. Böylece ruhu yeryüzüne geri döndürülür; [hatta ruhu cesedine iade ederler.] Sonra Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma sürüklediği şeye benzer. (Hac 31) ayetini okudu. Sonra ruhu cesedine iade edilir. [Hatta mezarının yanından dağılmakta olanların ayak seslerini de işitir.] Ona da [şiddetle bağırıp çağıran ve azarlayan] iki melek gelir ve onu oturturlar. “Rabbin kim,” diye sorarlar. O; “ha, ha, bilmiyorum” der. “dinin nedir?” diye sorarlar. O kimse: “ha, ha, bilmiyorum,” der. “size (peygamber olarak) gönderilen, adının Muhammed olduğu söylenen şu adam hakkında ne diyorsun?” derler. O kimse “ha, ha, bilmiyorum [insanların onunla ilgili bir şeyler söylediğini işittim, der. Ona: bilmez olaydın, denir.] [okumaz anlamaz olaydın] semadan bir münadi, “yalan söyledi. Ona ateşten bir döşek döşeyin ve cehennemden bir kapı açın,” diye nida eder. Cehennemden de bir kapı açılır. Pis koku ve cehennemin sıcaklığı o kabre dolar, Kabir onu sıkar. Öyle ki, kaburgaları birbirine girer.
Bundan sonra çirkin elbiseli, pis kokulu ve vahşi yüzlü birisi gelip karşısına dikilerek der ki: Allah’ın gazabı ve sonsuz azabını vaat ettiği bu gün sana müjde olsun. Sen kimsin? Ben senin dünyada iken yaptığın çirkin amelinim. [Vallahi sen kötülüğe, Allahu Teâlâ’ya isyana koşa koşa giderdin, fakat ibadete ve itaate gevşek davranır, yapmazdın.] [İşte bugün Allahu Teâlâ kötülüğünün ve küfrünün cezasını sana çektirecek. Sonra gözleri görmeyen, konuşamayan ve kulakları duymayan bir melek onu yakalar. Onun elinde demirden bir tokmak vardır. Onunla dağlara vurulsa, kül ve toprak hâline getirir. Bununla kendisine bir kere vurulduğu zaman parçalanır, toprak haline gelir. Sonra Allah onu tekrar diriltir ve alnına öyle şiddetli vurulur ki, insan ve cinden başka yeryüzündeki bütün mahlûklar onun bağırmasını işitirler. Onun için Cehennemden de bir kapı açılır. Ona ateşten bir döşek döşenir.] O: “Ya rabbi kıyamet günü hiç gelmesin,” der.1
--------------------------
1- (Buhari 1/243, 3/1260, 1294), (Müslim 2870), (Ebu Davut4751-4753), (Hâkim 1/37), (Tayalusi 753), (İmam Ahmet 17803-18063), (Nesai 2030), (İbni Mace 4268, 4269) “Biz de başlarımızın üstünde kuşlar konmuş gibi” ifadesi Ebu Davut’un ( 2/70) rivayetidir. (İmam Ahmet 4/297) Hakin “Şeyhaynin şartı üzere sahihtir” der. Zehebî de İbni Kayyım’in sahihinde dediği gibi bunu onayladı. (İlam’ul-Mukiîn 1/214) ve (tezhib’us-Sunen 4/337) Ebu Nuaym ve diğerlerinden nakletmiştir.
Hadisi Ebu Davud, A’meş kanalıyla; Nesai ve İbni Mace de Minhal İbni Amr kanalıyla ri¬vayet etmişlerdir.
İmam Ahmed’in Abdürrezzak kanalıyla; Bera İbni Azib (Radıyallahu anh) den rivayetinde o: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir cenazeye gittik... de¬miş ve yukardaki hadisin benzerini zikretmiştir. Bu rivayette şu kı¬sım da vardır: Ruhu çıktığı zaman gökle yer arasında ve gökteki her melek ona dua eder, göğün kapıları açılır her kapının ahâlisi (olan melekler) o kişinin ruhunun taraflarınca Allah’a yükseltilmesini is¬terler. Hadisin sonunda ise şu fazlalık vardır: O (kâfir) kişi için kör, sağır, dilsiz birisi yaratılır. Elinde bir balyoz (tokmak) vardır ki şa¬yet onu bir dağa vurmuş olsa dağ toprak olurdu. Ona öyle bir vurur ki toprak olur. Allahu Teâlâ onu, eski haline iade eder ve o tekrar vu¬rur da öyle bir bağırır ki, insan ve cinler hâriç her şey bağırışını du¬yar. Berâ der ki: Sonra onun için ateşe (cehenneme) bir kapı açılır ve cehennem yataklarından bir yatak yapılır.
Süfyân es-Sevrî’nin babasından, onun Hayseme’den, onun da Berâ’dan rivayetine göre; o, “Allah inananları, dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar.” ayeti hakkında şöyle demiştir: Bu, kabir azabıdır.
Bu hadis-i şerif Nesai’nin Sünen’inde şu manaya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir: “Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir cenazeyi defnetmek için çıkmıştık. Kabre vardığımızda, henüz kabrin kazılma¬sı sona ermemişti. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oturdu. Biz de başlarımızın üzerinde bir takım kuşlar varmış gibi onun etrafına oturduk.” Nesai’nin rivayetindeki “Başlarımızın üzerinde kuşlar varmış gibi onun etrafında oturduk” mea¬lindeki cümle cenaze defnedilirken aranan sükûnet, sessizlik ve edepten kinayedir. Esasen ashabı kiram Resulü Zişan Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in her meclisinde bu adaba riayet ederlerdi. Bu mevzuda Mevlana Şibli şunları kaydediyor:
“Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in meclisi, hizmetçiler ve maiyet halkı ile çevrili bir sa¬ray değildi. Hatta Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in evinin kapısı bile yoktu. Fakat O’nun Peygamberlik vakarı herkesin kalbine haşyet verirdi. O’nu gören her insan, kal¬binde bir titreyiş hissederdi. Hadis kitaplarının ifadesine göre halk, Peygam¬ber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda o kadar sakin ve sessiz otururlardı ki, insan cemaatten her birini, başına konan bir kuşu ürkütmek istemiyormuş zannederdi. Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda söz söylemek isteyenlere söz verilirken hasep ve nesep, servet ve nüfuz itibariyle elde ettikleri mevki değil, ancak ilim ve fazilet iti¬bariyle haiz oldukları liyakat nazar-ı itibara alınırdı. Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in âdeti, önce muhtaç ve fakir olanları dinlemek, onların ihtiyaçlarını temin et¬mekti.”
“Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), hiç bir kimsenin sözünü kesmez, şayet söylenen söz¬ler O’nu memnun etmeyecek bir mahiyette ise bu sözleri ihmal ederdi. Bir mesele bahis mevzuu olduğu zaman Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de fikrini ileri sürer, mü¬nakaşa veya müzakere esnasında bir nükte söylenirse o da neşelenir, o da bu nüktelere mukabele ederdi.”
İbni Cerir’in Mücahit İbni Musa ve Hasan İbni Muhammed kana¬lıyla... Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; ölü, (onu defnedenler) geri dönüp gittikleri zaman nalınlarının sesini işitir. Eğer mümin idiyse; namaz başucunda, zekât sağında, oruç solunda, sadaka, sıla-ı rahim, iyilik ve insanlara olan ihsanı gibi hayır işleri ayakları ucunda olur. Ona başucu tarafından gelinir de namaz: Benim tarafımdan giriş yok, der. Sağından gelinir de zekât: Benim tarafımdan giriş yok, der. Solundan gelinir de oruç: Benim tarafımdan giriş yok, der. Ayakuçlarından ge¬linir de hayır işleri. Benim tarafımdan giriş yok, der. O kula otur de¬nilir, oturur, güneş batmaya yaklaşmış halde onun karşısına getirilip temessül ettirilir de ona: Soracaklarımızı bize haber ver, denilir. O: Bırakın ki namaz kılayım, der. Muhakkak sen yapacaksın (namazını kılacaksın), soracaklarımızı bize haber ver, denilir de o: Bana ne soracaksınız? der. Şu içinizde olan adam hakkında görüşün nedir, onun hakkında ne dersin, nasıl şehadet edersin? denilir, O: Muhammed mi? der, ona evet, denilir. Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ederim. Mu-hakkak o bize Allah katından delillerle gelmiş ve biz onu tasdik et¬mişizdir, der. Ona: Bu (ikrar) üzere yaşadın, onun üzerine öldün ve Allah dilerse bunun üzerine haşrolunacaksın, denilir. Sonra kabri onun için yetmiş kulaç genişletilir, onun için aydınlatılır, onun için cenne¬te bir kapı açılır ve ona: Allah’ın senin için orada hazırladıklarına bak, denilir. Böylece onun gıptası ve sevinci artar. Sonra ruhu, temiz ruhlar içine katılır. O, cennette bir ağaca asılmış yeşil bir kuştur. Cesedi de başlangıçta olduğu gibi toprağa iade edilir. İşte Allahu Teâlâ’nın : “Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar.” kavli budur. Hadisi İbni Habban da Mu’temir İbni Süleyman kanalıyla Muhammed İbni Amr’dan rivayet etmiş olup, onun rivayetinde kâfirin cevabı ve azabı da anlatılmıştır.
Bezzâr der ki: Bize Said İbni Bahr’el-Karâtisi’nin... Ebu Hüreyre’den rivayetine göre; —öyle sanıyorum Ebu Hüreyre hadisi merfu’ olarak rivayet etmiştir— o, şöyle demiştir: Muhakkak mümin, ölüm kendisine gelip de göreceklerini gördüğünde; ruhunun çıkmasını se¬ver, ister. Allahu Teâlâ onu karşılamayı (ona kavuşmayı) sever. Müminin ruhu göğe yükseltilir. Müminlerin ruhları ona gelir ve yeryü¬zü halkından tanıdıkları hakkında ondan haber sorarlar. Falanı yer¬yüzünde bıraktım, dediği zaman bu onların hoşuna gider. Falanca öl¬müştü, dediği zaman: Bize getirilmedi, derler. Mümin kabrinde otur¬tulur ve sorulur: Rabbin kimdir? O: Rabbim Allah’tır, der. Peygam¬berin kimdir? diye sorulur, Muhammed peygamberimdir, der. Dinin nedir? denilir, Dinim İslâm’dır, der. Kabrinde onun için bir kapı açılır ve Oturacağın yere bak, denilir, sonra kabri sanki bir uyuklama, istirahat yeri imiş gibi görür. (Ölen kişi) Allah’ın düşmanı ise; ölüm ona gelip de gördüklerini görünce, ruhunun ebediyen çıkmamasını is¬ter. Allahu Teâlâ ona kavuşmayı istemez. Kabrinde oturduğu —veya oturtulduğu— zaman ona: Rabbin kimdir? denilir, bilmiyorum, der. Bilmedin, denilir ve onun için cehennemden bir kapı açılır, sonra ona öyle bir vuruşla vurulur ki, insan ve cinler hariç bütün hayvanlar o vuruşu işitirler. Sonra ona: Menhuş’un uyuduğu gibi uyu, denilir. Ebu Hüreyre’ye: Menhuş nedir? diye sordum da: Yılanın - çıyanın ısırdığı kimsedir, sonra kabri onun üzerine daraltılır, dedi. Sonra Bezzâr: Velid İbni Kasım’dan başkasının bu hadisi rivayet ettiğini bilmiyoruz, demiştir.
İmam Ahmed der ki: Bize Hüseyin İbni Müsennâ’nın... Esma Binti es-Sıddık (Radıyallahu anhüma)’dan rivayetine göre; o, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet edip şöyle demiştir: Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: İnsan kabrine girdiği zaman şayet mümin idiyse ameli onun etrafını çevirir: Namazı ve orucu. Melek ona namazı ta¬rafından gelir de namazı onu geri çevirir. Orucu tarafından gelir de orucu meleği geri çevirir. Melek ona otur, diye seslenir ve o oturur. Melek, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i kastederek ona: Şu adam hakkında ne dersin? der. O: Kim? diye sorar, melek: Muhammed, der. Mümin kişi: Onun Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ederim, der. Melek: Nere¬den biliyorsun, sen ona kavuştun mu? der. O: Onun Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ederim, der. Melek: Bu (ikrar) üzere yaşadın, onun üzerine öldün, onun üzerinde haşrolunacaksın, der. Şayet günahkâr veya kâfir ise; melek ona gelir, meleği ondan geri çevirecek melekle kendi arasında hiç bir şey yoktur. Melek onu oturtur ve Otur, şu adam hakkında ne diyorsun? der. O hangi adam diye sorar. Melek: Muhammed, der. O kişi: Vallahi bilmiyorum, insanların bir şeyler söyledik¬lerini işittim ve ben de onu söyledim, der. Melek ona: Onun üzerine yaşadın, bunun üzerine öldün, bunun üzerinde haşrolunacaksın, der. Kabrinde ona bir hayvan musallat edilir. Onun yanında ucundaki dü¬ğümü deve kırbacı misali bir kor olan bir kamçı vardır. Allah’ın dilediği kadar ona vurur. Sağırdır, onun sesini duymaz ki ona acısın.
“Allah inananları dünya hayatında da ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar.” ayeti hakkında İbni Abbas (Radıyallahu anh) dan rivayetle Avfî der ki: Müminin ölüm vaktinde melekler onun yanında hazır bulunur, ona se¬lam verir, onu cennetle müjdelerler. Öldüğü zaman cenazesi ile bir¬likte yürür, insanlarla beraber onun üzerine (cenaze) namazı kılar¬lar. Defnolunduğu zaman kabrinde oturtulur ve ona: Rabbin kim¬dir? denilir. O: Rabbim, Allah’tır, der. Ona: Resulün kimdir? denilir, o: Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dir, der. Ona: Şehadetin nedir? denilir, o: Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ederim, der. Gözünün ulaşabileceği kadar kabri onun için genişletilir. Kâfire gelince; melekler ona inerler, ellerini ya¬yarlar (ellerini yaymak, vurmaktır) ölüm anında yüzlerine, arkalarına vururlar. Kabrine konulduğu zaman oturtulur, ona: Rabbin kimdir? denilir. Onlara hiç bir cevap vermez. Allah bunu anmayı ona unuttur¬muştur. Size gönderilmiş olan resul kimdir? Denildiği zaman, aklına gelmez ve hiçbir şeyle cevap veremez. İşte Allahu Teâlâ zalimleri böy¬lece saptırır.
İbni Ebu Hâtim’in Ahmed İbni Osman İbni Hâkim el-Evdî kanalıy¬la... Ebu Katâde el-Ensari’den “Allah inananları dünya hayatında da ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar.” ayeti hakkında şöyle demiştir: Mümin öldüğü zaman kabrinde oturtulur ve ona: Rabbin kimdir? denilir. O: Allah’tır, der. Ona: Peygamberin kimdir? denilir, Muhammed İbni Abdullah’tır, der. Bu ona defalarca sorulur, sonra onun için cehenneme bir kapı açılıp ona: Şayet sapmış, yanılmış ol¬saydın ateşteki evine bak, denilir. Sonra onun için cennete bir kapı açılır ve: Sebat etmiş olduğun için cennetteki evine bak, denilir. Kâ¬fir öldüğü zaman ise; kabrinde oturtulur ve ona: Rabbin kimdir, pey¬gamberin kimdir? denilir. O: Bilmiyorum, insanların bir şeyler söylediklerini işitirdim, der. Ona: Bilemedin, denilir, sonra onun için cen¬nete bir kapı açılıp kendisine: Sebat etmiş olsaydın, senin için (hazırlanmış olan) evine bak, denilir. Sonra onun için cehenneme bir kapı açılıp: Sapmış olduğun için evine bak, denilir. İşte Allahu Teâlâ’nın: “Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üze¬rinde tutar.” kavli budur. Abdürrezzâk’ın Ma’mer’den, onun İbni Tâvûs’tan, onun da babasından rivayetine göre, Allah’ın inananları dün¬ya hayatında üzerinde tutacağı sağlam söz “Lâ İlahe İllallah.” sözü¬dür. Ahirette üzerinde tutacağı sağlam söz ise, kabirdeki sorgudur. Katâde der ki: Dünya hayatında Allah onları hayır ve salih amelde sa¬bit tutar. Ahirette sağlam bir söz üzerinde tutması ise kabirdedir. Selef’ten birçoklarından da bu şekilde rivayet edilmiştir.
Buhari’nin Ebu’l-Velid kanalıyla... Bera İbni Azib (Radıyallahu anh) den riva¬yetine göre; Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Müslümana ka-birde sorulduğu zaman Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet eder, işte “Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar.” ayeti bu¬dur.
Hadisi Müslim ile diğer hadis âlimleri de Şu’be kanalıyla rivayet etmişlerdir. İmam Ahmed’in Ebu Muaviye kanalıyla... Bera İbni Azib’den rivayet etmiştir.
Ebu Davud, A’meş kanalıyla; Nesai ve İbni Mace de Minhal İbni Amr kanalıyla ri-vayet etmişlerdir.
İmam Ahmed’in Abdürrezzak kanalıyla... Bera İbni Azib (Radıyallahu anh) den rivayetinde o: Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir cenazeye gittik... de¬miş ve yukardaki hadisin benzerini zikretmiştir. Bu rivayette şu kı¬sım da vardır: Ruhu çıktığı zaman gökle yer arasında ve gökteki her melek ona dua eder, göğün kapıları açılır her kapının ahalisi (olan melekler) o kişinin ruhunun taraflarınca Allah’a yükseltilmesini is¬terler. Hadisin sonunda ise şu fazlalık vardır: O (kâfir) kişi için kör, sağır, dilsiz birisi yaratılır. Elinde bir balyoz (tokmak) vardır ki şa¬yet onu bir dağa vurmuş olsa dağ toprak olurdu. Ona öyle bir vurur ki toprak olur. Allah Teâlâ onu, eski haline iade eder ve o tekrar vu¬rur da öyle bir bağırır ki, insan ve cinler hariç her şey bağırışını du¬yar. Bera der ki: Sonra onun için ateşe (cehenneme) bir kapı açılır ve cehennem yataklarından bir yatak yapılır.
Süfyan es-Sevrî’nin babasından, onun Hayseme’den, onun da Bera’dan rivayetine göre; o, “Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar.” ayeti hakkında şöyle demiştir: Bu, kabir azabıdır.
Mesudî’nin Abdullah İbni Muharık’tan, onun babasından, onun da Abdullah’tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Mümin öldüğü za¬man kabrinde oturtulur ve ona: Rabbin kimdir, dinin nedir, peygam¬berin kimdir? denilir. Allah Teâlâ onu sebat üzere kılar da: Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dir, der. Ve Ab¬dullah, “Allah inananları, dünya hayatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar.” ayetini okumuştur.
İmam Abd İbni Humeyd Müsned’inde der ki: Bize Yunus İbni Muhammed’in... Enes İbni Malik’ten riva¬yetine göre, Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Kul kabrine ko¬nulup ailesi ve yakınları yanından ayrılıp gittikleri zaman muhakkak o, nalınlarının sesini işitir. Ona iki melek gelir, oturtur ve ona:
Bu adam hakkında ne demekteydin? diye sorarlar. Mümin: Onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim, der. Ona: Cehennemdeki yerine bak; Allah Teâlâ senin oturacak yerini cennetle değiştir¬miştir, denilir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Her ikisini birden görür buyur¬muştur. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre; kabri onun için yet¬miş kulaç genişletilir ve kıyamete kadar yeşillikle doldurulur. Hadisi Müslim de Abd İbni Humeyd’den rivayet etmiştir. Ayrıca Nesai de hadisi Yunus İbni Muhammed el-Müeddep kanalıyla tahriç eder.
İmam Ahmed der ki: Biz Yahya İbni Saîd’in... Ebu Zübeyr’den ri¬vayetine göre; o, Cabir İbni Abdullah’a kabirdeki iki imtihan ediciyi sormuş da o, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiş: Muhakkak ki bu ümmet kabirlerinde imtihan edilecektir. Mümin kabrine konulup ailesi ayrılıp gittikleri zaman, çok öfkeli bir me¬lek gelir ve ona: Şu adam hakkında ne demekteydin? diye sorar. Mümin kişi: O, Allah’ın elçisi ve kuludur, derim, der. Melek ona: Senin cehennemde olan yerine bak, muhakkak Allah seni ordan kurtarmış ve cehennemde görmüş olduğun yeri görmekte olduğun cennetteki ye¬rinle değiştirmiştir, der. Mümin kişi her ikisini birden görür de: Bırakın beni, aileme müjdeleyeyim, der. Ona: Kal, (burada) ikamet et, denilir. Münafığa gelince; ailesi ondan ayrılıp gittiği zaman oturtulur ve ona: Şu adam hakkında ne demekteydin? denilir. O: Bilmiyorum, insanların söylediği gibi söylerdim, der. Ona: Bilemedin, şu senin cen¬nette olan yerindir. Senin bu yerin cehennemdeki yerin ile değiştiril¬di, denilir. Cabir der ki: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i şöyle buyururken işittim: Her kul, öldüğü hal üzere kabirde diriltilir: Mümin imam üze¬re, münafık da münafıklığı üzere. Hadisin isnadı Müslim’in şartları-na göre sahihtir, Buhari ve Müslim tahriç etmemişlerdir.
İmam Ahmed’in Ebu Amir kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudrî’den ri¬vayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte bir cenazede bulunduk. Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Ey insanlar, muhakkak bu ümmet kabirlerinde imtihan olunacaktır. Kişi defne¬dilip ailesi yanından ayrılıp dağıldıklarında; elinde bir tokmak olan melek gelir, onu oturtur: Şu adam hakkında ne dersin? diye sorar. Eğer o mümin ise: Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim, der. Melek ona doğ¬ru söyledin der, sonra onun için cehenneme bir kapı açılır ve melek şöyle der: Şayet Rabbini inkâr etmiş olsaydın burası senin yerin idi. Ancak sen iman ettiğin için senin evin şudur. Onun için cennete bir kapı açılır. Ona doğru doğrulmak ister de melek ona otur, der. Kabri onun için genişletilir. Şayet o kişi kâfir veya münafık ise melek kendisine: Şu adam hakkında ne dersin? diye sorar da o: Bilmiyorum, insanların bir şeyler söylediğini işittim, der. Melek: Bilmedin, bilemezdin, hidayete de ermedin, der, sonra onun için cennete bir kapı açılır ve melek ona: Şayet Rabbine iman etmiş olsaydın işte şu se¬nin evindi. Fakat sen, Allah’ı inkâr ettiğin için muhakkak Allah onun yerine sana şunu vermiştir, der ve onun için cehenneme bir kapı açı¬lır. Sonra ona tokmakla öyle bir vurur ki insan ve cin dışındaki Allah’¬ın bütün yaratıkları bunu duyarlar. Kavimden birisi: Ey Allah’ın el¬çisi, elinde tokmakla başına meleğin dikildiği kim olsa o esnada mut¬laka korkar, dedi de Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Allah inananları, dünya ha¬yatında ve ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar,” buyurdu. Bu hadisin isnadının zararı yoktur. Buhari hadisin isnadında bulunan Abbad İbni Raşid et-Temimî’den hadis rivayet etmiştir. Ancak bazıları onu zayıf görürler.
İmam Ahmed’in Hüseyn İbni Muhammed kanalıyla... Ebu Hüreyre’den, onun da Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den rivayetine göre; melekler ölünün başında hazır bulunurlar. Şayet salih bir kimse ise: Temiz bir cesette olan ey huzurlu nefis (ruh) çık, övülmüş olarak çık, rahatı, rahmeti ve öfkeli olmayan bir Rabbi sana müjdeleriz, derler. Böyle de¬mekte devam ederler de nihayet ruh çıkar, sonra göğe yükseltilir ve göğün onun için açılması istenilir. Bu kimdir? denilir. Falandır der¬ler. (O gök ehli) Temiz bir cesette olan temiz ruh merhaba, övül¬müş olarak gir, rahatı, rahmeti ve öfkeli olmayan bir Rabbi sana müj¬deleriz, derler. Böyle demekte devam ederler de nihayet o, Allahu Teâlâ’nın bulunduğu göğe kadar ulaştırılır. (Ölen kişi) kötü birisi oldu-ğunda ise: Pis bir cesette olan pis ruh çık, kötülenmiş olarak çık, kaynar su, kan ve irin onun şeklinde katmerli olan bir diğeri için sa¬na müjde, derler. Böyle demekte devam ederler de nihayet çıkar, son¬ra o göğe ulaştırılır ve onun için açılması istenilir. Bu kimdir? deni¬lir de falandır, derler. Pis bir cesette olan pis ruh, sana merhaba yok Kötülenmiş olarak dön. Muhakkak senin için gök kapıları açılmaya¬cak, denilir ve gökten geri gönderilir, sonra kabre varır. Salih kişi otur¬tulur ve ona, birinci hadiste söylenenlerin benzeri söylenir. Kötü kişi de oturtulur ve ona birinci hadiste söylenenlerin benzeri söylenir. Hadisi Nesai ve İbni Mace de, İbni Ebu Zi’b kanalıyla yukarıdakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir.
Müslim’in Sahih’inde Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh) den rivayet edilen bir hadiste o, şöyle demiştir: Mümin kulun ruhu çıktığı zaman onu iki melek alır ve yükseltirler. —Hammad şöyle diyor: Ebu Hüreyre koku¬sunun hoşluğunu ve miski de zikretti— Gök ehli: Yeryüzünden gelen temiz ruh, Allah sana ve imar etmiş olduğun cesede rahmet eylesin, derler. Onu Rabbine götürürler de: Onu ecelin sonuna (kıyamete) kadar alıp götürünüz, buyurur. Kâfir ise, ruhu çıktığı zaman —Hammad’ın söylediğine göre; Ebu Hüreyre, onun pis kokusunu ve (Rabbin veya meleklerin) kızgınlığını da zikretti— gök ehli: Yeryüzünden ge¬len pis ruh, derler. Sürenin sonuna kadar onu alıp götürünüz, buyrulur. Ebu Hüreyre der ki: Allah Resulü, yanında (üzerinde) olan ince bir bez parçasını burnuna şöylece götürdü.
Ebu’l-Fida İsmail İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 8/4289-4291
“Onlara göğün kapıları açılmaz.” ayetinden maksadın; göğün ka¬pılarından onlar için, ne salih bir amel ve ne de bir duanın göğe çık¬mayacağı, olduğu söylenmiştir. Bu açıklama Mücahit ve Saîd İbni Cübeyr'indir. Ali İbni Ebu Talha ve Avfî bu görüşü İbni Abbas’tan riva¬yet ederler. Sevrî de Leys kanalıyla... İbni Abbas’tan bu görüşü riva¬yet etmiştir. Burada maksadın; gök kapılarının, onların ruhlarına açılmayacağı, olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü Dahhak, İbni Abbas’tan rivayet etmiş, Süddî ve birçokları da böyle söylemişlerdir. İbni Cerîr’in rivayet ettiği şu hadis de bunu desteklemektedir: Bize Ebu Küreyb'in... Bera’dan rivayetine göre; Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), günahkâr ki¬şinin canının alınmasını şöyle zikretmiştir: Günahkâr kişinin ruhu göğe yükseltilir. Melekler onu yükseltirler. Onların uğradığı hiçbir melek topluluğu yoktur ki; bu pis ruh nedir? diye sormasın. Melekler; dünyada iken çağırıldığı isimlerinin en çirkini ile isimlendirip falan¬cadır, derler. Nihayet, dünya semasına ulaşırlar ve kapısının açılma¬sını isterler. Ama kapı açılmaz. Daha sonra Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “On¬lara göğün kapıları açılmaz...” ayetini okumuştur. İmam Ahmed, hadisi bu şekliyle rivayet etmiştir. Bu hadis Ebu Davud, Nesai ve İbni Mace’nin muhtelif kanallardan olmak üzere Minhal İbni Amr’dan ri¬vayet ettikleri uzunca hadisin bir bölümdür.
Hadisi metindeki gibi uzun şekliyle İmam Ahmed Bize Ebu Muaviye kanalıyla Bera İbni Azib’den rivayet etmiştir
İmam Ahmed, Nesai, İbni Mace ve İbni Cerîr’in —lafız İbni Cerîr’indir—Muhammed İbni Amr İbni Atâ kanalıyla... Ebu Hüreyre’den ri¬vayet ettikleri bir hadiste, Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Melekler; ölünün yanına gelirler. O, salih bir kişi ise; teiniz cesetteki hu¬zurlu ruh çık, övülmüş olarak çık. Rahat ve hoş kokulu, öfkeli olmayan bir Rab ile seni müjdeleriz, derler. O, göğe yükseltilinceye kadar böyle söylemekte devam ederler. Göğün kapılarının ona açılması istenir. Bu kimdir? diye sorulduğunda; falandır, derler. Temiz bir cesette olan ey temiz ruh, merhaba. Övülmüş olarak gir. Rahat ve hoş koku ile öfkeli olmayan bir Rab ile seni müjdeleriz, denilir. Nihayet o ruh Allah Teâlâ’nın olduğu semaya ulaştırılıncaya kadar ona böyle söylenilir. Ölen kötü bir kişi ise; ey pis cesette olan pis ruh, çık. Kötülenmiş olarak çık. Kaynar su, irin ve ona benzer diğer kötülükleri sana müjdeleriz, derler. Ruh çıkıncaya kadar böyle söylerler. Sonra göğe yükseltilir ve ona göğün kapısının açılması istenilir. Bu kimdir? diye sorulur. Onlar falancadır, derler. Pis cesette bulunan pis ruh, sana merhaba yok. Kötülenmiş olarak dön. Muhakkak ki, gök kapılan sana açılmaz, derler. Ve gökle yer arasında salıverilir de kabre gider.
İbni Cüreyc, “Onlara göğün kapılan açılmaz.” ayeti hakkında şöyle demiştir: Onların ne amellerine ve ne de ruhlarına göğün kapılan açıl¬maz. Bu ifade, her iki kavli de kendinde toplamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
“Ve onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de gire¬mezler.” Ayetindeki “cemel” kelimesini, Cumhur deve ile tefsir et¬mişlerdir. İbni Mesut: O, dişi devenin yavrusu olan devedir. —Bir riva¬yette ise dişi devenin eşidir— demiştir. Hasan el-Basri: Deve, iğne de¬liğine girinceye kadar, diye yorumlamıştır. Ebu’l-Aliye ve Dahhak da böyle söyler. Ali İbni Ebu Talha ve Avfî de, İbni Abbas’tan böyle rivayet ederler. Mücahit ve İkrime ise; İbni Abbas’ın bu kelimeyi, “ cümmel” şeklinde okuduğunu ve anlamının: Kalım ip, iğne deliğin¬den geçinceye kadar, demek olduğunu söyler. Bu; Saîd İbni Cübeyr’in tercih ettiği görüştür. Bir rivayete göre ise o, bu kelimeyi gemi halatı anlamında olmak üzere “حَتَّى يَلِجَ الْجُمَّلُ ” şeklinde okumuştur. Bu, çok kalın iptir.
Ebu’l-Fida İsmail İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2948-2951
Ehl-i Sünnet Mezhebinin Kabir Azabı Hakkındaki Görüşü
Gerek bu bapta rivayet edilen hadisler ve gerekse, Kütüb-i Sitte’nin kalanlarında rivayet edilen ve kabir hallerine dair benzer hadisler kabir azabının hak olduğuna delalet eder. Ehl-i Sünnet mezhebine göre kabir azabı hak ve gerçektir. Mümin suresinin “Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet günü de, “Firavunun adamlarını azabın en çetinine sokunuz” denilir” mealindeki 46. ayeti ve sahabilerden bir cemaat tarafından rivayet edilen sahih hadisler bunu ispatlar. Allahu Teâlâ’nın ölünün cesedinden bir parçaya hayat ve duygu vermesi ve o parçaya azab çektirmesi aklen de mümkündür. Aklın kabul ettiği bu olay Kitab ve Sünnet ile sabit olduğu için buna inanmak ve aynen kabul etmek gerekir. Hariciler, Mutezile mezhebine mensup olanların çoğunluğu ve Mürcie mezhebi mensupları kabir azabına inanmamaktadır. Tabii bu mezhepler Ehl-i Sünnet mezhebi dışında kalan batıl mezheplerdir.
Nevevî, Müslim’in şerhinde Kitabu’l-Cennet bölümünde rivayet olunan kabir azabı hadislerinin izahını yaparken özetle şu bilgiyi verir:
Ehl-i Sünnet mezhebine göre ceset aynen veya bir parçası azab görür ve ruh azab gören cesede veya parçasına girer. Ehl-i Sünnet mezhebine mensup Muhammed bin Cerir, Abdullah bin Kiram ve bir gurup, ruhun cesede geri dönmesinin şart olmadığı görüşünü savunmuşlar ise de arkadaşlarımız bu görüşün fasit ve batıl olduğunu söylemişlerdir. Çünkü elem ve duygu ancak canlı bir varlıkta olabilir. Arkadaşlarımız: Cesedin parçalara dağılması, yırtıcı hayvanlar veya balıklar tarafından yenmesi veya başka türlü imha edilmesi ilahi azabın gerçekleşmesine engel değildir. Çünkü Allah Teâlâ, cesedi kıyamet günü dirilteceği ve diriltmeye gücü yettiği gibi ceset dağılmış, yırtıcı hayvanlar veya balıklar tarafından yenmiş olsa bile bunun bir parçasına veya bir kaç parçasına hayat vermeye de gücü yeter. Şöyle bir şey sorulabilir: Ölü gömüldükten bir süre sonra kabri açılırsa cesette bir değişiklik görülmez, kabre konulduğu gibi müşahede edilir. Peki, ona nasıl sorular sorulur, nasıl oturtulur ve demirden tokmaklarla nasıl dövülür da hiç bir izi görülmez? Bu soruya şöyle cevap verilir:
Ölünün başına gelen felâketleri görmememiz olağandır ve örneğini uyku halindeki kişide görebiliriz. Yanımızda uyuyan kişi rüyasında bir takım zevkli şeyler veya elemler görür. Fakat yanı başında olduğumuz halde farkında değiliz. Keza kişi uyanık iken işittiği veya düşündüğü bir şeyden dolayı zevk veya acı duyar. Buna rağmen yanında oturan bir kimse farkında değildir ve bir şey görmez. Cebrail (Aleyhisselam), Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e vahiy getirirdi. Fakat Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında oturanlar Cebrail (Aleyhisselam)'ı görmezlerdi.
Ölünün oturtulması olayının kabre gömülen ölülere mahsus olması ve cesedi herhangi bir şekilde imha edilen ölülerde bu olayın vuku bulmaması muhtemeldir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 10/560-561

عَنْ عَائِشَةَ رضي الله عنها أَنَّ يَهُودِيَّةً كَانَتْ تَخْدُمُهَا فَلَا تَصْنَعُ عَائِشَةُ إِلَيْهَا شَيْئًا مِنْ الْمَعْرُوفِ إِلَّا قَالَتْ لَهَا الْيَهُودِيَّةُ وَقَاكِ اللَّهُ عَذَابَ الْقَبْرِ !! قَالَتْ فَدَخَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَيَّ فَقُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلْ لِلْقَبْرِ عَذَابٌ قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ قَالَ ( لَا ؛ وَعَمَّ ذَاكَ ؟! ) قَالَتْ : هَذِهِ الْيَهُودِيَّةُ لَا نَصْنَعُ إِلَيْهَا مِنْ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا إِلَّا قَالَتْ وَقَاكِ اللَّهُ عَذَابَ الْقَبْرِ !! قَالَ : ( كَذَبَتْ يَهُودُ وَهُمْ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ كُذُبٌ لَا عَذَابَ دُونَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ ) قَالَتْ : ثُمَّ مَكَثَ بَعْدَ ذَاكَ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَمْكُثَ فَخَرَجَ ذَاتَ يَوْمٍ نِصْفَ النَّهَارِ مُشْتَمِلًا بِثَوْبِهِ مُحْمَرَّةً عَيْنَاهُ وَهُوَ يُنَادِي بِأَعْلَى صَوْتِهِ (أَيُّهَا النَّاسُ اسْتَعِيذُوا بِاللَّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ فَإِنَّ عَذَابَ الْقَبْرِ حَقٌّ ) رواه أحمد (٢٤٥٦٤)
20- Aişe (Radıyallahu anha)’den:
Bir Yahudi kadın Hz. Aişe(Radıyallahu anha)’nin hizmetinde bulunurdu. Aişe (Radıyallahu anha) ne zaman ona bir iyilik yapsa Yahudi kadın “Allah seni kabir azabından korusun,” diye dua ederdi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geldiğinde Aişe (Radıyallahu anha): “Ya Resulallah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gününden önce kabirde azap var mıdır?” diye sordu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu: “hayır buda neymiş?” Aişe (Radıyallahu anha): “ şu Yahudi kadına ne zaman bir iyilik yapsam; Allah seni kabir azabından korusun, diyor” dedi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Yahudiler yalancıdır. Onlar Allah’a da yalan isnat ediyorlar. Kıyamet gününden başka azap yoktur, buyurdu. Aişe (Radıyallahu anha) dedi ki; sonra Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’ın dilediği kadar bir zaman sonra bir gün günün ortasında kırmızımsı bir elbise giymiş olduğu halde çıkıp cemaate olanca sesiyle şöyle nida etti: Ey insanlar! Gece karanlığı gibi fitne sizi saracak. Ey insanlar! Kabir azabından Allah’a sığının. Çünkü kabir azabı haktır.
(İmam Ahmet 24564) Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı Şeyhaynin şartı üzere sahihtir, der.
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جِنَازَةً فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ هَذِهِ الأُمَّةَ تُبْتَلَى فِي قُبُورِهَا فَإِذَا الإِنْسَانُ دُفِنَ فَتَفَرَّقَ عَنْهُ أَصْحَابُهُ جَاءَهُ مَلَكٌ فِي يَدِهِ مِطْرَاقٌ فَأَقْعَدَهُ قَالَ مَا تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ فَإِنْ كَانَ مُؤْمِنًا قَالَ أَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ فَيَقُولُ صَدَقْتَ ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى النَّارِ فَيَقُولُ هَذَا كَانَ مَنْزِلُكَ لَوْ كَفَرْتَ بِرَبِّكَ فَأَمَّا إِذْ آمَنْتَ فَهَذَا مَنْزِلُكَ فَيُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ فَيُرِيدُ أَنْ يَنْهَضَ إِلَيْهِ فَيَقُولُ لَهُ اسْكُنْ وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ وَإِنْ كَانَ كَافِرًا أَوْ مُنَافِقًا يَقُولُ لَهُ مَا تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ فَيَقُولَ لا أَدْرِي سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ شَيْئًا فَيَقُولُ لا دَرَيْتَ وَلا تَلَيْتَ وَلا اهْتَدَيْتَ ثُمَّ يُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى الْجَنَّةِ فَيَقُولُ هَذَا مَنْزِلُكَ لَوْ آمَنْتَ بِرَبِّكَ فَأَمَّا إِذْ كَفَرْتَ بِهِ فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ أَبْدَلَكَ بِهِ هَذَا وَيُفْتَحُ لَهُ بَابٌ إِلَى النَّارِ ثُمَّ يَقْمَعُهُ قَمْعَةً بِالْمِطْرَاقِ يَسْمَعُهَا خَلْقُ اللَّهِ كُلُّهُمْ غَيْرَ الثَّقَلَيْنِ فَقَالَ بَعْضُ الْقَوْمِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا أَحَدٌ يَقُومُ عَلَيْهِ مَلَكٌ فِي يَدِهِ مِطْرَاقٌ إِلا هُبِلَ عِنْدَ ذَلِكَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ }يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِت {. [رواه أحمد (١٠٥٧٧) صححه الألباني]
21- Ebu Said el Hudri (Radıyallahu anh) den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile bir cenazede hazır bulundum, şöyle buyurdu: Ey insanlar! Şüphesiz şu ümmet kabirlerinde imtihan olacaklar. İnsan defnedildiği ve ashabı (yakınları) yanından ayrıldığı zaman elinde matrakla (topuzla) melek gelir ve onu oturtur. “Şu adam hakkında ne dersin?” diye sorar. Eğer mümin ise “Eşhedü en la ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammenden abduhu ve resulühü” (ben şehadet ederim ki Allahtan başka ilah yoktur, yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kulu ve elçisidir.) der. Melek: “Doğru söyledin” der. Sonra cehennemden bir kapı açar, “eğer rabbini inkâr etseydin senin yerin burası idi. Fakat iman ettiğin için senin menzilin şurasıdır” der cennetten bir kapı açar. Ona doğru doğrulmak ister de melek ona otur, der. Kabri onun için genişletilir.
Eğer kâfir veya münafık ise ona sorarlar: “şu adam hakkında ne düşünüyorsun?” O: “İnsanlar bir şeyler söylüyorlardı fakat ben bilmiyorum” der. Melek ona. “sen anlamadın, Kur’an’ı okumadın ve hidayete de ermedin” der. Sonra cennetten bir kapı açılır ve “yerin burası idi. Fakat inkâr ettin. Aziz ve Celil olan Allah senin yerini bununla değiştirdi” der, cehennemden bir kapı açarlar. Sonra ona demir tokmakla öyle bir vurulur ki, onun şiddetini insan ve cinler hariç Allah’ın yarattığı bütün canlılar işitir.
Cemaatten bazıları: “Ya Resulallah elinde tokmakla başına meleğin dikildiği kim olsa o esnada mut¬laka korkar, dedi de Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İbrahim suresinin 27. Ayetini okudu: “Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde tutar;”1
--------------------------
1- Ahmed b. Hanbel (10577) (Elbani-Es Sahih 3394)
Ölen bir kimseye kabrinde: “Bu zat hakkında ne bilirsin?” diye soranlar Münker ve Nekir adlı sual melekleridir. Meleklerin «Resulüllah» demeyip; “bu zat” sözü ile iktifa etmeleri, ölen kimseyi imtihan içindir. Çünkü onun hakkında Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) diye söz ederlerse bundan onun büyük bir mertebe sahibi ve ikrama layık bir zat olduğunu anlayarak, melekleri takliden, o da hürmet ve tazimde bulunur. Meleklerin sözü imtihan olduğu içindir ki ölen kimse mümin ise: O Resulüllah”dır. diye cevap verecek; mü¬nafık ise: «Bilmiyorum» demekle iktifa edecektir. Bu suretle Allahu Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’inde beyan buyurduğu vecihle müminleri hem dünyada hem de ahirette imanlarından sabit kılacaktır. Bu konu 19 nolu hadisin 40 nolu dipnotunda genişçe açıklanmıştır.

عَنْ أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ قَالَتْ: "دَخَلْتُ عَلَى عَائِشَةَ - رضي الله عنها- وَالنَّاسُ يُصَلُّونَ، قُلْتُ: مَا شَأْنُ النَّاسِ؟ فَأَشَارَتْ بِرَأْسِهَا إِلَى السَّمَاءِ، فَقُلْتُ آيَةٌ؟ فَأَشَارَتْ بِرَأْسِهَا -أَىْ نَعَمْ- قَالَتْ: فَأَطَالَ رَسُولُ اللَّهِ -صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- جِدًّا حَتَّى تَجَلاَّنِي الْغَشْيُ وَإِلَى جَنْبِي قِرْبَةٌ فِيهَا مَاءٌ فَفَتَحْتُهَا، فَجَعَلْتُ أَصُبُّ مِنْهَا عَلَى رَأْسِي، فَانْصَرَفَ رَسُولُ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- وَقَدْ تَجَلَّتِ الشَّمْسُ، فَخَطَبَ النَّاسَ وَحَمِدَ اللَّهَ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ، ثُمَّ قَالَ: أَمَّا بَعْدُ. قَالَتْ: وَلَغِطَ نِسْوَةٌ مِنَ الأَنْصَارِ، فَانْكَفَأْتُ إِلَيْهِنَّ لأُسَكِّتَهُنَّ. فَقُلْتُ لِعَائِشَةَ: مَا قَالَ؟ قَالَتْ قَالَ: مَا مِنْ شَىْءٍ لَمْ أَكُنْ أُرِيتُهُ إِلاَّ قَدْ رَأَيْتُهُ فِي مَقَامِي هَذَا حَتَّى الْجَنَّةَ وَالنَّارَ. وَإِنَّهُ قَدْ أُوحِيَ إِلَىَّ أَنَّكُمْ تُفْتَنُونَ فِي الْقُبُورِ مِثْلَ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ، يُؤْتَى أَحَدُكُمْ فَيُقَالُ لَهُ: مَا عِلْمُكَ بِهَذَا الرَّجُلِ؟ فَأَمَّا الْمُؤْمِنُ -أَوْ قَالَ الْمُوقِنُ، شَكَّ الروي - فَيَقُولُ هُوَ رَسُولُ اللَّهِ، هُوَ مُحَمَّدٌ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- جَاءَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى فَآمَنَّا وَأَجَبْنَا، وَاتَّبَعْنَا وَصَدَّقْنَا، فَيُقَالُ لَهُ: نَمْ صَالِحًا، قَدْ كُنَّا نَعْلَمُ إِنْ كُنْتَ لَتُؤْمِنُ بِهِ.
وَأَمَّا الْمُنَافِقُ -أَوْ قَالَ الْمُرْتَابُ، شَكَّ الروي- فَيُقَالُ لَهُ: مَا عِلْمُكَ بِهَذَا الرَّجُلِ؟ فَيَقُولُ: لاَ أَدْرِي، سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ شَيْئًا، فَقُلْتُهُ فَيُعَذِب فِي قَبْرِهِ . [رواه مالك (٤٤٨) والبخاري (٨٦٩) (١٨٤) (٩٢٢) ومسلم (٩٠٥) و أحمد ( ٦/٣٤٥) والبيحقي (٢٥) (٢٦) (٢٧)]
22- Esma binti Ebu Bekir (Radıyallahu anhüma)’dan, şöyle dedi:
Aişe (Radıyallahu anha)’nin hücresine girdim. İnsanlar namaz kılıyordu. “insanların hali ne?” dedim. Başı ile semayı (güneş tutulmasını) işaret etti. Ben: “ayet mi?” dedim “evet” anlamında başını salladı. Esma (Radıyallahu anha) diyor ki, ben de namaza durdum. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı çok uzattı. Öyle ki, (güneş tutulmasındaki) karanlık aydınlandı yanımda su dolu bir kırba vardı. Kırbayı açıp başıma su döktüm. Namaz bitmiş, güneş te açılmıştı. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaate hutbe irat etti. Allah’a layık olduğu şekilde hamd etti. Sonra şöyle buyurdu: bundan sonra Esma diyor ki; Ensar’dan azı kadınlar gürültü çıkarıyorlardı onları susturmak için geri döndüm. Sonra Aişe’ ye “Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne dedi?” dedim. Aişe; Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): şu makamda olduğum sürece görmediğim her şeyi görüyorum, hatta cennet ve cehennem bile… Allah bana vahy etti ki, kabirde Deccal’in fitnesi gibi fitneye uğrayacaksınız. Sizden biriniz kabre geldiği zaman ona: “şu adam Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında ne biliyorsun” denilir. O eğer mümin veya mûkin ise: “ O Allah’ın resulü Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dir. Bize açık delillerle ve hidayetle geldi. Biz ona iman edip tasdik ettik ve ona tabi olduk” der. Ona; “doğru söylüyorsun, biz senin mümin olduğunu biliyorduk,” denilir.
Eğer münafık veya mürtap (şüpheci) ise; “şu adam hakkında ne biliyorsun?” denildiğinde; “ bir şey bilmiyorum. İnsanlar bir şey söylediğini işittim ben de onu söyledim, der. Ona kabirde azap edilir.1
-----------------------------
1- (Malik 448), (Buhari 86. 184. 922), (Müslim 905), (İmam Ahmet 7/345), (Beyhaki 25. 26. 27)
Hz. Esma’nın: “Başıma veya yüzüme su serpmeye başladım...” sözü, bu işi arka arkaya birçok defalar yapmadığına hamledilmiştir. Çünkü arka arkaya birçok defalar yapmış olsa namazı bozulurdu.
Bu hadisler hakkında merhum Ahmet Naim Efendi “Tecrîd-i Sarih tercümesi” adlı eserinin birinci cildinde şu mütâlâyı ser¬detmistir:
“İlâhi nimetleri ve Rabbani kudretin eserlerini hiç bir an hatır¬dan çıkarmış olmamak için bu Kadr-i Uzmâya ayet yani alamet olan hallerle feleki vaziyetlerden muttariden tekerrür ve teceddüd edenlerinin her biriyle beraber olmak üzere din-i Mübin-i islam bir na¬maz teşri’ etmiş, zamanların hiç biri teabbüdden hali bırakılmamıştır. Gündüzün yarısından sonra öğle namazmı, her günkü aydınlığın ibtidası ile intihasından sabah ve akşam koyu karanlığın koyu karan¬lık basar basmaz yatsı, öğlen ile aksam arasında takriben gündüzün çizdiği dairenin çeyreği kaldığında ikindi namazlarını eda etmeyi farz eylediği gibi, gündüzün çizdiği dairenin bir çeyreği geçtikden sonra kuşluk namazı, güneş doğduktan ve sarılığı zail olduktan sonra işrak namazı, gece ortalarında teheccüd namazı farz olmıyarak teşrî’ edil¬miştir. Ramazanlarda herkesin yalnız başına veya cemaatla kılıp reyizyab olduğu teravih namazı da gece namazının naziridir. Kezalik senenin bayram dediğimiz iki muayyen gününde işrâk namazı vaktin¬de yine cemaatla bayram namazı kılmak islamın şeriatları cümlesindendir.
Bunlar gibi her ufukta muayyen zamanlarda görülmiyen ay ve güneş tutulmaları da Allah’ın büyük ayetlerinden madut olup, bunların meydana geldiği zamanlarda dahi İslam dini tarafından bir na¬maz tahsis edilmiş olmasında şaşılacak bir cihet yoktur. Ba husus kı¬yamet alametlerini beyan hususunda (güneş ile ay bir araya getiril-diği zaman) ayet-i kerimesi gibi birçok ayetlerden anlaşılacağı vecihle kıyamet alametlerinden olarak bu kabilden bazı astronomik zuhûrat meydana geleceği Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından haber veril¬mesine mukaabil: (De ki): Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek ancak Rabbime ait bir meseledir. Onun vaktini kendisinden başka kimse beyan edemez; kıyamet göklere de yere de ağır basmıştır. O, size ansızın geliverecektir ayet-i kerimesindeki sarahate binaen apansızın kopacak olan kıyametin de vakti aletta’yta bilinemediği için ay ve güneş tutulması hâdiselerini Allah’a tazarru’ ve niyaza vesile addederek, na¬maza koyulmak müminlere göre pek tabii bir iş olduğu, gibi, Esma (Radiyallahü anha)’nın (Acabe ne oluyoruz? Dünya’nın gizli olan sonu mu geldi, şu gördüğümüz ayet onun alameti midir?) diye endişe etmesinde de ayıplanacak bir şey yoktur.
“Husuf ve Küsüf zamanları dakikası dakikasına hatta saniyesi saniyesine erbabı tarafından evvelce hesab edilerek haber verilebilir. Pek ziyade tekerrür eden tabiî hâdiselerden oldukları için bunları gö¬rünce korkuya ne mahal vardır?” demek de uymaz. Çünkü “Bu kâi¬nat nizamının bozulduğu gün demek olan kıyamet zamanın evvelden hesap ve tayin edilmiş bu gibi hâdiselerle vukûbulmayacağına hiç bir aklî delil yoktur. İşte o büyük hâdisenin gelip çattığı anda bu gösteri Allah’ın ayetlerinden biridir.” diyerek namaza ibadet ve niyaza ko¬yulanlara —Eğer öyleleri o gün dünyada kalmış bulunursa— ne mutlu!
Bütün vakitlerini ibadât ve tâattan hâli bırakıp: “Hesapla biline¬cek vukûatdan ne korkmalı?” diyen gafillerin başına ise —Allah'ın vaadi mucibince—varsın apansızın kıyamet kopsun.” Ahmet Naim Efendi “Tecrîd-i Sarih tercümesi ve şerhi cild 1”
Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:
1- Namazda konuşmak caiz değildir. Ancak ulemâdan bazıları bu hadisle istidlal ederek, icâbı halinde namazda işaretin caiz olduğunu söylemişlerdir.
2- Akıl baştan gitmemek şartı ile hafifçe baygınlık geçirmek abdesti bozmaz.
3- Bir rivayette Hz. Aişe’nin namazda iken “Sübhânallah” dediği bildirilmiştir. Bundan kadınların da namazda birisine bir şey ihtar etmek için sesle “Sübhânallah” diyebileceği anlaşılırsa da, fukahânın beyanına göre bu gibi hallerde erkekler tesbih, kadınlar tasvik yapacaklardır. Bu mesele evvelce görüşülmüştü. İhtimâl ki Hz Aişe o zaman bu farkı bilmiyordu. Yahut sesini yalnız kızkardeşi duyacağı için aşikâr olarak “Sübhânallah” demekte şer’î bir mahzur görmemişti.

Yeryüzünün doğudaki fitneleri
عَنِ بْنِ عُمَرَ قَالَ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ هَاهُنَا أَرْضُ الْفِتَنِ وَأَشَارَ إِلَى الْمَشْرِقِ يَعْنِي حَيْثُ يَطْلُعُ جِذْلُ الشَّيْطَانِ أَوْ قَالَ قَرْنُ الشَّيْطَانِ . [رواه الترمذي (٢٢٦٨) والبخاري (٣٩٣٧، ٣١٠٥، ٣٣٢٠، ٤٩٩٠،٦٦٧٩، ٦٦٨٠) ومسلم (٢٩٠٥) وأحمد (٤٦٧٩)]
23- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Yeryüzünün fitneleri şu taraftadır.” Bunu söylerken doğu tarafının işaret etti. Yani şeytanın boynuzunun doğduğu yerdir veya şeytanın boynuzudur.
(Tirmizi 2268) bu hadis; hasen sahihtir. Elbanî: sahihtir, der.(Buhari 2937.3100.6679.6670), (Müslim 2905), (İmam Ahmet 4679) Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı Şeyhaynin şartı üzere sahihtir.
عَنْ عَمْرَو بْنَ أَخْطَبَ ، قَالَ : " صَلَّى بِنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْفَجْرَ وَصَعِدَ الْمِنْبَرَ ، فَخَطَبَنَا حَتَّى حَضَرَتِ الظُّهْرُ ، فَنَزَلَ فَصَلَّى ثُمَّ صَعِدَ الْمِنْبَرَ ، فَخَطَبَنَا حَتَّى حَضَرَتِ الْعَصْرُ ثُمَّ نَزَلَ ، فَصَلَّى ثُمَّ صَعِدَ الْمِنْبَرَ ، فَخَطَبَنَا حَتَّى غَرَبَتِ الشَّمْسُ ، فَأَخْبَرَنَا بِمَا كَانَ وَبِمَا هُوَ كَائِنٌ فَأَعْلَمُنَا أَحْفَظُنَا " .[ رواه مسلم (٢٨٩٢)]
24- Amr b. Ahtap (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize sabah namazı kıldırdı ve minbere çıktı. Öğle vaktine kadar bize hutbe irad etti. Minberden indi öğle namazını kıldırdı. Sonra tekrar minbere çıktı, ikindi namazına kadar hutbe irad etti. Sonra minberden indi, ikindi namazını kıldırdı, sonra tekrar minbere çıktı güneş batıncaya kadar hutbe irad etti ve bize olmuş ve olacak her şeyi haber verdi. Artık bunları en iyi bilenimiz en iyi ezberi olanımızdır. (Müslim 2892)
عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ، أَنَّهُ قَالَ:قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَقَامًا فَأَخْبَرَنَا بِمَايَكُونُ في أُمَّتِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَعَاهُ مَنْ وَعَاهُ، وَنَسِيَهُ مَنْ نَسِيَهُ. [رواه أحمد (١٨٢٤٩)]
25- Muğire b. Şube(Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Bir cemaatte Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı bize hutbe irad etti. Kıyamet gününe kadar ümmetinin başına gelecek hadiseleri haber verdi. Bunu belleyen belledi, unutan unuttu.1
---------------------------
1-(Ahmet b. Hanbel 18249) Şuayip Arnavut; bu hadisin ravilerinden Ömer b. İbrahim b. Muhammed cahil olduğu için isnadı zayıftır. Bunun dışında hadis sahihtir. (İmam Ahmet 23322, 23453, 23329) Hüzeyfe hadisinin isnadı, Şeyhayn’in şartı üzere sahihtir. (İbni Hibban 6636. 6638) isnadı sahihtir.

Ordunun batması ve kıyametin yaklaşması
عن بقيرة امرأة القعقاع بن أبي حدرد الأسلمي قالت سمعت رسول الله يخطب على المنبر يقول يا هؤلاء إذا سمعتم بجيش قد خسف به قريبأ فقد اظلت الساعة . [رواه أحمد (٢٧١٧٣ ، ٢٧١٧٤)]
26- Ka’ka’ b. Ebu Hadred el eşlemi(Radıyallahu anh)’ın karısı Bukayre (Radıyallahu anha)’dan:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i minber üzerinde işittim, şöyle buyurdu: Ey topluluk bir ordunun battığını işittiğiniz zaman kıyamet yakındır.1
---------------------
1-(İmam Ahmet 27173. 27174), (Taberani / cami’ul-kebir) 522, Hümydî 351 Elbani Es-Sahiha 3/340, Şuayp Arnavut: isnadı zayıftır, der. Elbanî: sahihinde, bu hadisin isnadı hasendir, ricali güvenilirdir ricali İbni İshak hariç hepsp Şeyhayn ricalidir der.

Rabbiniz birdir
عَنْ جَابِرِ قَالَ : خَطَبَنَا رَسُلُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْه وَسَلَّمَ فِي أيَّامِ التَشْرِقِ خُطْبَةُ الْوَدَاعِ فَقَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ ، أَلَا لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى أَعْجَمِيٍّ وَلَا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ وَلَا لِأَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ وَلَا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِلَّا بِالتَّقْوَى ، "إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ " ألاَ هَلْ بَلَّغْتُ ؟ قَالُوا : بَلَى يا رَسُولَ اللَّهِ قال : فَيَبْلُغُ الشَّاهِدُ الْغَائِبَ. [رواه أبو نعيم في الحلية (٣/١٠٠) والبيهقي في شعب الإمان (٢/٨٨)]
27- Cabir (Radıyallahu anh)’den; şöyle dedi:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) veda hutbesinde teşrik günlerinin ortasında bize hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: Ey insanlar muhakkak rabbimiz birdir babanız bir [Âdem(Aleyhisselam)] dir. Dikkat edin Arap’ın aceme (Arap olmayana), acemin Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. “şüphesiz Allah katında en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır” (Hucurat 13) tebliğ ettim mi? Oradakiler evet ya Resulallah, dediler. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) burada olanlar olmayanlara ulaştırsın (haber versin), buyurdu.1
------------------------
1-(Ebu Nuaym –hilye - 100), ( Beyhaki - şubul iman - 2/88) Mehamili- emali- 4/44 ) Elbani: sahihinde bu hadis in isnadı sahihtir. Ricalinin hepsi Müslim’in şartı üzere günenilirdir. Ancak hutbeyi işiten hariç onun isminin bilinmemesi sıhhatine zarar vermez. Çünkü o sahabedir. Hadis ıstılahı ilminde açıklandığı gibi sahabenin hepsi udül (adaletli) dür.

La ilaha illallah deyin kurtulun
عَنْ جَامِعِ بْنِ شَدَّادٍ عَنْ طَارِقِ بْنِ الْمَحَارِبِي قَالَ : رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَرَّ فِي سُوقِ ذِي الْمَجَازِ وَعَلَيْهِ حُلَّةٌ حَمْرَاءُ، وَهُوَ يَقُولُ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ، قُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ تُفْلِحُوا، وَرَجُلٌ يَتْبَعُهُ يَرْمِيَهُ بِالْحِجَارَةِ قَدْ أَدْمَى كَعْبَيْهِ وَعُرْقُوبَيْهِ، وَهُوَ يَقُولُ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ لَا تُطِيعُوهُ فَإِنَّهُ كَذَّابٌ. فَقُلْتُ: مَنْ هَذَا؟ قَالُوا: غُلَامُ بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ. فَقُلْتُ: مَنْ هَذَا الَّذِي يَتْبَعُهُ يَرْمِيهِ بِالْحِجَارَةِ؟ قَالُوا: هَذَا عَبْدُ الْعُزَّى أَبُو لَهَبٍ. [رواه ابن خزيمة (١٥٩)]
28- Cami’ b. Şeddat, Tarık b. Muharibî (Radıyallahu anhüma)’dan şöyle dedi:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i zülmecez panayırında gördüm. Üzerinde kırmızı bir hülle vardı, şöyle diyordu “Ey insanlar la ilaha illallah deyin kurtulun” bir adamda onu takip ediyor, arkadan ayak topuklarını taşlıyor ve “Ey insanlar ona itaat etmeyin (onu dinlemeyin) o yalancıdır” diyordu. Ben; “ bu kim?” dedim. Beni Muttalibin oğludur dediler. “Onu takip edip taşlayan kim?” dedim o Abdüluzza Ebu Lehep’tir dediler.1
--------------------------
1- (İbniHüzeyme 159) azamî; bu hadisin isnadı sahihtir der Şuayip Arnavut; isnadı sahihtir der. Ahmet b. Hanbeli’n müsnedinde ki lafız;
Eş’as bin Süleyman söyle dedi: Bir adam Zübeyr (Radıyallahu anh) karısından söyle dinlemiş ukaz panayırında bir adamı işittim ey insanlar la ilahe illallah deyin kurtulun diyordu bir adamda onu takip ediyor; şüphesiz o sizin ilahlarınızın önünü kesmek istiyor diyordu. Onlar Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Ebu cehil’di ( mevaridüz zaman -1683 )
Şuayip Arnavut sahihtir der.

******

TEMİZLİK – NAMAZ

Cuma günü gusl etmek
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : خَطَبَ النَبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : إذَا رَاحَ أَحَدُكُمُ الجمعُة، فَلْيَغْتَسِلْ . [رواه أحمد (٥٤٨٢) والبحاري (٨٣٧ ، ٨٧٧) و مسلم (٨٤٤) و الترمذي (٤٩٢) والنسائي (١٣٧٦)]
29- İbni Ömer (Radıyallahu anh) den:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irad etti ve şöyle dedi: Her biriniz Cuma namazına gelirken gusül etsin.
Başka bir rivayette Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i işittim. Minber üzerinde hutbe irad etti ve söyle buyurdu: Sizden biriniz Cuma günü namazına geldiği zaman gusl etsin.1
------------------------------
1-(İmam Ahmet 5482 ) Şuayip Arnavut bu hadisin isnadı Şeyhayn’in şartı üzere sahihtir der. (Buhari 837, 877) ( Müslim 844 ) (Tirmizi 492) (Nesai 1376) ve diğerleri ( Buhari 1/233) (Müslim 2/3)(Nesai 1/208)
İbni Ömer (Radıyallahu anh)’in hadisini Tirmizi de rivayet ederek hasen-sahih olduğunu söylemiştir. Buhari, Müslim, Tirmizi ve Malik ile başkaları bu hadisi Ömer (Radıyallahu anh)’den rivayet etmişlerdir. Ayrıca benzeri¬ni Müslim, Ebu Davud ve Beyhaki, Ebu Hü¬reyre (Radıyallahu anh)’den rivayet etmişlerdir. Bunların riva¬yeti mealen şöyledir:
“Ebu Hüreyre (Radıyallahü anh)’den rivayet edildiğine göre Ömer (Radıyallahü anh), bir gün Cuma hutbesini okurken bir adam (Müslim’in rivayetinde gelen zatın Osman bin Affan olduğu tasrih edilmiştir) camiye girdi. Ömer (Radıyallahu anh) (adamı kastederek) Cuma namazına erken gelmekten men mi oluyorsunuz? diye tenkit etti. Adam: Ben ezan sesini işitir işitmez hemen abdest al¬makla meşgul oldum (gecikmem bundan oldu) dedi. Ömer (Radı¬yallahu anh) (geç kalmak kusuru yanında) bir de (gusül etmemek ve) abdestle yetinmek var? Siz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den: “Biriniz Cuma namazına geleceği zaman gusletsin.” buyururken işitmediniz mi? dedi.”
Hattâbi: Bu hadis Cuma guslünün vacip olmadığına delil¬dir. Eğer vacip olmuş olsaydı Ömer (Radıyallahu anh), Osman (Radıyallahu anh)’in geri dönüp gusletmesini emredecekti. Ömer (Radıyallahu anh) ve orada hazır olan sahabelerin susma¬sı, peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in gusletmekle ilgili ver¬diği emrin vaciblik için değil, müstehaplık için olduğuna delalet eder. Ömer (Radıyallahu anh), Osman (Radıyallahu anh) ve ora¬da bulunan muhacirler ile Ensar’ın bir vacibin terki üzerinde top¬lanmaları düşünülemez, demiştir.
El-Fetih’te Şafii’den naklen şöyle söylenmiştir.
‘Osman (Radıyallahu anh), gusül etmediği için Cuma na¬mazını terk etmediğine ve gusül için camiden çıkmasını Ömer (Radıyallahu anh) emretmediğine göre ikisi de Cuma guslüne ait emrin müstehaplık için olduğunu biliyorlarmış.’
Hafız: ‘İbni Hüzeyme, Taberî, Tahavi, İbni Habban, İbni Abdi’l-Berr ve diğer müelliflerin çoğu ve mesele hakkında aynı sonuca varmışlardır. Hatta âlimlerin bir kısmı: (Camide bulunan sahabelerin Ömer (Ra¬dıyallahu anh) ile Osman (Radıyallahu anh)’a bu meselede muvafakat etmeleri, Cuma namazının sıhhati için guslün şart olma¬dığı hususunda icma’ mahiyetini teşkil eder, demişlerdir. Zaten Hattâbi ve başkaları: Gusül etmeksizin Cuma namazının sıhhati hakkında icma’ vardır, demişlerdir.
Taberi; bazı âlimlerin Cuma guslünün vacipliğine hükmet¬tiklerini, ancak Cuma namazının sıhhati için şart olmadığını söyle¬diklerini nakletmiş,’ demiştir.
Hulasa Ebu Hüreyre, Ammar bin Yasir, Hasan-ı Basri ve Zahiriye mezhebine mensup âlimler. Cuma guslünün vucûbuna hükmetmişlerse de âlimlerin selef ve ha¬lef cumhuru, sünnet olduğuna hükmetmişlerdir. Cumhurun delille¬rinden birisi, Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)’in yukarıya mealini aldığımız Ömer (Radıyallahü anh) ve Osman (Ra¬dıyallahu anh) ile ilgili hadisidir. Diğer bir delil Müslim’in de rivayet ettiği 1090 nolu hadistir. El Menhel yazarı, cumhurun başka delillerini de zikrettikten sonra şöyle der:
“Cuma guslünün yapılmasını emreden hadislere karşı cumhurun cevabı şudur: Cuma guslünün vacip olmadığını ifade eden hadis¬ler ile Cuma guslünü emreden hadislerin arasını bulmak için, veri¬len emrin müstehaplık için olduğuna hükmetmek gerekir. Guslün vacipliğine ifade eden hadislerdeki ‘vucûb’ sözünü kuvvetli sünnet anlamıyla yorumlamak icap eder. Bu vucûptan maksat, yapılmaması halinde cezalanmayı gerektiren vucûb değildir. Yorumladığımız an¬lamda vucûb kelimesi Arap dilinde kullanılır. Mesela kişi arkadaşına: Senin hakkın bana vaciptir. Seni ziyaret etmek bana vacip ol¬du, derken dediğimiz manayı kasteder.”
Ebu Said-i Hudrî (Radıyallahu anh)’ın ha¬disini Tirmizi hariç Kütüb-i Sitte sahipleri ve Beyhaki rivayet etmiştir. Bu hadiste Cuma guslünün vacip olduğu bildirilmiş¬tir. Yukarda anlattığım gibi cumhura göre vaciblikten maksat, kuv¬vetli sünnet olup terk edilmemesinin gerekliliğini ifade etmektir. Gusletmeyenin günaha girdiği anlamında değildir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/415-416
Hadis-i Şerifden Çıkarılan Hükümler:
1- Zahirîler’e göre bu hadisdeki yıkanma emri vücûb ifade eder. Binâenaleyh onlar “Cuma namazına gidecek bir kimsenin yıkan¬ması farzdır.” derler. Fakat Zahirîler’in bu istidlali doğru değildir. Çünkü hadisdeki yıkanma emri, bir sebep üzerine verilmişdir. O sebep zail olunca hüküm de zail olmuşdur. Az ileride görülecek Hz. Âişe hadisinden anlaşılacağı vecihle buradaki emrin sebebi: iş güç sahibi olan halkın terlemeleri ve kirlenmeleridir. Onun için kendilerine “siz yıkansanız a!..” denilmişdir.
Hanefîler’den bazılarına göre bu hadis: Mensûhdur. Onu Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Bir kimse cuma günü abdest alırsa ne âlâ!... Fakat yıkanırsa bu daha faziletlidir.” hadisi nesh etmişdir. Bazıları nesih hadisinin zayıf olduğunu ileri sürerek: “Şahih bir hadisin bununla nasıl neshedildiğine hükmolunabilir?” diye itiraz etmişlerse de, itirazları doğru değildir. Çünkü zayıf dedikleri bu hadisi, ashabı kiramdan yedi zat yani Semüre b. Cündeb, Enes, Ebu Saîd-iHudrî, Ebu Hüreyre, Cabir, Abdurrahman b. Semure ve İbni Abbas (Radıyallahu anh) hazerâtı rivayet etmişlerdir.
Hz. Semure hadisini Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai tahriç etmişlerdir. Enes (Radıyallahu anh) hadisini İbni Mace, Tahavi, Bezzar ve Taberani; Ebu Saîd hadisini Beyhaki ile Bezzar; Ebu Hüreyre hadisini Bezzar ile İbni Adiyy; Cabir (Radıyallahu anh) hadisini yine İbni Adiyy; Abdurrahman b. Semure hadisini taberani; İbni Abbas (Radıyallahu anh) hadisini Beyhaki tahriç etmişlerdir. Tirmizi; “Bu hadis hasendir.” demişdir.
Allâme Aynî diyor ki: “İtirazcının sözünü kablu etsek bile zayıf hadisler biribirine katılınca hükümde kuvvet kazanırlar.” Beyhaki ve diğer hadis imamlarının kavilleri de budur.
Hanefilerin muhakkiklarına göre bu hadis: Haberi vahiddir. Bi¬nâenaleyh kitaba muâraza edemez. Çünkü kitap, abdesti olmayanların namaza kalkacakları zaman vücudun üç azasını yıkamalarını; başa da meshetmelerini emir buyurmaktadır. Bu emrin karşısında guslün de farz olduğunu söylemek, haber vahidle kitap üzerine ziyade etmek olur ki, caiz değildir.
Aynî: “Hadisdeki emri istihbab manasına alır ve bu suretle iki ha¬disin arasını bulursak başka bir şeye hacet kalmaz.” diyor.
Bu hususda imam Şafii (Radıyallahu anh) şunları söylemişdir: “Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in cuma günü yıkanmayı emir buyurması, vücub için değil; fazilet kazanmak için ihtiyara bırakılmış bir iş olduğuna Hz. Ömer hadisi delildir...”
Hz. Ömer hadisini yukarıda arzettik.
2- İbni Dakiki’l-Îd (625-702): “Bu hadisde yıkanma em¬rinin cumaya gitmeye bağlı olduğuna delil vardır.” diyor.
3- İmam Malik (93-179) Bu hadisle istidlal ederek cuma günü yıkanmanın, cumâya gitmeye muttasıl olması icabettiğine kâil olmuşdur. Bu hususda Evzâî (88-157) ve Leys de Hz. Ma1ik’e mu¬vafakat etmişlerdir.
4- Cumhûru ulemâya göre, cuma günü fecir doğdukdan sonra yıkanmak emre imtisal için kâfidir.
Hanefîlerden “El-Hidâye” sahibi Merginâni: “Bu gusül imam Ebu Yusuf’a göre,, cuma namazı içindir. Yani onunla cuma na¬mazını kılmadıkça sevap kazanamaz. Hattâ bir kimse cuma namazından sonra yıkansa yahut sabahdan yıkanıp da, abdesti bozulsa, sonra abdest alarak cumayı kılsa, cuma guslünün sevabına nail olamaz. Sahih olan da budur.” demişdir. “Hidâye” sahibi “Sahih olan da budur.” sözü ile Hasan İbni Ziyad’ın kavlinden ihtiraz etmişdir, Zira ona göre cuma günü yıkanmaz, namaz için değil; günün faziletini göstermek için¬dir. El-Mebsut da: “İmam Muhammed’in kavli de budur.” denil¬mektedir.
“El-Muhit” nam eserde ise bunun imam Ebu Yusuf’dan da bir rivayet olduğu kaydediliyor. Şu halde bu mesele hakkında imam Ebu Yusuf’dan iki kavil rivayet olunmuş demekdir.
Cuma ile bayram veya arafe aynı güne tesadüf etseler, her ikisi için bir gusül kâfidir. Hatta: “Perşembe veya cuma akşamı yıkanmakla sün¬net yerini bulur.” diyenler vardır. Çünkü cuma günü yıkanmakdan maksad: Ter kokusunu gidermekdir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Cuma günü imam hutbede iken 2 rekât namaz kılmak
عَنْ عَمْرِو بْنِ دِينَارٍ قَالَ : سَمِعْتُ جَابِرًا يَحْدِثُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خّطَبَ فَقَالَ : إذَا جاءَ أحدُكُمْ والإمامُ يَخْطُبُ أو قدْ خرجَ الإمامُ فليصَلِّ ركعتينِ . [رواه أحمد (١٥٠٠٢) والبخاري (٤٣٣ ، ٨٨٨ ، ١١١٣) ومسلم (٨٧٥)]
30- Amr b. Dinar (Radıyallahu anh) den söyle dedi:
Cabir (Radıyallahu anh) den işittim dedi ki; Rasulüllah hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: sizden biriniz geldiğinde imam hutbeye çıkmışsa iki rekât namaz kılsın.
(İmam Ahmet 15002) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Şeyhaynin şartı üzere sahihtir der ( Buhari 433, 888, 1113) (Müslim 714) ve diğerleri.
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ، قَالَ: بَيْنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، إِذْ جَاءَ رَجُلٌ، فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِوَسَلَّمَ: أَصَلَّيْتَ يَا فُلَانُ؟ قَالَ: لَا، قال: قُمْ، فَارْكَعْ رَكْعَتَيْنِ . [رواه البخاري (٨٨٨) ومسلم (٨٧٥) أبو داود (١١١٥)]
31- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Bir Cuma günü Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irad ederken bir adam geldi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona: “ey filan! Namaz kıldın mı?” diye sordu. O zat “hayır” cevabını verince Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “kalk iki rekât namaz kıl,” buyurdu.1
-----------------------
1- (Buhari 888), (Müslim 875), (Ebu Davut 1115)Ebu Davut’un başka bir rivayetinde(1116) adanım ismi zikredilmiştir. O zat Süleyk El Gatafanî’dir. Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh) den; Süleyk El Gatafanî geldi, Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe irad ediyordu, ona; “sen namaz kıldın mı?” dedi. O: “hayır” cevabını verince Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem); “iki rekât namaz kıl ama onları kısa tut,” buyurdu.
Elbanî bu hadis sahihtir, der. Bu hadis ve bir önceki hadisin izahı aşağıdaki 32 nolu hadisin şerhinde 48 nolu dipnotla verilecektir. Oraya müracaat edebilirsiniz.

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ، قَالَ: جَاءَ سُلَيْكٌ الْغَطَفَانِيُّ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ، فَجَلَسَ، فَقَالَ لَهُ: "أَصَلَّيْتَ شَيْئًا؟: يَا سُلَيْكُ " قَالَ: لَا. قَالَ صَلْ رَكْعَتَيْنِ، وَتَجَوَّزْ فِيهِمَا ثُمَّ قَالَ: إِذَا جَاءَ أَحَدُكُمْ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، وَالْإِمَامُ يَخْطُبُ، فَلْيَرْكَعْ رَكْعَتَيْنِ، وَلْيَتَجَوَّزْ فِيهِمَا . [رواه ابن حبان (٢٥٠٢)]
32- Cabir (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Süleyk El Gatafanî geldi, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irad ediyordu. Süleyk oturdu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ya Süleyk’ kalk iki rekât namaz kıl ve onları kısa kes,” buyurdu. Sonra da “sizden kim imam hutbede iken gelirse iki rekât namaz kılsın ve onları kıs kessin,” buyurdu.1
--------------------------
1- (İbni Hibban 2502) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir, der.
Bu hadisi Buhari «cuma» ve “Teheccüt” bahislerinde, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbni Mace “Namaz” bahsinde tahriç etmişlerdir.
Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşılıyor ki bazı rivayetlerinde ismi tasrih edilmeden sadece “bir adam” diye zikri geçen zat Süleyk b. Hüdbetü-l Gatafani (Radıyallahu anh)’dır. Hz. Süleyk fukaradan olup üstü başı yarı çıplak denilecek derecede pejmür¬de imiş. Binaenaleyh cemaat onun halini görsünler de kendisine tasaddukda bulunsunlar diye Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbeyi kese¬rek iki rekât namaz kılmasını emir buyurmuş; o namazını bitirmeden hut¬beye devam etmemişlerdir.
İmam Nevevî (631-676) bu hadisin şerhinde şunları söylemiş¬tir: “Bütün bu hadisler Şafii, Ahmed, İshak ve fakîh muhaddislerin mezhebine sarahaten delalet etmektedirler. Onların mezhe¬bine göre bir kimse cuma günü imam hutbe okurken girse iki rekât tehiyye-i mescid namazı kılması müstehap olur. Onu kılmadan oturmak mekruhtur. Bu namazı hafif tutmak da müstehaptır; ta ki ondan sonra hutbeyi dinlemeye imkân bulsun. Bu mezhep Hasan-ı Basri ile başkalarından da nakledilmiştir.
Kâdı İyaz, İmam Mâlik ile Leys, Ebu Hanife ve Sevrî’nin sahabe ve tabiînin cumhurunun buna kâil ol¬madıklarını söylemiş: bu kavil Ömer, Osman ve Ali (Radıyallahu anhüm) hazeratından da rivayet olunmuştur, demiştir.
Bu zevatın hüccetleri imamı dinlemeyi emreden hadistir. Onlar bu hadisleri tevil ederek: Süleyk’in çıplak olduğunu söylemişler; Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onu kaldırarak namaz kıldırmasını, cemâat görsün de ona sadaka versinler manasına almışlardır. Bu tevil ba¬tıldır. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in (Biriniz cuma günü imam hutbe okurken gelirse iki rekât namaz kılıversin ve bu iki rekâtı hafif tutsun!) hadisi onu reddetmektedir. Mezkûr hadis asla tevil götürmeyen bir nassdır. Ben bu sahih hadisi duyan bir âlimin ona muhalefette bulunacağını zannetmem.” Nevevî’nin sözü burada sona erdi.
Hanefilerden Kemal İbni Hümam (788-861) “Fethü'l-Kadir” adlı meşhur eserinin “Cuma” bahsinde “Kütübü Sitte” imamları¬nın Hz. Ebu Hüreyre’den tahriç ettikleri insat hadisini ele almış ve: “Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine sus dersen boş boğazlık etmiş olursun” mealindeki mezkûr hadis hakkında şöyle demiştir:
“Bu hadis delalet tariki ile hutbe okunurken namazın ve tehiyye-i mescidin memnu’ olduğunu gösterir. Çünkü rütbe itibari ile sünnetten ve tehiyye-i mescitten daha yüksek olan emri bil maruf hutbe esnasında ya¬sak edilirse bunların yasak edilmesi evleviyyette kalır. Şayet bir kimse tehiyye-i mescid namazını kılarken imam minbere çıkarsa iki rekâtta selam verir. Şöyle bir itiraz varit olur da: “Muaraza vukuunda ibare delalete tercih edilir. Muaraza da sabit olmuştur. Zira bir hadiste: (Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken bir adam geldi. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: (Namaz kıldın mı ey filan? diye sordu. O zat hayır, cevabını verdi. Efendimiz: iki rekât namaz kıl, ama hafif tut! buyurdular.) denildiği ileri sürülürse cevabı şudur:
Bundan muaraza lazım gelmez. Çünkü o zat namazını bitirinceye ka¬dar Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hutbeyi kesmiş olması caiz¬dir; nitekim öyle de olduğunu Taberani “Sünen”inde Hz, Enes (Radıyallahu anh)’den Katâde tariki ile rivayet etmiştir. Enes (Radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe okurken mescide bir adam girdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona: Kalk da iki rekât namaz kıl! dedi. Ve o zat nama¬zını bitirinceye kadar hutbeyi kesti” Taberani, bu hadisi Muhammed b. Ubeyd el-Abdi’nin müsned olarak rivayet et¬tiğini fakat bu hususta vehme kapıldığını söylemiş; sonra aynı hadisi imam Ahmed b. Hanbel’den tahriç etmiş ve: “doğrusu işte bu mürsel olan rivayettir” demiştir. Biz mürsel hadisin hüccet olduğuna kailiz. Binaenaleyh bize onun muktezasınca itikat dahi vacip olur.
Sonra hadisin merfu’ rivayeti bir ziyadedir. Çünkü daha önceki riva¬yete muaraza etmemiştir. Önceki rivayetlerde Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hutbeyi kesip kesmediğine dair bir şey yoktur. Mevsuk ravinin ziyadesi ise makbuldür. Mücerret ziyadeden dolayı ravinin hata et¬tiğine hükmolunamaz. Aksi takdirde hiç bir ziyadenin kabul edilmemesi lazım gelir. Müslim’in bu hadisteki ziyadesine gelince: Mezkûr ziyadede: “Biriniz imam hutbe okurken gelirse hemen iki rekât namaz kıl¬sın; ama bu rekâtları hafif tutsun!” buyuruluyor ki bu söz, namazın hatip sustuğu zaman kılınması istenmesine münafi değildir. Zira Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hutbeyi kestiği sabit olmuştur. Yahut Hz. Sü1eyk’in bu namazı henüz hutbe esnasında namaz kılmanın haram edilmediği zamanlara tesadüf etmiştir. Bu suretle bu delalet muarazadan da salim kalır.”
Buhari şarihi Aynî, Nevevî’nin sözlerini naklettikten sonra şunları söylemiştir: “Ulemâmız bu hadisleri Nevevî’nin söy¬lediği şekilde tevil etmemişlerdir ki, onlara bu derece teşnî’de bulunma¬ya hakkı olsun. Onlar mezkûr hadislere başka cevaplar vermişlerdir...”
Aynî verilen cevapları sıralarken evvela Kemal İbni Hümam’ın söylediklerini tamamıyla nakletmiş, sonra sözüne şöyle devam etmişdir:
“ikinci cevap: Hz. Süleyk’in gelişi, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hutbeye başlamasından önce idi. Nitekim Nesai “Sünen”inde Süleyk hadisi için bir bab tahsis etmiş, sonra Hz. Cabir (Radıyallahu anh)’in rivayet ettiği Süleyk hadisini şöy¬le tahriç eylemiştir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üze¬rinde otururken Süleyk-i Gatafani geldi ve namaz kılmadan oturdu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:
İki rekât namaz kıldın mı? diye sordu; Sü1eyk:
Hayır! Cevabını verince:
Kalk da onları kılıver! buyurdular.
Üçüncü cevap: Bu hadise, namazda konuşmak nesh edilmezden önce vuku bulmuştur. Sonraları konuşma neshedilince hutbe esnasında namaz da nesh edilmiştir. Çünkü hutbe cuma namazının yarısı yahut şartı hükmündedir. Tahavi diyor ki: Cuma günü imam hutbe okurken yanımdakine (sus!) diyenin muhakkak surette lağv etmiş olduğunu Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den naklen bildiren rivayetler tevatür derecesine varmıştır. Bir kimsenin, arkadaşına hutbe esnasında (Sus!) demesi lağv olursa, imamın bir adama (Kalk namaz kıl) demesi dahi lağv olur. Böylelikle Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Süleyk’e verdiği emrin nehiyden önce olduğu sübut bulur...
İbni Şihab: İmamın minbere çıkması, namaza nihayet verdiği gibi, hutbeye başlaması da cemaatin konuşmasına son verir; demiştir.
Salebe İbni Ebu Malik: Ömer (Radıyallahu anh) hutbe için minbere çıktımı biz susardık; diyor.
Kâdı İyaz: Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Os¬man (Radıyallahu anhüm)’ün hutbe esnasında namaz kılmayı men eder dediklerini söylemiştir. İbnü’l- Arabî da: O anda namaz kılmak üç vecihten dolayı haramdır, diyor ve bunları şöyle izah ediyor:
a) Allahu Teâlâ Hazretleri “Kur’an okunduğu vakit siz onu dinleyin.” buyuruyor. Şu halde imamın başlamış olduğu bir farzı mescide giren nasıl terkeder de, farz olmayan” bir şeyle: iştigal edebilir?
b) Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in: (Yanındakine: Sus! dedin mi muhakkak lağv etmiş olursun) buyurduğu sabit olmuşdur. Bu meselede asıl rükün ve farz olan emri bilmaruftur, nehiy anilmünker hutbe esnasında haram olunca, nafile ibadetin haram olması evleviyyette kalır.
c) Bir adam cuma namazı kılınırken camiye girse nafile namaz kılamaz. Hutbe de bir namazdır. Çünkü namazda haram olan amel ve konuşma hutbede de haramdır Süleyk hadisine gelince: mezkûr, hadisi bu kaidelerle dört vecihten muarız değildir:
a) Çünkü bu hadis haber-i vahittir.
b) Hâdisenin namaz esnasında konuşma mubah olduğu zamanlarda geçmiş olması ihtimali vardır. Çünkü tarihini bilmiyoruz.
c) Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Süleyk ile ko¬nuşarak ona (kalk namaz kıl!) deyince, hutbe dinlemenin farziyyeti Süleyk (Radıyallahü anh)’dan sakıt olmuşdur. Zira o esnada hutbe kesilmiş, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ona verdiği emirden başka dinleyecek bir şey kalmamıştır.
d) Hz. Süleyk’in üstü-başı pek ziyade pejmürde idi. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun bu halini cemâat görsünler de, kendisine tasaddukda bulunsunlar diye namaz kılmasını emretmişti. Hatta İbni Bezîze’nin rivayetinde Süleyk’in çıplak olduğu bildirilmiştir. Hutbe, esnasında namaz kılmayı tecviz etmeyenler Hz. Ebu Saîd-i Hudrî hadisi ile de istidlal ederler. Merfu olarak rivayet edilen bu hadiste Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “İmam hutbe okurken namaz kılmayın!” buyurmuştur.
Bir delilleri de Hz. Osman cuma guslünü terk ettiği vakit Ömer (Radıyallahu anh)’in ona tenkitte bulunmasıdır. Hz. Ömer, Hz. Osman’ın (Radıyallahu anhüma) yıkanmadığından dolayı muaheze etmiş fakat mescide girdiğinde ne iki rekât namaz kılmasını emrettiği ne de Hz. Osman’ın böyle bir namazı kendiliğinden kıldığı asla nakledilmemiştir. Bu hususta başka deliller de vardır. Ezcümle Halid-i Hazza’ın rivayetine nazaran Hz. Ebu Kilabe cuma günü imam hutbe okurken mescide gelmiş ve namaz kılmadan oturarak, hutbe dinlemiştir. Hz. Ukbe İbni Amir’in: İmam minberde iken namaz kılmak günahtır, dediği rivayet olu¬nur, İbni Ömer (Radıyallahu anh)’dan rivayet olunan bir hadiste Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): (Biriniz, imam minberde iken mescide gelirse, namaz kılması ve konuşması memnudur.) buyurmuştur.
İmam Şafii’nin mezhebine göre imamın minbere oturması ile iki rekât Tahiyyetü'l-Mescid namazı sakıt olur. Binaenaleyh Süleyk hadisi ona delil olamaz.
Bazıları Hanefiilerin delillerini çürütmek için: Hanefilerin gösterdikleri bütün deliller merduttur. Çünkü bir şeyde asıl olan adem-i hususiyet yani sebebine mahsus olmayıp, bütün efradına şümullü bulunmasıdır, demişlerdir. Buna Hanefiler tarafından veri¬len cevap şudur: Evet, hususiyet için karine bulunmazsa bu söz doğru¬dur. Fakat burada hususiyet için karine vardır ve şudur: Ebu Saîd el-Hudrî (Radıyallahu anh)’dan Nesai’nin tahriç ettiği hadiste: (Cuma günü Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ederken pejmürde kıyafetli bir adam geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona: Namaz kıldın mı? diye sordu. Gelen zat:
Hayır! Cevabını verdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
İki rekât namaz kıl! Buyurdu ve cemaati sadaka vermeye teşvik et¬ti. Bunun üzerine cemaat bir takım elbiseler getirdiler. Resulü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunlardan iki tanesini o zata verdi. Ertesi cuma zat yine Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe irat ederken geldi. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cemaati sadaka vermeye teşvik ediyor¬du. O zat hemen üzerindeki iki elbiseden birini vermek istedi bunun üze¬rine Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Bu adam gecen cuma günü pejmürde bir kıyafetle geldi de, ben cemaate ona sadaka vermelerini emrettim; cemaat bir takım elbiseler ver¬diler. Ben, kendisine bunlardan iki tanesinin verilmesini emrettim, şimdi gelmiş benim sadakayı emrettiğimi görünce kendisine verdiğim iki elbise¬den birini tasadduk etmek istiyor. Sen, elbiseni al. Buyurarak o zatı sadaka vermekten nehyetti.) buyurulmuştur.
Görülüyor ki: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in o zata iki rekât namaz kılmayı emir buyurması, cemaat onun pejmürde halini müşahede etsinler de, kendisine sadaka versinler diye imiş. Çünkü maksadı bu namazla sünneti ikame ettirmek olsaydı, Ebu Hüreyre hadisinde: (İmam hutbe okurken arkadaşına: Sus! dedin mi muhakkak lağv etmiş olursun.) buyurmazdı. Ebu Hüreyre hadisi bil’ittifâk sahihtir. Onun sıhhati hakkında hiç bir kimsenin hilafı yoktur. Hatta tevatür de¬recesine yakındır. Hutbe halinde farz olan emr-i bil marufu menederse, sünneti yahut müstehabı ifadan menetmesi evleviyyette kalır.”
Aynî bundan sonra muhalifleri tarafından Hanefiiler’e yapılan bütün itirazları ve kendilerine verilen cevapları sıralamış ve söz¬lerine şöyle devam etmiştir: “İmam hutbe okurken camiye gelen kimse¬nin namaz kılmaktan menedilmesi bir çok sahabe ve Tabiîn (Radıyallahu anhüm)’dan dahi rivayet olunmuştur.
Bu babdaki Sahabe-i kiramdan murad: Ukbe bin Âmir, Salebe bin Ebi Malik, Abdul¬lah bin Safvan, Abdullah bin Ömer ve Abdul¬lah bin Abbas (Radıyallahu anhüm)’dür,
Ukbe bin Âmir’den rivayet olunan eseri Tahavi tahriç etmişdir. Bu eserde Hz. Ukbe:
(İmam minberde iken namaz kılmak günahtır.) demiştir.
Salebe bin Malik (Radıyallahu anh)’in eserini dahi sahih bir isnatla Tahavi rivayet ermişidir Hz. Salebe: (İmam’ın minber üzerinde oturması, namaz kılmaya nihayet verir.) demiştir.
Abdullah b. Safvan Hazretlerinin eserini sahih bir isnatla yine Tahavi rivayet eder. Mezkûr eserde Hişam b. Urve: (Abdullah b. Safvan b. Ümeyye’yi cuma günü mescide girerken gördüm: Abdullah b. Zübeyr minberde hutbe okuyordu. İbni Safvan’ın üzerinde bir gömlek ve cübbe ile iki de mest vardı. Başına sarık sarmıştı. Rüknü istilâm etti. Sonra Selam sana, Allah’ın rahmeti ve bereketleri de sana! diyerek oturdu; na¬maz kılmadı.) demiştir.
Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbas (Radıyallahu anhüm)’ün eserlerini de Tahavi rivayet etmişdir. Bu eserde:
(İbni Ömer ile İbni Abbas, cuma günü imam min¬bere çıktığı vakit konuşmayı ve namaz kılmayı kerih görürlerdi.) denil¬mektedir.
Tabiin’den murad: Şabî, Zührî, Alkame, Ebu Kilabe ve Mücahit hazeratıdır.
Şabî’nin eserini Tahavi sahih bir isnatla Şureyh’ten rivayet etmişdir. Mezkûr esere göre Şabî, imam minbere çıktıktan sonra camiye gelirse, nafile namaz kılmazmış.
Zührî’nin eserini Tahavi yine sahih bir isnatla tahriç etmiş¬dir. Bu esere göre Zührî'ye cuma günü imam hutbe okurken mescide giren bir kimseni ne suretle hareket edeceği sorulmuş; Zührî: (Oturur; nafile namaz kılmaz.) cevabını vermiştir.
Alkame, Ebu Kilabe ve Mücahit hazeratının eserlerini dahi sahih isnatlarla Tahavi tahriç etmişdir. Bu eserler dahi bazısı kavlen, bazısı da fiilen olmak üzere imam hutbe okurken na¬file namaz kılınamayacağına delalet ederler.
Görülüyor ki Sahabe ve Tabiin’in büyüklerinden olan bu zevat Süleyk hadisi ile amel etmemişlerdir. Onunla amel olunaca¬ğını bilseler, elbette onu terk etmezlerdi. Şu halde muterizin yaptığı itiraz batıl olur.
Gerçi hadis imamlarından bir cemaatin rivayet ettikleri Ebu Katâde hadisinde Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in: (Biriniz mescide girdimi, oturmadan önce iki rekât namaz kılıversin.) buyurduğu bildirilmiştir. Mezkûr hadis âmm’dır. Cuma günü imam hutbe okurken mescide girenlere de, daha başkalarına da şamildir. Ancak hadis mutlak değil; namaz kılmanın helal olduğu hallerde camiye girenlere mahsustur. Görülmüyor muki güneş doğarken, batarken veya semanın tam ortasında iken mescide giren bir kimse bu zamanlarda namaz kılamamaktadır. Çünkü mezkûr zamanlarda namaz kılmak yasak edilmişdir. Cuma günü de öyledir. Hutbeyi dinlemek vacib olduğu için hut¬be okunurken giren kimse nafile namaz kılamaz. Çünkü o anda kılınan na¬maz, hutbeyi dinlemeğe manidir...”
Hâsılı Aynî muhalifleri tarafından Hanefilerin delilleri hakkında söylenilen bütün sözleri en mukni nakli delillerle reddetmiş, bu suretle “imam hutbe okurken camiye giren kimsenin nafile namaz kılması mekruhdur.” diyenlerin haklı oldukları meydana çıkmışdır.
Yukarıya Nevevî’den ve Aynî’den yaptığımız nakillerden anlıyoruz ki imam hutbe okurken camiye giren bir kimsenin iki rekât nafile namaz kıl¬ması Şafiilerde müstehab, Hanefîlerde ise, esah olan kavle göre, tahrimen mekruhtur. “Esah olan kavle göre” diyoruz; çünkü Hanefî fukahasından bazıları bu namaz için mutlak manada “mekruh” derlerken, bazıları “haram” bazıları da “birşey kılmaması gerekir” tabirini kullanmışlardır.
Hutbe okunurken namaz kılmak Bedâyi’de hutbenin mahzurlarından sayılmış hutbe dinlemenin vacip olduğu söylenmiştir.
Serahsî bu anda namaz kılmaya mekruh der. Mekruh mutlak olarak söy¬lendiğinde tahrimen mekruh anlaşılır.
Hutbe okunurken namaza duran bir kimsenin Hanefîlere göre namazı kesip bilâhere kaza etmesi vaciptir. Buna rağmen namaz kesilmeyip tamam¬lanırsa, uhdesinden düşer, kazası gerekmez.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/227-230.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنْ قُرَّة بْنُ خَالِدٍ قَالَ : انْتَظِرْنَا الْحَسَنَ وَرَاث عَلَيْنَا حَتَّى قَرَّبْنَا مِنْ وَقْتِ قِيَامْهِ فَجَاءَ فَقاَلَ : دَعَانَا خَيْرَانُنَا هَؤُلاَءِ ثُمَ قَالَ : قَالَ أَنَس قَالَ: نَظَرْنَا النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ لَيْلَةٍ حَتَّى كَانَ شَطْرِ اللَّيْلِ يَبْلغُهُ، فجاء فصلى لنا ثُمَّ خطَبَنا فقال: ألا إن الناس قد صلَّوا ثم رقدوا، وإنكم لم تزالوا في صلاة ما انتظرتم الصلاة . [رواه البخاري (٥٤٦،٥٧٥) ومسلم (٦٣٩ ،٦٤٠) والنسائي (٥٣٩، ٥٣٧) وابن ماحه (٦٩٢)وأحمد (١٢٩٨٥، ١٢٩٠٣) وابن حبان (٢٠٣٣)]
33- Kurre b. Halit (Radıyallahu anh) den; şöyle dedi:
Biz hasan-ı Basri’yi bekledik. O gecikti öyle ki, teheccüt vakti yaklaşmıştı. Geldi ve şöyle dedi; şu komşularımız bizi çağırdılar. Sonra dedi ki, Enes (Radıyallahu anh) şöyle dedi. Bir gece Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı gece yarısına kadar bekledik. Nihayet gelip, bize namaz kıldırdı. Sonra da bize hutbe irad ederek şöyle buyurdu: “Bu vakitte insanlar namaz kılıp uyumuşlardır. Siz ise namaz kılmayı beklediğiniz müddetçe namazdasınız demektir.”1
-----------------------------
- Hasan-ı Basri der ki, “Bir kavim bir hayrı beklediği müddetçe o hayır üzeredir.” Mürre dedi ki; bu, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den Enes (Radıyallahu anh) hadisidir. (Buhari 546,575), (Müslim 639,640), (Nesai 537,539),(İbni Mace 692),(İmam Ahmet 12985),(İbni Hibban 2033) Şuayip Arnavut bu hadisin isnadı Şeyhayn’in şartı üzere sahihtir, der.
Bu hadisi Ahmed, Nesai, Ebu Davud, Beyhaki ve İbn-i Huzeyme de rivayet etmişlerdir.
Hadisin: “Halk, namazını...” fıkrasındaki halktan maksad, o ge¬ce Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber yatsı na¬mazını kılmaya gelmeyen müslümanlardır.
Cemaatla namaz kılmak için bekliyenlerin, bekledikleri sürenin tamamını namazla geçirilmiş gibi sevab taşıdığı belirtilmiştir. Çünkü namazdan maksad, Allah Teâlâ’ya ibadet etmektir. İbadeti bek¬lemek de bir ibadettir.
“Eğer zayıf ve hasta olmasaydı...” fıkrasıyla şu husus anlatıl¬mak istenmiştir: ‘Zayıflık ve hastalık özrü halkta bulunmasaydı ben daima yatsı namazını gece yarısına kadar geciktirecektim. Lakin güçlüğün defi için devamlı olarak geciktirmeyi bıraktım.”
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bu fıkrayla, geciktirmenin iki yönden faziletini beyan buyurmuştur.
1- Halk namazı beklediği sürece namazda olmuş olurlar.
2- Namazı gece yarısına tehir etmenin sevabı daha çoktur. Yukarıda işaret olunan fazilete rağmen tehire gücü yetmeyen hastaların ve zayıfların durumuna riayet etmek üzere Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ekseriyetle yatsı namazını tehir etmemiştir. Çünkü tehir faziletini kazanma yolunda cemaatin çoklu¬ğu fazileti kaçırılmış olacaktı. Cemaatın çokluğu fazileti, tehirin fa¬ziletinden daha önemlidir.
Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:
1- Fazla uykusu gelen bir kimsenin yatası namazını kılmazdan ön¬ce uyuması mübahdır.
2- Yatsı namazı faziletli bir namazdır.
3- İmama namaz vakti geldiğini hatırlatmak caizdir.
4- Kadınlarla çocukların cemaata gelmeleri caizdir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabına namazı talim ettirdi.
عَنْ حِطَّانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الرَّقَاشِيِّ ، قَالَ : صَلَّيْتُ مَعَ أَبِي مُوسَى الأَشْعَرِيِّ صَلاةً ، فَلَمَّا كَانَ عِنْدَ الْقَعْدَةِ ، قَالَ رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ : أُقِرَّتِ الصَّلاةُ بِالْبِرِّ وَالزَّكَاةِ ؟ قَالَ : فَلَمَّا قَضَى أَبُو مُوسَى الصَّلاةَ وَسَلَّمَ ، انْصَرَفَ ، فَقَالَ : أَيُّكُمُ الْقَائِلُ كَلِمَةَ كَذَا وَكَذَا ، قَالَ : فَأَرَمَّ الْقَوْمُ ، ثُمّ قَالَ : أَيُّكُمُ الْقَائِلُ كَلِمَةَ كَذَا وَكَذَا ، فَأَرَمَّ الْقَوْمُ ، فَقَالَ : لَعَلَّكَ يَا حِطَّانُ قُلْتَهَا ، قَالَ : مَا قُلْتُهَا ، وَلَقَدْ رَهِبْتُ أَنْ تَبْكَعَنِي بِهَا ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ أَنَا قُلْتُهَا ، وَلَمْ أُرِدْ بِهَا إِلا الْخَيْرَ ، فَقَالَ أَبُو مُوسَى : أَمَا تَعْلَمُونَ كَيْفَ تَقُولُونَ فِي صَلاتِكُمْ ؟ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَنَا ، فَبَيَّنَ لَنَا سُنَّتَنَا ، وَعَلَّمَنَا صَلاتَنَا ، فَقَالَ : إِذَا صَلَّيْتُمْ ، فَأَقِيمُوا صُفُوفَكُمْ ، ثُمَّ لَيَؤُمَّكُمْ أَحَدُكُمْ ، فَإِذَا كَبَّرَ فَكَبِّرُوا ، وَإِذْ قَالَ : غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلا الضَّالِّينَ (سورة الفاتحة آية 7 )، فَقُولُوا : آمِينَ ، يُجِبْكُمُ اللَّهُ ، فَإِذَا كَبَّرَ وَرَكَعَ ، فَكَبِّرُوا وَارْكَعُوا ، فَإِنَّ الإِمَامَ يَرْكَعُ قَبْلَكُمْ ، وَيَرْفَعُ قَبْلَكُمْ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : فَتِلْكَ بِتِلْكَ ، وَإِذَا قَالَ : سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ، فَقُولُوا : اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ، يَسْمَعُ اللَّهُ لَكُمْ ، فَإِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى ، قَالَ عَلَى لِسَانِ نَبِيِّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ ، وَإِذَا كَبَّرَ وَسَجَدَ ، فَكَبِّرُوا ، وَاسْجُدُوا ، فَإِنَّ الإِمَامَ يَسْجُدُ قَبْلَكُمْ ، وَيَرْفَعُ قَبْلَكُمْ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : فَتِلْكَ بِتِلْكَ ، وَإِذَا كَانَ عِنْدَ الْقَعْدَةِ ، فَلْيَكُنْ مِنْ أَوَّلِ قَوْلِ أَحَدِكُمْ : التَّحِيَّاتُ الطَّيِّبَاتُ ، الصَّلَوَاتُ لِلَّهِ ، السَّلامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ ، السَّلامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ ، أَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. [رواه مسلم (٤٠٤)]
34- Hıttan b. Abdullah er-Rakkaşi (Radıyallahu anh) den:
Ebu Musa ‘El-Eş’ari ile namaz kıldım. ka’deye sıra gelince cemaatten biri; “namaz, sadaka ve zekâtla birlikte mi ikrar olundu?” dedi. Ebu Musa namazı eda ederek selam verince: döndü ve “(demin) şöyle şöyle diyen hanginizdi?” diye sordu. Cemaat sükût etti. Sonra tekrar: “(demin) şöyle şöyle diyen hanginizdi?” dedi. Cemaat tekrar sükût etti. Bunun üzerine Ebu Musa: bunu galiba sen söyledin ya Hıttan, dedi. Hıttan: onu ben söylemedim, beni azarlarsın diye korktum, dedi. Müteakiben cemaatten biri: onu ben söyledim ama bununla hayırdan başka bir şey kastetmedim, dedi. Bunun üzerine Ebu Musa: “siz namazınızda ne diyeceğinizi bilmiyor musunuz?” şüphesiz Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad ederek sünnetimizi beyan ve namazımızı bize talim eyledi. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Namaz kılacağınız zaman saflarınızı düzeltin. Sonra içinizden biriniz imam olsun. O tekbir aldı mı siz de tekbir alin. O, “gayrilmağdubi aleyhim ve laddâllîn” dedi mi siz de âmin deyin ki Allah duanıza icabet etsin. İmam tekbir alarak rükûa gitti mi siz de tekbir alın ve rükû edin. Çünkü imam sizden önce rükû eder, sizden önce rükûdan doğrulur. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) devamla şöyle buyurdu:
Bu, bu kadarla tamamlanır. İmam “semi Allahu limen hamideh” dediği zaman siz de “Allahümme Rabbena lekel-hamd” deyin. Allah sizin sözünüzü işitir (kabul eder). Çünkü Allah Tebareke ve Teâlâ peygamberi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’nin dilinden buyurmuştur. İmam tekbir alarak secdeye gitti mi siz de tekbir alın ve secdeye gidin, şüphesiz imam sizden önce secde edecek ve sizden önce başını secdeden kaldıracaktır. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yine bu, bu kadarla tamamlanır. Ka’de (oturuş) anında sizden her hangi birinizin ilk sözü şu olsun; “Et-tehiyyatü et-tayyibatü es-salevatü lillahi es-selamu aleyke eyyühennebiyyü verahmetullahi ve berakatühü es-selamu aleyna ve ala ibadillah’is-salihîn eşhedü en la ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü”.1
----------------------------
1- (Müslim 404) (Ebu Davut 972) (Nesai 830) (Darimi 1358) (İmam Ahmet 19680) (İbni Hibban 2167) (İbni Hüzeyme1593) (Beyhaki – el Kübra – 2652)
Ebu Musa el-Eş'arî (Radıyallahü anh)'den rivayet edilen bu hadis-i şerif Hz.Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in emri üzerine namazın nasıl kılınacağını açıkseçik ortaya koymaktadır. Hadisin konu ile alakası, namaz kılanın ka’de’de okuyacağı teşehhüdle ilgili olan kısmıdır. Görüldüğü gibi Ebu Musa’nın ri¬vayet ettiği teşehhüd de İbni Mesud’un naklettiği teşehhüdün aynısıdır. An¬cak hadisin, Ahmed b. Hanbel’den gelen rivayetinde, şehadet kelimesi ile şehadetin ikinci kısmının başındaki fiili yer almamıştır.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/19
Bu hadisde de Ebu Musa:
“Zira Allah (Azze ve Celle) Peygamber’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dilinden: buyurdu.” demiştir.
“Namaz, sadaka ve zekâtla birlikte mi ikrar olundu” sözünden murad, bunlar beraberce mi emredildiler? demektir.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “Bu bununla kapanır” sö¬zünden murad: Rükû tekbirini imamın tekbirinden sonra almanız, rükûu da imamın rükûundan sonra yapmanız, rükûdan imamdan sonra doğrulmanız, imamın rükûuna müsavidir, demektir. Çünkü cemâat rükûa var¬ma hususunda bir an imamdan geri kalırlarsa da doğrulurken de geri kalmaları ile o an kazanılmış ve imamın rükûu ile cemaatin rükûları ta¬mamen müsavileşmiş olur. Aynı söz secde hakkında da varit olmuştur. Bazıları “Buradaki işaret namazın raptına aittir. Yani namazın sahih ol¬ması ancak bu şekilde imama tabi olmakla sağlanır demiş; bir takımla¬rı da işaretin “Âmin” sözünü Fatiha’nın sonuna bağlamaya ait olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hadisin bazı rivayetlerinde tesmî’den sonra “Rabbena leke’l-Hamd” bazı rivayetlerinde de “Rabbena ve leke’l-Hamd” denileceği talim buyurulmuştur. Yani rivayetlerin bazısında (ve) ziyade edilmiş, bazısında edilmemiştir. Bu sebeple ulemâ her iki veçhin caiz olduğunu söylemişlerdir.
Bu hadiste: “İmam okuduğu vakit siz susun” ziyadesi ha¬dis ulemâsı arasında ihtilâfı mûcib olmuştur. Beyhaki’nin “Sünen-i Kebir”inde Ebu Davud’dan naklen bu ziyadenin mah¬fuz olmadığı kaydedildiği gibi, yine Beyhaki, Yahya b. Maîn, Ebu Hatim, er-Razi, Darekutni ve Hâ¬kim’in şeyhi Ebu Ali en-Nisaburî’nin de mezkûr ziyade hakkında söz ettiklerini ve: “Mahfuz değildir,” dediklerini riva¬yet etmiştir. Süleyman Teymî bu ziyade hususunda Katâde’nin bütün ravilerine muhalefet etmiştir. Ebu Ali en-Nisaburî; “Mezkûr ravilerin bu ziyadeyi zayıf bulmaları, Müslim’in onu sahih bulmasına tercih edilmiştir. Bahusus Müslim’in onu kitabına almaması da zayıftır diyenleri teyit sayılmıştır”, demiştir.
Hadis-i Şeriften Çıkarılan Hükümler:
1- Farz namazları için cemaat emrolunmuştur. Bu hususta ulemâ arasında hilaf yok ise de, emrin vucup mu, yoksa nedip mi ifade ettiğinde ihtilaf etmişlerdir.
2- Cemaatin iftitah tekbiri imamın tekbirinden sonra olacaktır. Nevevî’nin beyanına göre; cemaat bir harf farkla imamdan evvel niyetlense, cemaatin namazı bil ittifak sahih olmaz. Çünkü henüz imam olmamış bir kimseye uymuş sayılırlar.
3- Cemaatin imamın tekbirinden sonra vakit kaybetmeyerek hemen tekbir almaları müstehaptır. Gecikmeleri namaza bir zarar vermese de, acele tekbir almanın faziletinden mahrum kalırlar.
4- Nevevî: “Bu hadiste cemaatin imamla beraber âmin de¬melerine delil vardır” demektedir. Âmin: Kabul et manasına gelen bir ismi fiildir. Kelimeyi med ve kasırla okumak caizdir.
5- Hadis-i şerifte cemaatin âmin demelerine teşvik vardır.
6- İmamın tesmîi aşikâr yapması gerekir. Hadis-i şerif, imamın yal¬nız “Semiallahu limen hamideh”, cemaatin da “Rabbena Lekel-Hamd” diyeceklerine kail olan Hanefilere delildir. Şafiilere göre imam, cemaat ve yalnız kılan bunların ikisini de söyler. Allahu â’lem.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Bu hadisi bütün sünen sahipleri muhtelif lafızlarla muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.
Hadisin muhtelif rivayetlerinden anlaşıldığına göre: Ashab-ı kiram namazda oturdukları vakit “Esselâmu Alallah” yani selâm Allah’a “Esselâmu ala Fulân” yani filâna selâm derlermiş. Bununla melâikeyi kastettikleri İbni Mace’nin bir rivayetinde tasrih edildiği gibi, İsmailî tarikiyle Ali b. Müshir’den rivayet edilen diğer bir hadiste de “Melekleri sayardık”, başka bir rivayette “Meleklerden Allah’ın dilediği kadarını sayardık” denilmiştir. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hale muttali olunca; ashabın bu yanlış hareketlerini tashih ederek namaz oturuşlarında “ettehiyât” okumalarını kendilerine öğretmiştir. Çünkü selâm her nevi afet, kusur ve ayıptan beri olmak ma¬nasınadır. Bunların maliki Allah-ı Zülcelâl’dir. Şu halde Ashab-ı Kiram “Selâm Allah’a” demekle Allah’ın verdiği bu ihsanı ona iade etmiş sayılmışlardır. Bu cümleyi Hattâbi şöyle tefsir ediyor: “Selamdan murad, selamın sahibi olan Allah’tır, binâenaleyh “Esselâmu Alallah” de¬meyin, zira selam Allah’tan başlar ve yine Allah’a döner”.
Nevevî: , Bunun manası şudur, selam Allahu Teâlâ’nın isimle¬rinden bir isimdir. Yani her türlü noksanlıklardan salim olan manasına gelir. Bazıları “veli kullarına selamet bahşeder, bir takımları da onlara selâm veren manasına geldiğini söylemişlerdir. Daha başka türlü tefsir edenler de vardır” demiştir.
İbnü’l-Enbârî: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu ke¬limeyi kulları hakkında kullanmalarını ashabına emretmiştir. Çünkü selamete muhtaç olan ancak kullardır. Allahu Teâlâ hazretlerinin böyle bir şeye ihtiyacı yoktur, demektedir. Hadisin muhtelif rivayetlerinden tehiyyatın her oturuşta okunacağı anlaşılmıştır.
Tahiyyât: Tahiyyenin cemidir. Tahiyye; selam demektir. Baka aza¬met, mülk ve her türlü afet ve noksanlıklardan selâmet manalarına gel¬diğini söyleyenler de vardır. Hattâbi’nin beyanına göre; “et-Tahiyyât” hususi bir takım kelimeler olup bunlarla Araplar hükümdar¬larını selâmlarlardı. Fakat onlar Resul-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in talim buyurduğu elfaz olmayıp, “Sabah şerifler hayır olsun” “Lanet görmeyesin” gibi sözlerdi. Bu gibi sözlerle Allahu Teâlâ'ya senada bulunul¬mayacağı için onlar terk edilmiş, yerlerine tazim ifade eden sözler ko¬nulmuştur. Enes (Radıyallahu anh)’dan rivayet olunduğuna göre, Selam, Mümin, Müheymin, Aziz, Cebbar, Ehad ve Samed gibi isimler Allahu Teâlâ’nın Esma-i Hüsna’sındandır. İşte Allah’a tahiyyât bu gibi isimlerle yapılacaktır. Tarhiyattan murat da bunlardır.
Salâvat: Salâtın cemi’dir. Bundan murad namazlardır. Ezherî’ye göre; salavat ibadetler demektir. Şeyh Takiyüddin: “İhtimal salavattan murad: malum namazlardır. Ve cümle şöyle tak¬dir edilir. Bu namazlar Allah için vaciptirler; onlarla Allah’tan başkası kastedilemez yahut murad bizim kıldığımız namazların ihlasım, yani sırf Allah rızası için kılındığını haber vermektir” diyor. Maamafih salavattan rahmet de murad edilmiş olabilir. Bu takdirde mana, rahmeti lütfu ihsan eyleyen ancak Allah’tır” demek olur.
Tayyibât kelimesi, Tayyibe’nin cemidir. Tayyibe güzel, temiz ve helâlhoş manasına gelir. Burada ondan güzel sözler Allahu Teâlâ'yı sıfatla¬rına lâyık şekilde senaya elverişli sözler kastedilmiştir. Yine Şeyh Takiyyüddin’e göre tayyibâtı güzel sözlerden daha umumî bir manada kullanmak evla olur. Yani tayyibât, bilcümle güzel sözler, güzel fiiller ve güzel sıfatlar manasına alınmalıdır. Hafızuddin Nesefi (Rahimehullah); Tahiyyât sözle yapılan ibadetler, salavat fiilî ibadetler, tahiyyât da Mali ibadetlerdir, demiştir.
Kâdı Beydavi salavat ile tayyibât kelimelerinin tahiyyât üzerine matuf yahut salavat kelimesinin haberi mahzuf bir mübteda olabileceğini söylemiştir. Fakat Aynî salâvat ve tayyibât kelimelerinin ayrı ayrı haberleri mahzuf birer mübteda olduklarını tercih eder. Bu takdirde mana:
“Salavat Allah’a mahsustur; tahiyyât da Allah’a mahsustur" demek olur ve bu iki cümle üzerine affedilir.
Nevevî: cümlesindeki selâm lâfzının iki yerde de eliflamlı ve eliflamsız okunabileceğini, ancak eliflamla okunmasının efdal olacağını kaydetmiştir. Bu lisan itibarı ile caiz olmakla beraber İbni Mesud hadisinin hiç bir tarikinde mezkûr kelime eliflam¬sız rivayet edilmediği için, namazda caiz değildir. Namazda bu kelime daima eliflamlı okunur. Yalnız hadisin İbni Abbas rivayetinde selam kelimesi eliflamsız zikredilmiştir.
Tahiyyât okurken: “Bilcümle tahiyyeler salâvat ve tayyibât Allah’a mahsustur, dedikten sonra, birdenbire hitap gaipten muhataba çevrile¬rek;
“Selam sana ey Peygamber” şeklinde ifade edilmesi dikkate şayan¬dır. Zira cümle gaibe hitapla başlamış ve Peygamber’e de selam denile¬rek yine gaibe hitapla sona erebilirdi. Bu nükteye Tiybî (- 743) şu cevabı vermiştir:
Biz Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in lafzına aynen saha¬beye öğrettiği şekilde tâbi oluruz. Ehl-i irfanın tarikatı üzere şöyle de de¬nilebilir; Namaz kılanlar tahiyyât ile Melekût kapısının kendilerine açılmasını niyaz ettikleri vakit “Hayyi-lâyemût” olan Allahu Zülcelâl’in harîmine girmelerine izin verilir de, münacat sebebiyle feraha kavuşurlar. İşte bunun Nebiy-i rahmet olan Peygamberi Zişan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ona tabi olmak sayesinde meydana geldiği kendilerine tenbih buyurulmuştur. O halet içerisinde müminler baktıkları vakit habibin hariminde habibi karşılarında görürler de; Selam sana ey Peygamber, Al¬lah’ın rahmetleri ile bereketleri de sana! diyerek ona yönelirler”
Yine Tıybî’nin beyanına göre buradaki selam kelimesinin elif¬ lamlı, yani marife olarak zikredilmesi ya ahd-i zihnî yahut ahd-i haricî içindir. Ahd-i zihnî takdirine göre mana şudur: Geçen peygamberlere tev¬cih buyurulan şu selam sana da tevcih edilmiştir. Ey Peygamber-i Zişan! Geçen ümmetlerin sülehâsına tevcih edilen bu selam, bize ve bil cümle din kardeşlerimize de teveccüh etmiştir.
Ahd-i haricî takdirine göre buradaki selam, Allahu Teâlâ hazretlerinin “Allah’ın seçtiği has kullarına da selam olsun” ayet-i kerimesine işarettir. Elif lam cins için olması da muhtemeldir. Bu takdirde mana hakikatini ve kimden sadır olup kime gittiğini herkesin bildiği selam hem sana, hem bize olsun demektir. Berekât, bereketin cemidir. Bereket her şeyin çok hayrı demektir. Tıybî’ye göre, bereket ilâhî hayrın her şeyde sübut bulması demektir.
“Selâm bize ve Allah’ın salih kullarına” cümlesinden murad na¬maz kılmakta olan imam, cemâat ve meleklerdir.
Salih: Gerek Allahu Teâlâ’nın, gerekse kullarının haklarına riayet eden kimsedir. Salâh bir şeyin kemal-i hali üzere istikâmetidir. Zıddına fesat derler. Hakikî salâh ancak ahirette olacaktır. Bazen dünyevî hal¬lerde salâh ile vasıflarınsa da; bunlar hiçbir zaman fesat şaibesinden hâ¬li kalamazlar. Hâlis salâh ahirete ve bahusus peygamberlere münhasırdır.
Hadisteki cümlesi cümleleri arasına sıkıştırılmış bir cümle-i muterizedir. Mezkûr cümle Allah’ın kullarını, bilhassa meleklerini birer birer sayamayacaklarını; fa¬kat “Allah’ın salih kulları ifadesi ile bütün meleklerin ve sair salih kul¬ların ifade edilmiş olacağını bildirmek içindir. Bu cümle Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e mahsus olan “cevâmiu-l-kelim” dendir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmet Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Güneş tutulması
عَنْ عَائِشَةَ أنَّ رسول الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صلى يوم خُسِفَتْ الشَّمْسُ فَقَامَ فَقَرَأَ قِرَاءَةً طَوِيلَةً ثُمَّ رَكَعَ رُكُوعًا طَوِيلًا ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ وَقَامَ كما هو ثم قَرَأَ قِرَاءَةً طَوِيلَةً هِيَ أَدْنَى مِنْ الْقِرَاءَةِ الْأُولَى ثُمَّ رَكَعَ رُكُوعًا طَوِيلًا هُوَ أَدْنَى مِنْ الرُّكُوعِ الْأَوَّلِ ثُمَّ سجد سجودا طويلا ثُمَّ فَعَلَ فِي الرَّكْعَةِ الْأُخْرَى مِثْلَ ذَلِكَ ثُمَّ سَلَّمَ وَقَدْ تَجَلَّتِ الشَّمْسُ، فَخَطَبَ النَّاسَ، فَقَالَ فِي كُسُوفِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ : هُمَا آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللهِ ، لَا يَخْسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلَا لِحَيَاتِهِ، فَإذَا رَأَيْتَمُوهُمَا فَافْزَعُوا إِلَى الصَلَاةِ. [و في رواية عند البخاري (١٠١١) ] : إنكسفَتْ الشَّمْسُ يَوْم مَاتَ إِبْرَاهِيمُ فَقَالَ النَّاسُ إِنكَسَفَتْ لِمَوْتِ إِبْرَاهِيمَ فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ لَا يَنْكَسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلَا لِحَيَاتِهِ، فَإذَا رَأَيْتَمُوهُمَا فَادْعُوا اللهَ صَلُّوا حَتَّى تَنْجَلِيَ [و في رواية عند البخاري (٣٠٣٠)] : فَإذَا رَأَيْتَمُ ذَلِك فَاذْكُرُوا اللهَ . [ورواه مسلم (٩٠١ ، ٩٠٤ ) وابو داود (١١٧٧)]
35- Aişe (Radıyallahu anha) dan:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş tutulduğu gün namaz kıldırdı. Şöyle ki; ayağa kalktı, tekbir aldı ve uzun bir kıratla okudu. Sonra uzun bir rükû yaptı. Sonra başını kaldırıp “semi Allahu limen hamide” dedi ve olduğu gibi ayakta dikildi. Sonra uzun bir kıraat yaptı. Bu kıraat birinci kıraatten az sürdü. Sonra yine uzun bir rükû yaptı. Bu rükû’ da birinci rükûdan kısa idi. sonra ikinci rekâtta da birinci rekâttaki gibi yaptı, sonra selam verdi. Güneş de açılmıştı. Müteakiben cemaate hutbe irad etti. Güneş ve ay tutulması hususunda şöyle buyurdu: Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar hiçbir insanın ölümünden veya hayatından dolayı tutulmazlar. Siz bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman açılıncaya kadar namaza sığının. (Buhari 100) Buhari’nin bir başka rivayetinde(1011) Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın oğlu İbrahim’in öldüğü gün güneş tutulmuştu. İnsanlar “güneş İbrahim’in ölümünden dolayı tutuldu” dediler. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): şüphesiz güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden bir ayettir. Kimsenin ölümünden ve hayatından dolayı tutulmazlar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman açılana kadar namaz kılın ve Allah’a dua edin, buyurdu. Buhari’ nin başka bir rivayetinde de (3030) bunların tutulduğunu gördüğünüzde hemen Allah’ı zikredin.1
---------------------------
- (Müslim 901, 904), (Ebu Davud 1177) fakat Ebu Davud rivayetinde rükû üçtür ki bu şazdır. Doğrusu sahihaynde olduğu gibi iki rükûdur. (Ebu Davud’un1180) Aişe (Radıyallahu anha) hadisi sahihaynin hadisine uygundur.
Bu güneş tutulma hadisesi, Hz. Pey¬gamber’in oğlu İbrahim’in öldüğü seneye tesadüf etmiştir. Bu yüzden bazı kişiler güneşin, İbrahim’in ölümünden dolayı tutulduğu inancına varmışlar¬dı. Aslında bu zan onlara bazı müneccimlerin “Güneş bazı büyüklerin ölümü veya bazı büyük işlere haberci olmak üzere tutulur” sözlerinden intikal etmişti. Hattâbi’nin bildirdiğine göre, Cahiliye devrinde insanlar bu kanaa¬te sahiptiler. Hz. Peygamber bu yanlış kanaati defetmek için ay ve güneşin bazı insanların ölümü veya hayatı için tutulmadıklarını, bunun Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametine delalet eden hâdiselerden olduklarım söylemiştir. Resulüllah bu sözleriyle aynı zamanda ay ve güneşin hiçbir güce sahip olmadıklarına, bütün kuvvetin Allah’ın elinde olduğuna, onların Allah’ın emrine amade iki yaratık olduklarına işaret etmiştir.
Müslim’deki rivayette Hz. Peygamber’in bu sözleri söylemeden öne Al¬lah’a hamd ve sena ettiği kaydedilir. Ayrıca orada; “Güneş ve ay tutulunca” ifadesinin yerinde “siz bir küsuf gördüğünüzde...” sözleri yer almıştır.
Fahr-i Kâinat, ay ve güneş tutulmasının Allah’ın azametine delalet eden hâdiselerden olduklarını bildirdikten sonra, böyle bir hâdise ile karşılaşıldı¬ğı zaman, namaza sığınılmasını emretmiştir. Bu, korku ve felâket anlarında namaz dua ve istiğfar gibi yollarla Cenab-ı Allah’a sığınmaya teşviktir.
Bu ve buna benzer hadislerdeki emri, ulemanın çoğunluğu sünnete hamletmişlerdir. Ebu Hanife’den onun vacip olduğuna dair bir görüş nakledil¬mişse de bu ondan nakledilen meşhur rivayetlere zıttır.
Şevkanî, ulemanın bu namazın sünnet oluşunda müttefik olmakla be¬raber kılınış biçiminde farklı görüşlere sahip olduklarına işaret ettikten son¬ra, bu ihtilafı Nevevî’nin haberine istinaden özetle şu şekilde beyan eder:
“Malik, Şafii, Ahmed ve cumhura göre bu namaz iki rekâttır ve her rekâtta iki rükû vardır. Ebu Hanife, Sevrî ve Nehaî ise, bu namazın da diğer nafileler gibi her rekâtta tek rükû olmak üzere iki rekât olduğu görüşünde¬dirler. Bunlar Numan ve Semure hadisine dayanırlar. Huzeyfe de bu nama¬zın her rekâtında üç rükû olduğunu söyler. Delili, Cabir, İbni Abbas ve Aişe hadisleridir.”
Nevevî bu görüşlerin her birinin sahibelerden bir grubun görüşü olduğum söyleyip İbni Abd’il-ber’den şu sözleri nakleder: “Bu babdakilerin en sa¬hihi, iki rükûlu olanıdır. Diğerlerinin tümü illetli veya zayıftır. Beyhaki ve İbni Kayyım, Şafii ve Ahmed’den aynı şeyleri nakletmiş, Buhari de onların üçüncü rükûu “galat” olarak nitelendirdiklerini söylemiştir.” Ancak yine Şevkanî’nin ifadesine göre, bu sözleri red edecek tarzda birçok hadis varit olmuştur.
İbni Hacer, Küsuf hâdisesinin birden fazla tekrarlandığını söyleyerek her birinde Efendimizin değişik bir uygulamada bulunmuş olabileceğini, dolayısıyla bu hadislerin birbirlerine muhalif sayılamayacağını söyler.
Şafiilerden İbni Hüzeyme, Îbnü’l-Münzir ve Hattâbi, bu kavillerden her¬hangi biri ile amelin caiz olduğu kanaatindedirler.
Hanefi uleması kendi aralarında küsuf namazının hükmünde ihtilaf et¬mişlerdir. İmam Muhammed ve Hasan b. Ziyad bu namazın nafile olmasını iş’ar ettirir tarzda rivayetlerde bulunmuşlardır. Bazı âlimler ise bu konuda varit olan hadislerdeki emir sığasına bakarak namazın vucûbuna kail olmuş¬lardır.
Hanefilere göre bu namazın her rekâtında de rükû vardır. Kıraat uzun ve Ebu Hanife’ye göre gizli, Sahiheyne göre açık (cehri) olmalıdır. Namaz bitince imam ya kıbleye karşı ayakta veya oturarak cemaate karşı durup gü¬neş açılıncaya kadar dua eder. Cemaat de “âmin” der. Bu namazı cumayı kıldıran imam kıldırır. Şayet böyle bir imam yoksa herkes evinde tek başı¬na kalır.
Küsuf namazında imam-ı Azam, İmam Malik ve İmam Ahmed’e göre hutbe yoktur. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş tutulunca, namaz kılınmasını dua edilmesini ve sadaka verilmesini tavsiye etmiş, hutbeyi emretmemiştir. İmam Şafii ve bazı muhaddislere göre ise, hutbe okunması müstehaptır
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/331-333.
Hadis-i şerifteki “İnsanlar da onun peşinde saf tuttular” ifadesi Küsuf namazının cemaatle kılınacağına delil kabul edilmiştir. Şafii ve Ahmed b. Hanbel’in mezhebi böyledir. Malikiler, ay tutul¬ması İle güneş tutulmasının arasını ayırmışlar birincisinin tek tek, ikincisinin ise, cemaatle kılınacağını söylemişlerdir. Hanefilerin görüşü de Malikilerinkine benzer. Ancak ay tutulduğunda kılınan (husuf) namazının camide ce-maatle kılınması İmam-i Azam’a göre sünnet olmamakla beraber caizdir. Malikilerde ise hiç caiz değildir.
Hanefi ve Malikilerin bu namazların arasını ayırmalarının sebebi gece¬lerin karanlık olması dolayısıyla cemaatin toplanma güçlüğüdür.
Yine bu hadis küsuf namazının her rekâtta ikişer olmak üzere dört rükûlu olduğunu söyleyenlerin görüşüne delildir. Bunun, Şafii, Malik ve Ahmed b. Hanbel’e göre olduğu daha evvel belirtilmişti.
Hz. Peygamber’in rükûdan kalkarken hem “Semiallahu limen hamideh” hem de “Rabbena ve leke’l-hamd” demesi, imamın namazda bunları bera¬berce söyleyebileceğine delil sayılmıştır.
Bazı Hükümler
1. Küsuf namazı cemaatle kılınır.
2. Bu namazın her rekâtında ikişer rükû vardır.
3. Küsuf namazının kıyam ve rükûları mümkün olduğu nispette uzatılır.
4. İmamın rükûdan doğrulurken hem “Semiallahu limen hamide” hem de “Rabbena ve leke!l-hamd” demesi caizdir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/339-340

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْرٍو، قَالَ: كَسَفَتِ الشَّمْسُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَامَ، وَقُمْنَا مَعَهُ، فَأَطَالَ الْقِيَامَ، حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهُ لَيْسَ بِرَاكِعٍ، ثُمَّ رَكَعَ، فَلَمْ يَكَدْ يَرْفَعُ رَأْسَهُ، ثُمَّ رَفَعَ، فَلَمْ يَكَدْ يَسْجُدُ، ثُمَّ سَجَدَ، فَلَمْ يَكَدْ يَرْفَعُ رَأْسَهُ، ثُمَّ جَلَسَ، فَلَمْ يَكَدْ يَسْجُدُ، ثُمَّ سَجَدَ، فَلَمْ يَكَدْ يَرْفَعُ رَأْسَهُ، ثُمَّ فَعَلَ فِي الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ كَمَا فَعَلَ فِي الْأُولَى، وَجَعَلَ يَنْفُخُ فِي الْأَرْضِ، وَيَبْكِي وَهُوَ سَاجِدٌ فِي الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ، وَجَعَلَ يَقُولُ: " رَبِّ، لِمَ تُعَذِّبُهُمْ وَأَنَا فِيهِمْ؟ رَبِّ، لِمَ تُعَذِّبُنَا وَنَحْنُ نَسْتَغْفِرُكَ؟ " فَرَفَعَ رَأْسَهُ، وَقَدْ تَجَلَّتِ الشَّمْسُ، وَقَضَى صَلَاتَهُ، فَحَمِدَ اللهَ، وَأَثْنَى عَلَيْهِ، ثُمَّ قَالَ: " أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ، فَإِذَا كَسَفَ أَحَدُهُمَا، فَافْزَعُوا إِلَى الْمَسَاجِدِ، فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَقَدْ عُرِضَتْ عَلَيَّ الْجَنَّةُ، حَتَّى لَوْ أَشَاءُ لَتَعَاطَيْتُ بَعْضَ أَغْصَانِهَا، وَعُرِضَتْ عَلَيَّ النَّارُ، حَتَّى إِنِّي لَأُطْفِئُهَا، خَشْيَةَ أَنْ تَغْشَاكُمْ وَرَأَيْتُ فِيهَا امْرَأَةً مِنْ حِمْيَرَ، سَوْدَاءَ طُوَالَةً، تُعَذَّبُ بِهِرَّةٍ لَهَا، تَرْبِطُهَا، فَلَمْ تُطْعِمْهَا وَلَمْ تَسْقِهَا، وَلَا تَدَعُهَا تَأْكُلُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ، كُلَّمَا أَقْبَلَتْ، نَهَشَتْهَا، وَكُلَّمَا أَدْبَرَتْ نَهَشَتْهَا، وَرَأَيْتُ فِيهَا أَخَا بَنِي دَعْدَعٍ، وَرَأَيْتُ صَاحِبَ الْمِحْجَنِ مُتَّكِئًا فِي النَّارِ عَلَى مِحْجَنِهِ، كَانَ يَسْرِقُ الْحَاجَّ بِمِحْجَنِهِ، فإذَا عُلِمُوا بِهِ قَالَ لَسْتُ أَنَا أَسْرَقُكُمْ إِنَّمَا تَعْلِقُ بِمِحْجَنِي‏. [رواه أحمد (٦٤٧٣)]
36- Abdullah b. Amr (Radıyallahu anh)’dan:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında güneş tutulmuştu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaz kılmak için kalktı, biz de onunla beraber kalktık. Namazda kıyamı öyle uzattı ki, rükûa gitmeyecek zannettik. Sonra rükûa gitti, rükûunu öyle uzattı ki, rükûdan başını kaldırmayacak zannettik. Sonra rükûdan başını kaldırdı, secdeye varmayacak zannettik. Secde yaptı secdeden başını kaldırmayacak zannettik. Sora oturdu, ikinci secdeyi yapmayacak zannettik. Sonra secdeye vardı, secdeden başını kaldırmayacak zannettik. Sonra ikinci rekâtı da birinci rekât gibi yaptı. İkinci rekâtın secdesinde yere üflüyor, ağlayarak şöyle diyordu: “Ya rabbi ben onların arasında iken bunu vaat etmemiştin. Bizler bağışlanmamızı isterken bunu vaat etmemiştin.” Sonra başını secdeden kaldırdı. Güneşte açılmıştı, Namazı bitirdi. Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: Ey insanlar! Şüphesiz güneş ve ay aziz ve celil olan Allah’ın ayetlerinden iki ayettirler. Bunlardan biri tutulduğu zaman mescitlere sığının (namaza koşun) canım kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki; cennet bana o kadar yaklaştırıldı ki üzüm salkımlarından alabilecektim. Cehennem de o derece yaklaştırıldı ki, sizi çepeçevre kuşatacağından korktum. Cehennemde Himyerli uzun boylu siyah bir kadını gördüm ki o kadın kedisini bağlamış, ona yiyecek ve içecek vermediği gibi kendisi yerin haşeratından bulup karnını doyurması için de onu bırakmamıştı ve böylece o kedi açlıktan ölmüştü. Kedinin gidip gelip o kadını tırmaladığını gördüm. Orada da’da’ oğullarından, benim Kâbe ye adadığım develeri çalanı da gördüm. Yine o cehennemde bastonuyla hacıları soyan bir hırsızı da gördüm bastonuna dayanıp, hacıları soyuyor, yakalandığında ben hırsız değilim bastonuma takılmış, diyordu.
(İmam Ahmet 6483) Şuayip Arnavut; bu hadis sahihtir, der.

وفي رواية : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ لَا يَنْكَسِفَانِ لِمَوْتِ بَشَرٍ فَإِذَا رَأَيْتُمْ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ فَصَلُّوا حَتَّى تَنْجَلِيَ فَذَلِكَ حَيِّنٌ رَأَيْتُمُونِي تَأَخَّرْتُ مَخَافَةً أَنْ يُصِيبَنِي مِنْ لَفْحِهَا حَتَّى قُلْتُ : أَي رَبِّ وَأَنَا فِيهِمْ وَرَأَيْتُ فِيهَا صَاحِبُ الْمِحْجَنِ يَجُرُّ قَصْبَهٌ فِي النَّارِ كَانَ يَسْرِقُ الْحَاجَّ بِمِحْجَنِهِ فَإِنْ فَطَنَ بِهِ قَالَ : إِنَّمَا تَعْلِقٌ بِمِحْجَنِي وَإِنْ غَفَلَ عَنْهُ ذَهَبَ بِهِ وَحَتَّى رَأَيْتُ فِيهَا صَاحِبَةُ الْهِرَّةِ الَّتِي رَبَطَتْهَا وَلَمْ تَتْرُكْهَا تَأْكُلُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ حَتَّى مَاتَتْ جُوعًا وَجِئَ بِالْجَنَّةِ فَذَلِكَ حَيِّنٌ رَأَيْتُمُونِي تَقَدَّمْتُ حَتَّى قُمْتُ فِي مَقَامِي فَمَدَدْتُ يَدِي وَأَنَا أُرِيدُ أَنْ أَتَنَاوَلُ مِنْ ثَمَرِهَا لِتَنْظُرُوا إِلَيْهِ ثُمَّ بَدَا لِي أَنْ لَا أَفْعَلُ . [رواه أحمد (١٤٤٥٧)]
37- Başka bir rivayette:
Ey insanlar! Güneş ve ay aziz ve celil olan Allah’ın ayetlerinden iki ayettirler. Bunlar herhangi bir beşerin ölümünden dolayı tutulmazlar. Bunlardan birinin tutulduğunu gördüğünüz zaman açılıncaya kadar namaz kılın. Cehennem bana gösterildi hatta ateşinin bana isabet etmesinden korktuğum için geri çekildim. Bunu siz de gördünüz, hatta “Ey rabbim ben aralarında iken bunu vaat etmemiştin,” dedim. Cehennemde baston sahibini bağırsaklarını sürürken gördüm. (Bu adam) bastonuyla hacıları soyuyor, anlayan olursa bastonuma takılmış diyor. Fark eden olmazsa götürüyordu. Yine kedi sahibi kadını gördüm. Kedisini bağlayıp (bir şey vermemiş) dışarıda yerin haşaratından da karnını doyurması için bırakmadığı için kedi açlıktan ölmüştü. Cennette bana getirildi, siz de gördüğünüz gibi önce durduğum yere ilerledim ve elimi uzattım. Meyvelerinden almak istiyordum siz göresiniz diye. Sonra bunu yapmaktan vazgeçtim.1
-------------------------
1-(İmam Ahmet 14457) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir, ricali şeyheynin güvenilir ricalindendir, Abdullah hariç. Bu, İbni Ebi Süleyman el Azrami’dir ve Müslim’in ricalindendir, der.
İmam Ahmet’e göre (15060) cehennemde bağırsaklarını sürüyen adam Ebu Sümame Amr İbni Malik’tir. Şuayip Arnavut; bu hadis Müslim’in şartı üzere sahihtir, der.

وفي رواية : خَطَبَ النَاسَ فَحَمَدَ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ وَأَثْنَى عَلَيْهَ ثُمَّ قَالَ : إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ مِنْ آيَاتِ اللهِ وَإِنَّهُمَا لَا يَخْسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلَا لِحَيَاتِهِ فَإِذَا رَأَيْتُمُوهُمَا فَكَبَّرُوا وَأَدْعُوا اللهَ عَزَّ وَجَلَّ وَصَلُّوا وَتَصَدَّقُوا يَا أُمَّةَ مُحَمَّدٍ مَا مِنْ أَحَدٍ أَغْيَرُ مِنَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ أَنْ يَزْنِي عَبْدَهُ أَوْ تَزْنِي أَمَتَهُ يَا أُمَّةَ مُحَمَّدٍ وَاللهِ لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا وَلَضَحَكْتُمْ قَلِيلاً أَلَا هَلْ بَلَّغْتُ . [رواه أحمد (٢٥٣٥١)]
Başka bir rivayette:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) insanlara hitap etti. Aziz ve Celil olan Allah’a layık olduğu şekilde hamd ve sena etti ve sonra şöyle buyurdu: Şüphesiz güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden birer ayettirler. Hiç kimsenin ölümünden veya hayatından dolayı tutulmazlar. Onların tutulduğunu gördüğünüz zaman tekbir getirin, Allah’a dua edin, namaz kılın ve sadaka verin. Ey ümmeti Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Allah’ın kullarından erkek ve kadının zina etmesine Aziz ve Celil olan Allah kadar hiç kimse kıskançlık gösteremez. Ey ümmeti Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz. Dikkat edin tebliğ ettim mi?
(İmam Ahmet 25351) Şuayip Arnavut; bu hadis Müslim’in şartı üzere sahihtir, der.
إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ لاَ يَخْسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ فَإِذَا رَأَيْتُمْ ذَلِكَ فَاذْكُرُوا اللَّهَ ‏"‏ ‏.‏ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ رَأَيْنَاكَ تَنَاوَلْتَ شَيْئًا فِي مَقَامِكَ هَذَا ثُمَّ رَأَيْنَاكَ تَكَعْكَعْتَ ‏.‏ فَقَالَ ‏"‏ إِنِّي رَأَيْتُ الْجَنَّةَ فَتَنَاوَلْتُ مِنْهَا عُنْقُودًا وَلَوْ أَخَذْتُهُ لأَكَلْتُمْ مِنْهُ مَا بَقِيَتِ الدُّنْيَا وَرَأَيْتُ النَّارَ فَلَمْ أَرَ كَالْيَوْمِ مَنْظَرًا قَطُّ أَفْظَعَ وَرَأَيْتُ أَكْثَرَ أَهْلِهَا النِّسَاءَ ‏"‏ ‏.‏ قَالُوا لِمَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ ‏"‏ لِكُفْرِهِنَّ ‏"‏ ‏.‏ قِيلَ أَيَكْفُرْنَ بِاللَّهِ ‏.‏ قَالَ ‏"‏ وَيَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ وَيَكْفُرْنَ الإِحْسَانَ لَوْ أَحْسَنْتَ إِلَى إِحْدَاهُنَّ الدَّهْرَ كُلَّهُ ثُمَّ رَأَتْ مِنْكَ شَيْئًا قَالَتْ مَا رَأَيْتُ مِنْكَ خَيْرًا قَطُّ ‏"‏ [رواه ابن حبان (٢٨٣٢)]
38- Başka bir rivayette:
“Şüphesiz güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden birer ayettirler. Hiç kimsenin ölümü veya hayatı için tutulmazlar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman Allah’ı zikredin.” Cemaat: “Ey Allah’ın resulü! Bu namazda senin bir şey tutmak ister gibi yaptığını gördük” deyince Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Cenneti gördüm veya cennet bana gösterildi. Oradan üzüm salkımı koparmak istedim. Eğer ondan koparsaydım dünyanın sonuna kadar ondan yerdiniz. Cehennemi de gördüm. Bu günkü gibi hiç görmemiştim. Cehennem ehlinin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm. “Niçin kadınlar ya Resulallah!” diye sorulunca Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Küfrettikleri (gerçeği örtüp nankörlük ettikleri) için,” buyurdu. “Allah’a karşı mı nankörlük edip küfrediyorlar,” denilince; “kocalarına karşı ve her türlü iyiliğe karşı nankörlük ediyorlar. Eğer onlara yıl boyu iyilik etsen daha sonra da senden olumsuz bir şey görseler, vallahi senden hiçbir hayır görmedim derler.”
(İbni Habban 2832) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı şeyhaynin şartı üzere sahihtir, der.
إِنَّ هَذِهِ آيَاتُ الَّتِي يُرْسِلُ اللَّه لاَ يَكُونُ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ وَلَكِنَّ اللهَ يُرْسِلُهَا يَحُوفُ بِهَا عِبَادِهِ فَإِذَا رَأَيْتُمْ مِنْهَا شَيْئًا فَافْزَعُوا إِلَى ذِكْرِهِ وَدُعَائِهِ وَاسْتِغْفَارِهِ . [رواه ابن حبان (١٣٧١)]
39- Başka bir rivayette:
Allah’ın meydana getirdiği bu olaylar, Allah bunları ne kimsenin ölümü ne de hayatı için gönderir, fakat Allah onları göndererek kullarını korkutur. Onlardan bir şey (tutulma) görürseniz Allah’ı zikre, duaya ve istiğfara yöneliniz.1
-----------------------------
1- (İbni Hibban 2836) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı şeyhaynin şartı üzere sahihtir, der.(İbni Hüzeyme – sahihinde – 1371)
Bu rivayetlerde beyan edilen hâdise, Hicretin onuncu yılında Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in oğlu İbrahim öldüğü zaman vuku bulmuştur. Aslında Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hayatı boyunca güneş tutulması bir de-faya münhasır değildir. Çünkü bilindiği gibi her sene mutlak güneş tutulur. Ancak bu dünyanın her tarafından fark edilemeyebilir.
Bu namazdaki kıyamın uzunluğundan dolayı ashaptan bazıları bayıl¬mış veya bayılacak hale gelmiştir, metindeki “Onların üzerine su kovaları dökülürdü” cümlesinin akla getirdiği ilk mana bayılanları ayıltmak için üzer¬lerine kovalar dolusu su dökülüşüdür. O zaman akla şöyle bir soru gelebilir: Peki cemaat tüm namazda olduğuna göre onlara suyu kim dökmüştür? Bu soruyu, “Suyun namaz bittikten sonra dökülmüş olması veya bayılınca abdest ve namazları bozulduğu için biraz kendilerine gelince kendilerine su dö¬külmüş olması da muhtemeldir” diye cevap verilmiştir.
Bazı âlimler de “üzerlerine su kovaları dökülürdü” sözünün çok terle¬mekten kinaye olduğunu/bir kısım sahabelerin sanki üzerlerine kovalar do¬lusu su dökülmüş gibi kan-ter içinde kaldıklarının ifade edilmek istendiğini söylemişlerdir.
İbrahim, Resulüllah’ın hanımı Mısırlı Mariye’den dünyaya gelen oğludur. Hicretin sekizinci yılı Zilhicce ayında doğmuş, on sekiz aylıkken Hicrî onuncu yılda vefat etmiştir. Efendimizin Hz. Hadice’den olan diğer iki oğlu Kasım ve Abdullah gibi İbrahim’in ömrü de kısa olmuştur.
Haberden anladığımıza göre, o gün Nebiyy-i Zişan Efendimiz her birinde üçer rükû ve ikişer secde olmak üzere iki rekât namaz kılmıştır. Bu rekâtlarda rükûlarda kalış müddetleri, kıyamlarda kalış müddetlerine denk veya onlara yakın olmuştur. Bu kıyam ve rükûların uzunluğunun baştan sona doğru uzadığı görülmektedir. Hz. Peygamber’in bu rükûlarda bir şeyler okuduğuna dair herhangi bir rivayet mevcut değildir. Ancak ulemânın rükûda kıraatin olmadığına dair olan ittifaklarına bakarak, Efendimizin rükûda tesbih ve zikirle meşgul olduğunu söylemek mümkündür.
Bir rekâtta birden fazla rükû olduğunu söyleyenler ilk kıyamda Fatiha’nın ve Kur’an’dan bir bölümün varlığında hemfikir olmakla beraber, ikinci kıyamda Fatiha okunup okunmayacağında farklı görüştedirler. Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel’e göre ikinci kıyamda da Fatiha’nın okunması gerekir. Çünkü her rükûdan Önce Fatiha bulunmalıdır. Muhammed b. Seleme bunun tamamının tek rekât olduğunu söyleyerek ikinci kıyamda Fatiha’nın okunmasına lüzum görmemiştir.
Bu rivayette, secdeden evvelki kavmenin uzatılacağına dair bir kayda rastlanmamaktadır. Ebu Davud’da bundan sonra gelecek olan rivayette ve Müslim’in yine Cabir’den naklettiği bir haberde Hz. Peygamber’in secdeye varmadan önceki kavmeyi de uzattığı belirtilmektedir. Ancak Nevevî bu rivayeti “Şaz” olarak nitelendirmiştir. Kâdı İyaz; secdeden evvelki kavmenin uzatılmayacağında ulemânın icma ettiğini nakletmiş, bu iki rivayette işaret edilen uzatmadan maksadın itminan olduğunu söylemiştir.
Yine bu rivayette, Hz. Peygamber’in secdeleri uzattığından bahsedilmemektedir. Birkaç hadis sonra gelecek olan Semure b. Cündeb’in rivayetinde ise, başka namazların hiç birinde olmadığı ölçüde secdelerin uzatıldığı söylenmektedir. Ahmed b. Hanbel ve Buhari’nin Hz. Esma’dan yine Buhari ve Müslim’in Abdullah b. Amr b. el-As’dan yaptıkları rivayetlerde de Resulüllah’ın secdeleri uzattığı anlaşılmaktadır. Abdullah b. Amr’in rivayetinde Hz. Aişe’nin; “ben ömrümde hiç böyle uzun secde yapmadım” dediği nakledilir.
Secdeler arasındaki celse (oturuş)nin uzunluğu meselesi de bu rivayette bahsedilmeyen konular arasındadır. Nesai ve İbni Hüzeyme’de İbni Ömer’den nakledilen bir rivayette; “...sonra başını kaldırıp oturdu. Bu oturuşu o kadar uzattı ki bir daha secde etmeyeceği sanıldı...” denilmektedir. Hafız bu hadis için “sahih” kaydını koyduktan sonra, “secdeler arasındaki oturuşun uzatılacağına dair bundan başka bir nakle rastlamadım” der. Maliki, Şafii ve Hanbeliler secdeler arasındaki oturuşun uzatılmayacağını söylerler.
Önceki Hz. Aişe rivayetinden farklı olarak burada Hz. Peygamberin namaz esnasında önce biraz gerilediği, sonra tekrar ilerleyip eski yerine geldiği bildirilmektedir. Müslim’in Cabir’den rivayet ettiğine göre, Resulüllah’ın gerilemesine sebeb, kendisine cehennemin gösterilmiş olmasıdır. Tekrar ilerleyip eski yerini alması da Cennetin gözleri önüne getirilmesinden dolayıdır, işaret edilen Cabir hadisinde Hz. Peygamber; “...Size vadeliden her şeyi şu namazımda gördüm. Emin olun ki, bana Cehennem getirildi. Bu, alevi bana dokunur korkusuyla gerilediğimi gördüğünüz zaman oldu, hatta arada çomak sahibim ateş içinde bağırsaklarım sürerken gördüm. O adam (vaktiyle) hacıların parasını çomağı ile çalardı. Eğer bu fark edilirse, “çomağıma takıldı” der, anlaşılmazsa, alıp götürürdü. Ben yine orada, vaktiyle kedisini bağlayıp aç tutan ona yerin h aşeratından yemesine müsaade etmeyen kedi sahibi kadını da gördüm. O kadının kedisi açlıktan ölmüştü. Sonra ba­na Cenneti de getirdiler. Bu da, eski yerime gelinceye kadar ilerlediğimi gördüğünüz sırada oldu. Yemin ederim ki elimi uzattım, siz güresiniz diye Cennetin meyvelerinden koparmak istiyordum. Sonra bunu yapmamayı uygun buldum, İşte ben bu namazda size vadeliden her şeyi görmüş oldum” buyurmuştur.
Nesai’nin Abdullah b. Amr b. el-As’dan yaptığı rivayette de, Müslim’inkine benzer şeyler söylenmektedir.
Resul-i Ekrem namazdan sonra cemaate; “böyle bir şey gördüğünüz zaman (güneş) açılıncaya kadar namaza devam ediniz” buyurmuştur. Bu “küsuf namazım kılanla: güneşin açılması gecikirse, fazla rükûlara başkalarını da ilâve edebilir” diyenler için delildir. İbni Hüzeyme, İbnu’l-Münzir ve Hattâbi bu fikre sahip olanlardandır.
Rivayetin sonundaki; “Ahmed hadisin kalanım sevk etti” ifadesinden bu rivayetin daha devamının olduğu ancak burada tamamının zikredilmediği anlaşılmaktadır. Bu rivayetin aynı senetle olan bir devamına rastlanmamıştır. Ancak Müslim, Abdullah b. Numeyr, Abdülmelik, Atâ ve Cabir kanalıyla yukarıya son bölümünün tercümesini verdiğimiz haberi nakletmiştir.
Üzerinde durduğumuz rivayetin sonunda sevk edildiği belirtilen ilâvenin bu kısım olması muhtemeldir.
Sünen-i Ebu Davud Tercime ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/335-337.
Aişe hadislerini Buhari “Küsuf” ve “El-Amel-u Fi-s’Salat” ba¬hislerinde; Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve İbni Mace de “Küsuf” bahislerinde tahriç etmişlerdir.
Küsuf; Lügatte siyaha çalar, karamsı; manasına gelir. Husuf: Noksanlık, demektir. Bu kelimelere başka manalar veren¬ler de vardır.
Bu iki kelimenin hem güneş, hem de ay tutulması hakkında kul¬lanılıp kullanılamayacağı ulemâ arasında ihtilaflı bir meseledir.
Ekseri ulemâya göre husuf ile küsuf, ay ile güneşin bütün veya yarım tutulmasına ıtlak olunurlar.
Ebu Hatim: “Güneşin bir kısmı tutulursa, buna küsuf; hepsi tutulursa: Husuf, derler.” demiştir.
Hadislerde ay tutulması hakkında “Küsuf” kelimesi kullanılmıştır. Buna bakarak birçok ulemâ “Küsuf” kelimesini yalnız güneş tu¬tulmasında, husuf’u da ay tutulmasında kullanmışlardır. Lügat ule¬mâsından Sa’lebe bunu ihtiyar etmiş; Cerirî de: “Bu mana daha fasihdir.” demişdir.
“Erkek ve kadın kulunun zinasından dolayı Allahu Teâlâ’nın kıs¬kançlığı kadar, hiç bir kimse kıskanç olamaz.” ifâdesinden murad: Allah’ın menettiği kadar, günahları hiç bir kirnse menedemez ve Allah’ın kerih gördüğü kadar onları hiç bir kimse kerih göremez, demekdir. Yoksa Allahu Teâlâ hakkında kıskançlığın hakikî manasını murad etmek imkânsızdır.
Resulüllah (Sallallahü Alekyi ve Sellem): “Vallahi benim bildimi siz de bilseniz pek çok ağlar ve pek az gülerdiniz.” buyurmakla: “Benim bildiğim gibi asilerden Allah’ın ne derece şiddetle intikam aldığını, kıyametin ve cehennemin tüyler ürpertici korkunç hallerini, cehen¬nemin azabını bilmiş olsanız; çok ağlar, az gülerdiniz. Çünkü bildi¬ğiniz hususat hakkında düşünmeniz sizi ağlatır; gülmekten menederdi.” demek istemişdir.
Buradaki “az gülmek” den murad: Hiç gülmemekdir.
Sevaib: Saibe’nin cemi’dir. Sâibe: Cahiliyet devrinde arapların putları için ayırarak yük taşımakta yahut binmekte kullanmadıkları devedir.
Yine putlar için ayırdıkları ve sütünü sağmadıkları deveye de “ Bahira” derler. Kur’an-ı Kerim bunları yasak etmişdir.
“Haydin toplayıcı namaza!” ifadesi “Es-Salatü Camiaten” şeklinde okunduğuna göredir. Bu surette ibare nahv yönünden igrabı hâl’dir. Ayni cümleyi “Es-Salatü Camiatün” şeklinde okumak da mümkündür. Bu takdirde cümle müpteda ile haberden müteşekkil isim cümlesi olur; manası: “Namaz insanları câmi’e toplayıcıdır.” demek olur.
Bu hadisin “Kütüb-i Sitte de birçok muhtelif rivayetleri vardır. Bu rivayetlerden biri de Mugira b. Şu’be (Radıyallahu anh) hadisidir. Mezkûr rivayette Resulüllah (Sallalhahü Alehyi ve Sellein)’in oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulduğu; halkın bunu Hz. İbrahim’in vefatına hamlederek “İbrahim vefat ettiği için gü¬neş tutuldu.” dedikleri, bunun üzerine Resulüllah (Sallallahu Alehyi ve Sellem)’in “Şüphesiz ki güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayet¬tir. Bunlar hiç bir kimsenin hayatı veya mematı için tutulmazlar; siz onların tutulduğunu görürseniz hemen Allah’a dua edin ve açılıncaya kadar namaz kılın.” buyurduğu bildirilmiştir. Şu halde bir sebeple şeref sadır olmuş bulunan bu hadisde ay tutulmasından kimse bahsetmediği halde Resulüllah (Sallallahu Alehyi ve Sellem)’in onu da gü¬neşle beraber zikretmesi, ifadeyi zenginleştirmek ve bu iki semavi cirmin bir hükümde olduğunu anlatmak içindir. Bundan sonra Fahr-i Kâinat (Sallallahu Alehyi ve Sellem) Efendimiz ay ve güneş tutulduğu zaman namaz kılmağa ve duaya teşvik buyurmuştur.
Filhakika Küsuf namazı kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmet ile meşru olmuşdur. Kitaptan delili “Biz ayetlerimizi ancak korkutmak için göndeririz.” ayet-i kerimesidir. Küsuf da Al¬lah’ın korkunç ayetlerinden biridir. Bu gibi korkunç şeylerle Allah’ın kullarını korkutması, günahları terk etsinler de, selametlerine sebeb olan tâat yoluna dönsünler, diyedir.
Sünnet’den delili: Bazılarını burada gördüğümüz birçok hadislerdir.
İcma’a gelince: Küsuf namazının meşru olduğuna bütün ümmet ittifak etmiş, bu güne kadar onu inkâr eden kimse bulunmamıştır.
Küsuf namazının meşruiyyetine sebep: Güneş ve Ay’ın tutulmala¬rıdır. Binâenaleyh her aya ve güneş tutulmasında sebep tekerrür et¬miş olacağı için müsebbeb olan küsuf namazı da meşru olur.
Bu namazın caiz olması için sair namazlardaki bütün şartlar muteberdir.
Esah olan kavle göre küsuf namazı sünnettir. Hanefiilerden bazıları onun vücubuna kail olmuşlardır. Ebu Avâne’nin kavli de budur. İmam Malikin bu namazı cuma namazı hükmünde tuttuğu rivayet olunur.
Küsuf namazı ya cuma namazı kılman büyük camilerde yahut bayram namazgâhlarında kılınır.
Bu Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler:
1- Küsuf namazının keyfiyeti hususunda rivayetler muhteliftir. Bunların birçoklarında Küsuf namazının dört rükû ve dört secde ile iki rekât olarak, bazılarında iki rükû ve dört secde ile iki rekât; bir takımlarında altı rükû ve dört secde ile iki rekât, diğer bazılarında on rükû ve dört secde ile iki rekât olarak kılındığı bildirilmişdir. Eba Davud daha başka nevileri de olduğunu söylemişdir. Onun için Ayni: “Resulüllah (Sallallahü Alekyi ve Sellem) bu namazları birçok defalar kılmışa benziyor. Küsuf müddeti uzun sürerse o da nama¬zını uzun tutar. Küsuf müddeti kısa devam ederse rükû sayısı azaltırmış. Yerine ve ihtiyaca göre bu şekillerin hepsi caizdir.”
Hanefiler ile Leys b. Sa’d, imam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel ve Ebu Sevr’e göre küsuf namazı iki rekâttır. Yalnız Hanefiler ile İbrahim Nehaî ve Süfyan-ı Sevrî bu namazın diğer tetavvu namazları gibi her rekâtta bir rükû ve iki secde yapmak suretiyle kılınacağını söylemişlerdir. Bu kavil İbni Ömer, Ebu Bekre, Semure İbni Cündeb, Abdullah b. Amr, Kubeysatü’l-Hilâlî Numan b. Beşir, Abdurrahman b. Semure ve Ab¬dullah b. Zübeyr (Radıyallahu anhüm) hazeratından da rivayet olunmuştur. İbni Ebî Şeybe mezkûr kavli İbni Abbas (Radıyallahu anh)’dan da rivayet etmiştir.
“El-Muhit” adlı eserde İmam Azam’ın: “İsteyenler küsuf namazını iki rekât kılar; dileyenler dört de kılabilir.” dediği rivayet olunmuştur. Daha fazlasına cevaz verdiği de söylenir.
Şafiilerle diğer ulemâya göre ise: Küsuf namazı her rekâtta iki rükû’ ve iki secde yapmak suretiyle kılınır. Bu suretle bir küsuf namazında yapılan rükû ve sücud adedi dörder olmuş olur.
Tâvûs, İbni Cüreyc ve Hubeyd b. Ebi Sabit’e göre: Küsuf namazı, her rekâtta dört rükû ve iki secde yapmak sureti ile kılınır. Bu kavil Hz. Ali ile İbni Abbas (Radıyallahu Anh) dan rivayet olunmuştur.
Katâde, Atâ b. Ebî Rabâh, İshak ve İbni Münzir’e göre her rekâtta üç rükû ve iki secde yapılmak sure¬tiyle kılınır.
Küsuf namazının iki rekât olarak kılınacağını Ashab-ı kiramdan birçok zevat rivayet etmişlerdir. Bunların Aynî bunlar meyanında: İbni Mesud, Abdurrahman b. Semure, Semure b. Cündeb, Numan b. Beşir, Abdullah b. Amr, Kubeysatü’l-Hilali ve Ali b. Ebu Ta1ib (Radıyallahu anhüm) hazeratının hadislerini şöyle sıralamak¬tadır:
a) İbni Mesud (Radıyallahu anh) hadisini İbni Hüzeyme “Sahih” inde tahriç etmişdir. Bu hadiste: “Güneş tutuldu, bunun üzerine halk: Bu güneş ancak İbrahim (Aleyhisselam)'ın vefatı için tutuldu, dediler. Müteakiben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel¬lem) kalkarak iki rekât namaz kıldı.” denilmektedir.
b) Abdurrahman b. Semure hadisini Hâkim ile Nesai tahriç etmişlerdir. Hâkim’in lafzında: “Resulüllah (Sal¬lallahü Aleyhi ve Sellem) iki rekâtta iki sure okudu.” Nesai’ninkinde: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dört secde ile iki rekât na¬maz kıldı.” denilmektedir.
c) Semire b. Cündeb hadisini Buhari ve Müslim’den maada Sünen sahipleri tahriç etmişlerdir. Bu hadiste: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaz kıldırdı. Ve bir na¬mazda ne kadar uzun ayakta durulabilecekse; bizi o kadar kıyam ha¬linde tuttu. Sesini duymuyorduk. Sonra bize bir namazda en uzun rü¬kû ne kadar yapılabilecekse; o derece uzun bir rükû yaptırdı. Sesini yine duymuyorduk. Sonra bize bir namazda yapılabilecek en uzun sec¬deyi yaptırdı. Sesini yine işitmiyorduk. İkinci rekâtta da böyle yaptı.” deniliyor.
Tirmizi: “Bu hadis, hasen sahihtir.” demiştir.
d) Numan b. Beşir hadisini Tahavi tahriç etmişdir. Bu hadiste şöyle denilmektedir: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel¬lem) güneş tutulduğu zaman sizin bir rükû ile iki secde yaparak kıldığınız namaz gibi namaz kılardı.
Beyhaki: Ebu Kilabe, Numan’dan işitmemiştir.” di¬yerek, hadisin mürsel olduğuna işaret etmişse de, Aynî başka ri¬vayette Ebu Kilabe’nin Numan’dan dinlediğinin tasrih olunduğunu söylemiştir. Binâenaleyh hadis, mürsel değil; muttasıl¬dır. Nitekim İbni Abdilberr de bu hadisin sahih olduğunu söylemiş ve: “Kilabilerin amel ettikleri en güzel hadis Ebu Ki1âbe’nin, Numan’dan rivayet ettiği hadistir.” demiştir. Mezkûr hadisi Ebu Davud ile Nesai de tahriç etmişlerdir.
e) Abdullah b. Amr hadisini yine Tahavi tahriç et¬miştir. Aynı hadisi Hâkim de tahriç etmiş ve: “Bu hadis sahihtir ama Buhari ile Müslim onu ravi Atâ b. Sâib’den do¬layı tahriç etmişlerdir.” demiştir. Hâlbuki hadis Buhari’de mev¬cuttur. Ayni hadisi Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel ve Beyhaki de tahriç etmişlerdir.
f) Kubeysatü’l-Hilali hadisini Ebu Davud tahriç etmiştir. Mezkûr hadiste: “Güneş tutulduğunu gördünüz mü en yeni kıl¬dığınız farz namaz gibi namaz kılın.” buyurulmuştur. Bu hadisi Nesai ile Tahavi de tahriç etmişlerdir.
g) Ali b. Ebu Talib (Radıyallahu anh) hadisini İmam Ahmed tahriç etmiştir. Metni şöyledir: “Güneş tutuldu da, Ali (Radıyallahu anh) namaz kıldı, namazda Yaşin suresini yahut ona benzer bir sureyi okudu... Sonra yanındakilere: Gerçekten Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle yapardı, dedi.”
Böyle bir namazı Basra’da emir bulunduğu sıralarda İbni Abbas (Radıyallahu anh) de kıldırmıştır.
Hanbelilerden İbni Kudâme’nin beyanına göre: İmam Ahmed b. Hanbel küsuf namazının her ne şekilde kılınırsa kılınsın caiz olduğunu söylemiştir.
İbni Abdilberr: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) birçok defalar Küsuf namazı kılmış; ravilerden her biri gördüğü şek¬li hikâye etmiştir. Bunların hepsi doğru söylemişlerdir. Raviler yıldız¬lar gibidirler. Onlara uyan hidayeti bulur.” demiştir.
Beyhaki ‘ye göre bu babda rivayet edilen hadislerin hepsi Hz. İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulduğu zaman Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kıldığı küsuf namazına aittir. Nitekim her ravinin hadisinde buna delalet eden yerler vardır. Fakat Aynî Beyhaki’nin sözünü beğenmiş, “Eğer Beyhaki 'nin dedikleri ile amel olunursa hilaf hâsıl olur; rivayetlerin bir kısmı ile amel edip, bir kısmını atmak lazım gelir.” demiş ve onun kavlini çürüten Hz. Aişe rivayetini göstermiştir. Hz. Aişe hadisini sahih bir senet¬le imam Nesai rivayet etmiştir.
“Zemzem’in sıfatı” babında rivayet edilen bu hadis, küsuf nama¬zının Mekke’de kılındığını göstermektedir. Hâlbuki ekseri hadis¬lere göre Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bu namazı Medine’de kılmıştır. Bu da gösteriyor ki: Küsuf namazı Beyhaki’nin dediği gibi bir değil; müteaddit yerlerde kılınmıştır.
Hâsılı Hanefiler yukarda zikri geçen Ashab-ı kiramın riva¬yet ettikleri hadislerle istidlal etmişlerdir, içlerinde Hz. Aişe ile İbni Abbas (Radıyallahu Anh) gibi zevat da bulunan bu ravilerin hadisleri kıyasa da muvafık düştüğü için başkalarının rivayetlerine tercih edilmişlerdir.
Bahusus Ebu Bekre (Radıyallahu anh) hadisinde: “Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sizin kılmakta olduğunuz gibi iki rekât namaz kıldı.” denilmiştir.
2- “Namazdan çıktığı vakit güneş açılmıştı.” ve “Namazdan çık¬madan güneş açılmıştı.” ifadeleriyle Küsuf namazının uzun tutuldu¬ğuna istidlal edenler olmuştur. Bunlar: “Namazı uzatma ancak rükû ve rekâtlarını tekrarlayarak, güneş açılıncaya kadar onu kesmemekle olur.” demişlerse de, Tahavi buna cevap vermiş ve hadislerin ba¬zılarında: “Güneş açılıncaya kadar namaz kılın; dua edin.” buyurulduğunu hatırlatmış, sonra isnadı ile bu babdaki Abdullah b. Ömer hadisini rivayet etmiştir. Mezkûr hadiste: “Resulüllah (Sal¬lallahu Aleyhi ve Sellem) güneşle ay Allahu Teâlâ’nın ayetlerinden iki ayettir; onlar hiç bir kimsenin mematı – ve zannederim hayatı da dedi. – için tutulmazlar. Böyle bir şey gördünüzmü hemen Zikrullah’a ve namaza şitâb edin, buyurdular.” denilmektedir. Bunlar gösteriyor ki: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), böyle zamanlarda ashabından yalnız namaz değil; Allah’a ibadet sayılacak dua, namaz, istiğfar sadaka v.s. gibi şeyler istemiştir.
Bazıları, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin “Na¬maz kılın ve dua edin.” sözüne, güneşin açılmasını gaye yaptığını söyleyerek: “Bundan namazla duanın her birine ayrı ayrı gaye olması icap etmediğini binaenaleyh namaz bittikten sonra, güneş açılıncaya ka¬dar yalnız duanın devam etmesi caiz olduğunu söylemiş ve bu suret¬le namazın uzatılması, rükû ve secdelerinin tekrarı lazım gelmeyeceğini bildirmişse de, Ebu Bekre hadisinde “Namaz kılın ve dua edin” buyurularak, iki cümle arasında atıf edatlarından (vav) kullanılmış olması bu iddiayı reddeder. Çünkü (Vav) cemi yani bir hükümde toplama manasını ifade eder. Binaenaleyh burada da güneş açılıncaya ka¬dar, namazla duanın beraberce devam ettirilmesini gerektirir. Bu ise ancak rükû ve secdelerde fazla zikir etmek ve namazda kıraati uzun tutmakla mümkün olur.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gerek kıraati gerekse rükû ve secdeleri ne derece uzattığı konuyla ilgili hadislerde açık olarak ifade edilmiştir. Elbet de bu uzatmalar namaz esnasında kıra et ve dua ile meşgul olmaktan neş'et etmiştir. Bir kimse namazdan sonra yaptı¬ğı dua ile namazla duayı ayni zamanda yapmış sayılamaz. Çünkü namazdan çıkması ikisinin arasını ayırır. Hâlbuki hadiste namazla duanın ayrı ayrı değil, bir arada, beraberce yapılması emir buyurulmuştur.
Nesai’nin rivayetindeki Numan b. Beşir hadisinde: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devrinde güneş tutuldu, Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikişer rekât namaz kılmağa baş¬ladı. Her iki rekâttan sonra güneşi soruyordu. Bu hal ta güneş açılın¬caya kadar böyle devam etti.” denilmektedir. Bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in müteaddit rekât namaz kılmak suretiy¬le namazı uzattığını gösterir. Bazıları: “İhtimal ikişer rekât tabirin¬den, ikişer rükû kastedilmiştir” demişlerdir. Ayni'nin beyanına göre bunu söyleyenler Hanefilerin kavlini reddetmek istemiş¬lerdir. Çünkü Hanefiler: “Küsuf namazı, sair namazlar gibi kılınır, onda rükû tekrarı yoktur.” demişlerdir. Ancak ikişer rekât ta¬birini rükû ile tevil etmek, delilden neş'et etmeyen mücerret bir ihti¬male dayandığı için fasit ve merduttur.
İmam Hasen b. Ziyad’ın Ebu Hanife’den rivayetine göre Küsuf namazı istenirse ikişer, gerekirse dörder veya daha ziyade rekât kılınabilir. Bu da gösterir ki: Küsuf namazı iki rekât kılınırsa, onun uzatılması kıraati ile rükû ve secdelerindeki duala¬rı ile olur. İki rekâttan fazla kılınırsa namazın uzunluğu rekât çok¬luğuna göredir.
3- Hadis-i şerif cahiliyet devrinde inanıla gelen yıldızların yere tesiri bulunduğu itikadını iptal etmektedir.
Hattâbi diyor ki: “Cahiliyet devrinde Küsufun yeryüzünde ölüm veya zarar gibi bir değişiklik meydana getirdiğine inanırlardı. Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun batıl bir itikat olduğunu anlattı. Güneş ile Ay’ın Allah’ın emrine muti’ iki mahlûk olduklarını, onların başka bir şeye bir tesirleri olmadığı gibi, kendilerini müda¬faadan da aciz bulunduklarını bildirdi.”
4- Hadis-i şerif, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in üm¬metine karşı beslediği sonsuz şefkat ve merhamete ve Allahu Teâlâ’nın ayetlerinden korktuğuna delildir.
5- Bazıları bu hadislerle istidlal ederek: “Ay tutulduğu zaman da güneş tutulmasında olduğu gibi cemaatle namaz kılmak meşru¬dur.” demişlerdir.
İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İshak, Ebu Sevr ve birçok hadis imamlarının mezhepleri budur.
İmam Azam ile İmam Mâlik’e göre: Ay tutulduğu za¬man cemaatle namaz kılınmaz. Yalnız İmam Azam “Ay tutul¬duğu zaman cemaatle namaz kılınmaz.” dememiş; burada cemaatin sünnet olmadığını söylemiştir. Çünkü geceleyin uzak mahallelerde ya¬şayan insanların cemaat gelmeleri güçtür. Yoksa bu namazın cemaatle kılınması caizdir.
Zaten farz namazlardan gayrı bütün namazları evde kılmak efdaldir. Bu husus hadis-i şerifle beyan edilmiştir.
İmam Malik: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ay tutulduğu zaman cemaatle namaz kıldığını ne biz duyduk ne hem¬şehrilerimiz! Bu hususta ondan sonra gelen imamların da hiç birin¬den bir nakil yoktur.” demiştir.
Hanbelilerden İbni Kudâme “El-Muğnî” adlı eserinde İmam Malik’in “Ay tutulmasında hiç bir sünnet ve namaz yoktur.” dediğini rivayet etmiştir.
Gerçi Hasan-ı Basri’den: “Basra’da, İbni Abbas, bize iki rekât Ay tutulması namazı kıldırdı. Her rekâtta iki rükû’ yap¬tı. Namazdan çıktıktan sonra bize hutbe okudu ve:
Size Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den gördüğüm gibi namaz kıldırdım, dedi.” şeklinde bir rivayet vardır. Mezkûr rivayeti İmam Şafii de Müsned’inde tahriç etmiştir.
Darekutni’nin rivayet ettiği bir hadiste ise Hz. Aişe’nin “güneş tutulduğu zaman Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dört rükûlu ve dört seçeli iki rekât namaz kılar; ilk rekâtta Ankebut veya Rum suresini, ikincide de Yasin’i okurdu.” dediği bildirilmişse de, Hasan-ı Basri hadisi zayıftır. Çünkü ravileri arasında İbrahim b. Muhammed vardır. Bu zat zayıflardandır. Sonra Hasan-ı Basri’nin: “İbni Abbas bize hutbe okudu.” de¬mesi doğru olamaz. Zira İbni Abbas (Radıyallahu anh), Basra’da iken Hasan-ı Basri orada yoktu.
Bazıları: “Bu hadis, Hasan-ı Basri’nin tedlislerindendir.” demişlerdir.
Hz. Aişe hadisi ise garaipten mahduttur.
6- Ay ve güneş tutulması, zelzele, şiddetli karanlık ve şiddetli fırtına gibi korku anlarında namaz, zikir, tekbir ve sadaka gibi iba¬detlere şitab olunur.
7- Çok gülmek memnu; çok ağlamak makbuldür.
8- Yıldızların yeryüzünde vuku bulan hadiselere hiç bir tesiri yoktur.
9- Hadis-i şerif, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in fiille¬rine ve ümmetinin uyması için o fiilleri nakletmeye son derece ehem¬miyet verdiklerine delildir.
10- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Allah’a dua etmeyi ve dua ederken niyazda bulunmayı emretmiştir.
11- Hayır yapmak bahusus sadaka vermek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in emirler cümlesindendir.
12- Korkulu zamanlarda imam cemaate vaaz etmeli, onlara ha¬yırlı işler yapmalarını söylemelidir.
13- Küsuf namazı iki rekâttır. Lakin onun kendine mahsus bir hey'eti vardır. Kıyam, kıraat, rükû ve secdelerde sair namazlardan daha fazla uzatma yapılır.
Bazıları bu namazların ikişer rükûlu olmasını tercih etmiş hatta cumhuru ulemânın ve ehli fetvanın buna kail olduklarını söylemişlerdir. Fakat Hanefiler yukarıda sıraladığımız Ashab-ı kiramın hadisleriyle istidlal ederek, Husuf ve Küsuf namazlarının sair nafile namazlar gibi birer rükûla kılınacağına kail olmuşlardır.
Vakıa o hadisler mutlak olarak Küsuf namazının iki rekât kılı¬nacağına delalet ederlerse de, kaide icabı mutlak kemâline munsarif olur. Namazın kemali ise herkesin bildiği şekilde kılınan namaz¬dır. Böyle namazlarda bir rekâtta yalnız bir rükû yapılır.
Küsuf namazının bir rekâtta üç hatta bir rekâtta beş rükû ya¬pılmak suretiyle kılındığını gösteren rivayetler de vardır.
Hanefiler bu rivayetlere karşı da ayni delillerle istidlal ederler.
Bir rekâtta iki rükû yapılacağına kail olanlar ise fazlalık bildi¬ren rivayetleri bazı ravilerin yanlışlığına hamletmişlerdir.
Fayda: Ebu'l-Ferac, güneş ve ay tutulmasında yedi fayda bulunduğunu söylemiştir. Şöyle ki:
a) Bununla Allahu Teâlâ’nın güneşle ay üzerindeki tasarrufu mey¬dana çıkar.
b) Bunlarla ay ve güneşe tapanların pek çirkin bir harekette bu¬lundukları gösterilir.
c) Güneş ve ay tutulmakla, gaflette bulunan kalpler uyandırılır.
d) Dünyada ay ile güneşin tutulmaları, ahirette onların nasıl tu¬tulup bir araya getirileceklerinin numunesini göstermek içindir.
e) Güneş ile ay tastamam görünürken, onları tutmak, sonra yine eski hallerine iade etmek verilecek ceza korkusuna ve af ümidine işa¬ret içindir.
f) Ay ile güneşin tutulması, suçu olmayan bir kimseye ceza şek¬lini göstermek içindir.
g) Farz namazları birçok kimseler tarafından âdet haline getir¬mişlerdir. Bunlardan bir heyecan veya heybet duymazlar. İşte böyle heyecan ve heybetle namaz kıldırmak için Allah bu ayetleri zaman zaman göstermeyi âdet ittihaz eylemiş; Küsuf ve Husuf namazları da sünnet olarak kalmıştır,
14- Hadis-i şerif cehennemin halen mevcut olduğuna delildir. Ehli Sünnetin mezhebi de budur.
Cehennem cüzlerinin birbirlerini yemesi, yanmasının şiddetin¬dendir. Bu şiddetten hâsıl olan hareket, deniz dalgaları gibi birbirine çarparak, yekdiğerini tarumar eder.
15- Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Cehennemde İbni Lühayy’i gördüm” buyurması, bazı kimselerin halen cehennemde azap gördüklerine delildir. İbni Lühayy’in ismi: Bir rivayette Ömer b. Lüheyy; başka bir rivayette Amr İbni Malik, diğer bir rivayette Ebu Temame, başka bir rivayette Amr b. Âmir El-Huzâi’dir. İsmail (Aleyhisselam)’ın dinini ilk değiştiren bu adamdır. İbadet için putlar dikmiş ve onlara kurban kesilmek üzere develer tahsis etmiştir.
16- Hz. Aişe’nin: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hu¬suf namazında kıraati aşikâr okudu.” sözü cumhur’a göre ay tutulma¬sına hamledilmiştir. Zira Ebu Hanife, Malik, Şafii, Leys b. Sa’d ve Cumhûr-u fukaha’ya göre güneş tu¬tulduğu zaman kılınan namazda gizli, ay tutulduğu zamanda ise aşikâr okunur. Hanefilerden İmam Ebu Yusuf’la imam Muhammed’e ve mezhep imamlarından Ahmed b. Hanbel ile diğer bir takım ulemâya göre: Güneş ve ay tutulduğu zaman kılınan namazların ikisinde de aşikâr okunur. Delilleri bu hadistir.
İki namazın arasında fark görenlerin delilleri ise Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in okuduğu miktarı ashabın “Sure-i Bakara veya ona yakın bir sure” diye takdir etmeleridir. Aşikâr okumuş olsaydı takdire hacet kalmaz; “filan sureyi okudu.” derlerdi.
İbni Cerir-i Taberî gizli ve aşikâr okumanın müsavi olduğunu söylemiştir.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in “Sizin gireceğiniz her yer bana arz olundu...” sözünden murad: Cennet, cehennem, kabir ve mahşer gibi, kulların öldükten sonra varacakları yerlerdir.
Kâdı İyaz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in cennet ve cehennemi görmesi hususunda şunları söylemiştir: Ulemânın beya¬nına göre Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in cennet ve cehen¬nemi aynen görmüş olması muhtemeldir. Cenab-ı Hak aradan perdeyi kaldırarak, onları kendisine göstermiştir. Nitekim İsra hadisesinde müşrikler kendisine Kudüs’teki Mescid-i Aka’yı sordukları vakit hal böyle olmuş yani Allahu Teâlâ Hazretleri Mescid-i Aka’yı Resul-i Zişan’ına göstermiş; o da gözüyle görerek onu müşriklere tavsif etmişti. Maamafih yine ulemânın beyanına göre onları aynen değil de, ilmen gör¬müş olabilir. Kendisine cennet ve cehennemin halleri vahy suretiyle arz olunmuş, bu suretle o zamana kadar bilmediği bu halleri tafsilatı ile öğrenmiş ve beyan buyurmuştur. O zamana kadar bilmediği bu halleri son derece büyük gördüğü için de:
(Benim bildiklerimi siz bilseniz mutlaka çok ağlar; az gülerdiniz.) buyurmuştur.”
Kâdı İyaz, ulemânın bu iki tevilinden birinciyi hadisin sözlerine daha uygun bulmuştur. Zira hadisin metninde elini uzat¬mak, salkım koparmak, cehennemin alevi çarpmasın diye geriye çe¬kilmek gibi sözler vardır ki, bunlar ilmen değil; aynen gördüğüne delalet ederler.
“Haşâş’ul-Erd”: Yer’in böcekleri, demektir. Bazıları: “Bundan murad: kuşlardır.” demişlerdir.
Kâdı İyaz’ın rivayetine göre “Haşâş” kelimesini “Hişâş” ve “Huşâş” şekillerinde okuyanlarda olmuşsa da, “Haşâş” kıraati meş¬hurdur.
Kâdı İyaz, kediyi aç bıraktığından dolayı kadının kazan¬dığı günahı, küçük günahlardan saymış ve: “Bu hadis, küçük günah¬lardan dolayı muaheze olunacağına delildir. Ama kadının bundan do¬layı ateşle azab olunduğuna hadiste delalet yoktur. İhtimal, bu kadın kâfirmiş dir de, kedi sebebi ile azabı arttırılmıştır.” demişse de, Nevevî bunu haklı olarak doğru bulmamış ve kendisine şu cevabı vermiş¬tir: “Doğrusu hadiste tasrih buyurulduğu vecihle kadın, kedi sebebi ile azab olunmuştur. Kadının suçu büyük günahtır. Çünkü hayvanı bağlamış ve ölünceye kadar salmamıştır. Küçük günah üzerinde ıs¬rar etmek, o günahı büyütür. Nitekim fıkıh kitaplarında ve diğer yer-lerde bu böylece takrir olunmuştur. Hadiste kadının kâfire olduğu¬nu iktiza eden bir cihet yoktur.”
Hadiste zikri geçen “lefh” den murad: Cehennem alevinin vurmasıdır. Bu manada bir de “nefh” kelimesi kullanılırsa da, nefh mana itibariyle lefh derecesine varmayan alev, demektir.
Ayrıca şu hükümler de çıkarılmıştır
1- Cennet ile Cehennem halen mevcutturlar. Cennetin meyveleri de yaratılmış vaziyette hazırdır. Ehl-i sünnetin mezhebi budur. Dalalet fırkalarında Mutezile, cennet ve cehennemin halen ya¬ratılmamış olduğuna kaildirler.
2- Amel-i kalil (yani: Namaz içinde az olmak şartı ile namaz fiillerinden olmayan şeyi yapmak) namazı bozmaz. Şafiilere gö¬re amel-i kalil birbiri ardına üç adım atmamakla tahdit olunmuştur. Birbiri ardına üç adım atmak, onlarca amel-i kesir sayılır ve namazı bozar. Şafiiler, hadiste zikri geçen adımları (Birbiri ardına değiller¬di.) diye tevil ederler.
Nevevî: “İki adım idi, diye tevili sahih değildir. Çünkü (Ta ka¬dınların yanına vardık!) buyurulması buna muhaliftir.” diyor.
Hanefilere göre amel-i kalil, hariçten gören bir kimsenin, o ameli yapanı namazda olmadığını sanamakla tahdid edilir. Dışarıdan ba¬kan namazda değil sanacak kadar namaza taalluku olmıyan bir fiille meşgul olmak onlara göre amel-i kesir’dir; namazı bozar.
Malikiler ile Hanbelîlerin görüşü de budur.
Amel-i kesir bil’ittifak namazı bozarsa da, amel-i kalil hakkında ihtilaf vardır.
3- Küsuf namazı kadınlara da müstahabdır.
4- Küsuf namazına kadınlar da cemaata gelebilirler ve erkek¬lerin arkasında dururlar. Fakat bu hususda hangi kadınların cema¬atlara çıkıp çıkamıyacaklarım beyan eden mezhep imamlarının kavil¬leri gözönünde bulundurulmalıdır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sömmez Nesriyat
Bazı Hükümler
1. Küsuf namazı iki rekâttır. Her rekatte iki rükû vardır.
2. Rükûlar arasındaki kıyamlarda mümkün mertebe uzun sureler okunur. Bu kıyamlardan birincisi ikincisine nisbetle daha uzundur. Rükûların uzunluğu da kıyamlar kadardır.
3. Küsûf namazı güneş açılıncaya kadar devam etmelidir.
4. Ay ve güneş tutulmaları herhangi bir kimsenin ölümüne bağlı değildir. Bunlar Nizam-ı İlâhî’nin bir gereğidir. Allah’ın güç ve azametine delalet eden alâmetlerdendir.
5. Müslümanlara ay veya güneş tutulduğu zaman namaz kılmaları tavsiye edilmektedir.
6. Peygamberlerin mucizeleri sabittir. Âdeten olması mümkün görünmeyen şeyleri Allah’ın izni ile gösterebilirler.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/337.

Güneş tutulması namazı
Hafız – El Fetihte (2/527) şöyle der:
Güneş veya ay tutulması namazı cumhur ulemaya göre müekked sünnettir. Ebu Avane sahihinde vacip olduğunu açıklar. Bundan başka yerde de görmedim. Ancak imam malikten hikâye edilir ki; Ebu Avane bunu Cuma yerinde saymıştır. Zeyn b. Münir; Ebu Hanife den vacip olduğu mümkünü nakleder. Yine bazı Hanefi musanniflerinden nakledilir ki, küsuf namazı vaciptir.
Elbani şöyle der ki, bu tercih edilen görüştür:
Küsuf (güneş tutulması) namazı sahih açık ve muhkem bir sünnettir. Hz. Aişe, İbni Abbas, Cabir, Ebu İbni Kâb, Abdullah b. Amr b. As ve Ebu Musa el Eş’ari hadisinde (belirtildiği gibi) her bir rekâtta iki rükû vardır bu ravilerin rivayetinde görülüyor ki rükûun tekrarı, sayı çokluğu Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a hastır.
İbni Kayyım el Cevzi de bu görüştedir. Bu imamı malik imamı Şafii ve imamı Ahmet b. Hanbel’ in görüşüdür. Ebu Hanife’nin görüşü ise güneş tutulması namazı iki rekâttır ve bayram namazı ve Cuma namazı gibidir. Ebu Hanife, Numan b. Beşir ve Kubeyse hadisine dayanır. Ancak şeyh Elbani der ki; bunların ikisi de bir hadistir. Bu hadiste Ebu Kallâbe rivayetinde bozulma vardır ve bu bozulma aynen metinde de mevcuttur. Dolayısıyla bu hadis zayıftır. Sahih olan ise cumhur ulemanın görüşüdür ve şeyh Elbani’nin görüşü de buna muvafıktır.
Elbani derki:
Sabit olan Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş tutulmasını bir kere kılmış olmasıdır. Buhari’de beyan edildiği gibi bu namazda kıraati cehri okuduğu da sahihtir. Aksi sabit değildir. Şayet aksi sabit olsaydı o tercih edilirdi. Bundan dolayı sünnet olan küsuf namazında kıraati cehri yapmaktır. İmamı Buhari’nin görüşü de bu yöndedir ve esah olan görüş cehri okumaktır.
Gizli okumak sahih değildir. Şeyh Elbani’nin “Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş tutulma namazını nasıl kılmıştır” isimli kıymetli risalesinde güneş tutulması ile ilgili bütün hadisleri toplamış ve bunun üzerinde durmuştur. Hadislerin tarikini ve lafızlarını inceleyip, sahih olan ve sahih olmayan üzerinde durmuştur. Allame şeyh Elbani küsuf namazının keyfiyetini açıklayan hadisleri toplamıştır. Aşağıda arz edilen safhaların aksi de görülmemiştir.
1.Güneş tutulması ve Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın korkması
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün sabah bineğine çıkıp gitti. O gün oğlu İbrahim ölmüştü ve çok sıcak bir gündü. Güneş tutuldu. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geri döndüğünde kuşluk vakti idi. (Buhari, Beyhaki, Ebu Avane) Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bineğinden süratle indi (Beyhaki) (mescidin bitişiğinde zevcelerine ait) hücrelerin arasına uğradı. Korkmuş vaziyette abasını çekerek çıktı. (Müslim, başka bir rivayette) ridasının sürükleyerek çıktı. Kıyametin kopmasından korkuyordu. Mescide geldi, her zaman namaz kıldığı namazgâhına geçti. İnsanlar Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in oğlu İbrahim’in ölümünden dolayı güneş tutuldu dediler. (Müslim, Nesai) Kadınlar, mescidin arkasında bulunan ve Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hanımlarına ait hücrelerin arasında toplandı. (Nesai) Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabıyla birlikte namaz kıldı.
2. Namazın başlangıcı
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekbir alıp, namaza başladı. Cemaat ta tekbir aldı. (Ahmet b. Hanbel, Beyhaki) sonra Kur’an okumaya başladı, uzun bir kıraatle ve aşikâr (cehri) okudu. (Ebu Avane) kıyamı da bakara suresi kadar uzun yaptı. Hatta rükûa gitmeyecek zannedildi. Ashap düşüyordu.
Esma (Radıyallahu anha) diyor ki; Aişe (Radıyallahu anha) ya gittim. İnsanlar kıyamda namaz kılıyordu. “Bu insanların hali nedir namaz kılıyorlar,” dedim. Aişe (Radıyallahu anha) semayı işaret etti. “ayet mi” dedim “evet” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cidden çok uzattı. Öyle ki bana baygınlık geldi. Yanı başımdaki su kırbasını alıp, başıma su döktüm. Hz. Esma (Radıyallahu anha) devamla diyor ki; öyle uzattı ki oturmak istedim. Sonra benden daha zayıf daya yaşlı kadınları sabreder görünce kendi kendime dedim ki: ben sabretmeye onlardan daha layığım.
[Bir benzeri yukarıda geçmişti. Bu Müslim’in rivayetidir.]
Birinci rükû’
Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekbir alıp, rükûa gitti. Rükûu da çok uzattı. Öyle ki; rükûdan kalkmayacak zannedildi. Kıyamı uzattığı gibi rükûu da uzattı.
Sonra başını rükûdan kaldırdı “Semiallahu limen hamide Rabbena ve lekel hamd” dedi. [Buhari, Müslim, Nesai, Beyhaki] önceki kıyamı gibi kıyam etti. [Beyhaki] secde etmedi kıyamı fazla uzattı. Öyle ki; rükûa gitmeyecek zannedildi. Bu kıyam önceki kadar uzun değildi. Birinci kıraatten uzun olmayan uzun bir kıraatle kıraat etti. O kadar uzun idi ki; rükûa gittiğini bilmeyen bir kimse – rükûdan sonra gelse – kendi kendine kıyamdan uzun rükû’ yaptı der.
İkinci rükû’
Sonra tekbir alarak rükûa gitti. Rükûu uzattı. Öyle ki; rükûdan kalkmayacak zannedildi. Ancak bu rükû’ birincisi kadar uzun değildi. Sonra başını rükûdan kaldırdı “Semiallahu limen hamide Rabbena ve lekel hamd” dedi.[Buhari, Müslim, Nesai, Beyhaki] kıyamı uzattı. Öyle ki; secde etmeyecek zannedildi. Ellerini kaldırdı, tesbih, Tahmid, tehlil, tekbir ve dua etti. [ Bu Abdurrahman b. Semure hadisidir. Bunda mekân tayini yoktur, bu merfu’dur.]
Birinci secde
Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekbir alıp, secdeye gitti. Uzun bir secde yaptı. Öyle ki; rükûdan kalkmayacak zannedildi. Hz. Aişe (Radıyallahu anha) validemiz şöyle demiştir:
“ Bundan daha uzun rükû’ ve secde hiç yapmadım”
Sonra tekbir alıp, [Nesai] başını secdeden kaldırdı. (iki secde arasındaki) oturuşu öyle uzattı ki secdeye varmayacak zannedildi. [Nesai, Beyhaki,- İbni Amr’dan- hafız el fetihte (2/432) bunu tehric etmiştir.]
İkinci secde
Sonra tekbir alıp, secde etti. Yine secdeyi uzattı. Ancak birinci secde kadar değil. [Nesai]
İkinci rekât
Sonra tekbir aldı [Nesai] ayağa kalktı, kıyamı yine uzun yaptı. Ancak birinci rekâttaki ikinci kıyam kadar uzun değildi. Uzun bir kıraatle kıraat etti. İkinci kıyamdaki kıraatten kısa idi.
Birinci rükû
Sonra tekbir alarak rükûa gitti. Rükûu uzattı. Birinci rükû’ kadar uzun değildi.[ Nesai] Sonra başını rükûdan kaldırdı “Semiallahu limen hamide Rabbena ve lekel hamd” dedi. Rükûdan sonra kıyamı uzat. Ancak evvelki kıyam kadar değildi. Sonra uzunca kıraat etti. Bu da önceki kıratı kadar uzun değildi.[Nesai]
İkinci rükû
İkinci rükûdan sonra “Semiallahu limen hamide Rabbena ve lekel hamd” deyip, başını rükûdan kaldırdı Rükûdan sonra kıyamı uzun yaptı. Öyle ki; secde etmeyecek zannedildi. Sonra geri geri gitti. Arkasındaki saflar da geri gitti. Hatta kadınların bulunduğu bölüme yaklaşıldı. Sonra ileri gitti, arkadaki saflar da ilerledi, önceki yerine geldi.
Birinci ve ikinci secde
Sonra tekbir alıp birinci rekâttaki secdeler gibi secde etti. Ancak bu secdeler öncekilerden kısa idi. sonuncu secdede ağlıyor, üf, üf diye yere üflüyordu ve şöyle diyordu: “rabbim ben onların arasında iken azap etmeyeceğini vaat etmiştin. Rabbim sana istiğfar ettikleri müddetçe azap etmeyeceğini vaat etmiştim? Hâlbuki biz sana istiğfar ediyoruz.” [Nesai, Tirmizi,- Şemailde – İmam Ahmet]
Selam
Sonra teşehhüde oturdu. [Nesai, Beyhaki] sonra selam verdi.[Müslim] güneş de açılmıştı. Böylece dört rükû’ ve dört secde ile iki rekât namaz tamamlanmış oldu. [Nesai, Beyhaki]
3. minberde hutbe:
Namazdan dönünce minbere çıktı [Nesai, İmam Ahmet] ve insanlara hutbe irat etti. Allah’a hamt ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu:
“Bundan sonra; (yani Allah’a hamt ve senadan sonra) Ey insanlar! Cahiliye ehli güneş ve ayın tutulması büyük birinin ölümünden dolayıdır derlerdi. Hâlbuki güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettirler ve hiç kimsenin ölümünden veya hayatından dolayı tutulmazlar. Ancak Allah onlarla kullarını korkutur. Onlarda (tutulma gibi) bir şey gördüğünüz zaman açılıncaya kadar, Allah’ı zikretmeye dua ve istiğfara koşun, mescitlerde namaz kılın ve sadaka verin köle azat edin.
Ey ümmeti Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Allah’ın kullarından erkek ve kadının zina etmesine Aziz ve Celil olan Allah kadar hiç kimse kıskançlık gösteremez.
Ey ümmeti Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz. Sonra elini kaldırdı ve şöyle buyurdu: “size tebliğ ettim mi?”
Cennet bana getirildi, siz de gördüğünüz gibi önce durduğum yere ilerledim ve elimi uzattım. Meyvelerinden almak istiyordum siz göresiniz diye. Sonra bunu yapmaktan vazgeçtim. Eğer ondan koparsaydım dünyanın sonuna kadar ondan yerdiniz. [Bu cennetin mahlûk ve nimetlerinin daimi olduğunun birçok delilinden biridir.]
Cehennem de bana getirildi, hatta ateşinin bana isabet etmesinden korktuğum için geri çekildim. Bunu siz de gördünüz üfledim ateşinin sizi çepeçevre kuşatacağından korktum. Bu günkü gibi hiç görmemiştim. [Ebu Avane] Cehennem ehlinin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm. “Niçin kadınlar ya Resulallah!” diye sorulunca Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Küfrettikleri (gerçeği örtüp nankörlük ettikleri) için,” buyurdu. “Allah’a karşı mı nankörlük edip küfrediyorlar,” denilince;
“Kocalarına karşı ve her türlü iyiliğe karşı nankörlük ediyorlar. Eğer onlara yıl boyu iyilik etsen daha sonra da senden olumsuz bir şey görseler, vallahi senden hiçbir hayır görmedim derler.”
Cehennemde İsrail oğullarından uzun boylu siyah bir kadını gördüm.[Nesai, İmam Ahmet]O kadın kedisini bağlamış, ona yiyecek ve içecek vermediği gibi [Buhari, Müslim] kendisi yerin haşeratından bulup karnını doyurması için de onu bırakmamıştı ve böylece o kedi açlıktan ölmüştü. Kedinin gidip gelip o kadını tırmaladığını gördüm.
Orada Allah resulünün Kâbe ye adadığım iki deveyi çalanı da gördüm.[Nesai, İmam Ahmet]
Yine o cehennemde baston sahibi Ebu Sümame Amr İbni Malik b. Lüheyy de gördüm. Bastonuna dayanıp, hacıları soyuyor, anlayan olursa, ben hırsız değilim bastonuma takılmış, diyordu. Fark eden olmazsa götürüyordu. [Müslim, Beyhaki]
Bana vayh olundu ki kabirlerinizde Deccal’in fitnesi gibi fitneye uğrayacaksınız. Sizden biriniz kabre getirildiği zaman ona denir:(peygamber olarak) gönderilen şu adam hakkında ne biliyorsun?” eğer mümin veya mûkin ise “O Muhammed’dir salat ve selam onun üzerine olsun, o Allah’ın resulüdür,” der. Bize açık delillerle (nübüvvetle) ve hidayetle geldi. Biz ona icabet ettik, ona tabi olduk, (üç kere) der. Ona; “doğru söylüyorsun, biz senin mümin olduğunu biliyorduk,” denilir.
Eğer münafık veya mürtap (şüpheci,) ise; “şu adam hakkında ne biliyorsun?” denildiğinde; “ bir şey bilmiyorum. İnsanlar bir şey söylediğini işittim ben de onu söyledim,” der. Ona ecel şüphe üzere yaşadın şüphe üzere öldün, işte senin yerin şu cehennemdir, denilir.” Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir azabından Allaha sığınmayı emretti.
Ha. Aişe (Radıyallahu anh) şöyle der; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o günden sonra hep kabir azabından ve cehennemden Allah’a sığınırdı.

Yağmur (isteme) duası
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ؛ قَالَ خَرَجَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا يَسْتَسْقِى. فَصَلَّى بِنَا رَكْعَتَيْنِ بِلاَ أذَانٍ وَلاَ إقَامَةٍ. ثُمَّ خَطَبَنَا وَدَعَا اللّهَ وَحَوَّلَ وَجْهَهُ نَحْوَ الْقِبْلَةِ رَافِعاً يَدَيْهِ. ثُمَّ قَلَبَ رِدَاءَهُ فَجَعَلَ ا‘يْمَنَ عَلَى ا‘َيْسَرِ وا‘يْسَرَ عَلَى ا‘يْمَنِ . [رواه أحمد (٨٣١٠) والبخاري (٩٧٧، ٩٧٨، ٩٧٩) ومسام (٧٩٤) و ابو داود (١١٦١) والترمذي (٥٥٦) والنسائي (١٥٠٥) وغيرهم]
40- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh) den; şöyle demister:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün yağmur duasına çıktı. Bizimle birlikte ezansız, kametsiz iki rekât namaz kıldı. Sonra bize hutbe irat etti. Allah’a dua etti. Yüzünü kıbleye doğru çevirdi ve ridasını sağ tarafını sola, sol tarafını sağa gelecek şekilde ters çevirdi.
Güzelce abdest alıp iki rekât Allah için ihlaslı namaz kılan cennetliktir.1
-----------------------------
1- (İmam Ahmet -8310, Şuayip Arnavut: sahihtir, zayıf isnatlıdır, der. Buhari -977-978-979, Müslim -894, Ebu Davut -1161, Tirmizi -556, Nesai -1505 vd.
Tirmizi bu babda İbni Abbas, Ebu Hüreyre, Enes ve Ebu’l-Lahm (Radıyallahü anhüm)’den de hadis rivayet edildiğini söyleyip Abdullah b. Zeyd’in (üzerinde durduğumuz) hadisi için “Hasen-sahih” der. Müslim ve Ebu Davud Abbâd b. Temim, amcası Abdullah b. Zeyd b. Âsim –( Radıyallahü anh)’dan rivayet etmiştir.
İstiska: “Su istemek” demektir. İhtiyaçları olan suyu bulamayanların geniş alanlara çıkıp dua ve tazarru’da bulunarak Cenab-ı Allah’tan yağmur niyaz etmelerine istiska (yağmur isteme duası) bu niyaz esnasında kılınan na¬maza da istiska namazı denir.
Yağmur duasının meşru oluşunda bütün âlimler müttefiktir. Bunun meşruiyeti, Kitab ve Sünneti ile sabittir. Üzerinde durduğumuz hadisler, bu sübutun sünnetten; “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlamasını dileyin, sonra da tevbe edin ki si¬ze semadan bol bol yağmur göndersin.” ayet-i kerimesi ile “Dedim ki, Rabbinizden bağışlanma dileyin doğrusu O çok bağışlayandır. Size gökten bol bol indirsin” ayeti kitaptan delilidir.
Bu ayet-i kerimelerde bahsedilen Peygamberler Nuh ve Hûd (Aleyhisselam)’laldır, dua ve istiğfar konusundaki tavsiyeleri de kendi ümmetlerine yö¬nelik ise de, Allah’ın ve Resulünün bunu red etmemesi, onlara ait olan hükmün bizim için de geçerli olmasını gerektirir.
Bu ayetler yağmur duasının eski ümmetlerde de meşru olduğunu gös¬termektedir. Ahmed b. Hanbel ve Hâkim’in Ebu Hüreyre’den naklettikleri şu haber, Hz. Süleyman’ın yağmur duasına çıktığını göstermektedir: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Süleyman (Aleyhisselam) yağmur duasına çıkmıştı. Bir karınca sırt üstü yatarak ayaklarını semaya kaldırmış, Ya Rabbi! Biz senin yaratıklarından biriyiz. Senin suyuna muhtacız, diye dua ediyordu. Bunun üzerine Hz. Süleyman yanındakilere, “şüphesiz sizler başkasının duası sebebiyle sulandınız” dedi.
İbni Asakir’in şu rivayeti de İslam’ın zuhurundan önce yağmur duası¬nın Mekkeliler tarafından yapıldığını göstermektedir. Mekkeliler kıtlığa düş¬müşlerdi ve Ebu Talib’e gelerek; “Ya Eba Talib! Şu vadiye kıtlık geldi. Çoluk çocuk kuraklıkta kaldı, gel bir yağmur duası yapıver” demişler. Bunun üze¬rine Ebu Talib yanında üzerinde kara bir bulut açılmış güneş gibi bir çocuk (yani Hz. Peygamber) ve onun etrafında başka çocuklar olduğu halde, yağmur duasına çıkmış. Çocuğu alarak sırtını Kâbe’ye yaslamış ve parmağını çocuğa dokundurmuş, işte bu esnada hiçbir bulut bulunmayan gökyüzünde sağdan soldan gelen bulutlar toplanmış ve gittikçe çoğalmış, sonunda öyle bol bir yağmur yağmış ki, vadiler dolup taşmış her taraf bolluk içinde kal¬mıştır.”
Yukarıda da ifade edildiği gibi yağmur duasının meşruiyetinde bütün ulemâ müttefiktir. Bu konudaki ayet ve hadislerin hepsinde müşterek olan nokta, istiğfar ve Allah’a hamd-ü sena ve duanın mevcut olmasıdır. Üzerin¬de durduğumuz hadis ve diğer bazı rivayetler yağmur duası namazının da meşru olduğunu göstermektedir. Ulemânın cumhuru istiska namazının meşru olduğu görüşündedir. Nevevî, Ebu Hanife (Rahimehullah)’dan başka hiç kim¬senin buna muhalif olmadığını söyler. Aynî ise, bunun sahih olmadığını İb¬rahim en-Nihai’nin de İmam-ı Azam’ın görüşünde olduğunu bildirir.
Hanefi fıkıh kitaplarının, İmam-ı Azam’ın bu konudaki görüşü hakkında naklettikleri şeyler birlik arz etmemektedir.
Bunlardan bazıları, imamın cemaatle istiska namazının sünnet olduğu¬nu kabul etmediğini, ama onun meşruiyetine de itirazı olmadığını söylerler. Mesela bu mezhebin önde gelen fıkıh kitaplarından Hidâye’de şöyle denil¬mektedir: “Ebu Hanife (Rahimehullah) dedi ki: istiskada cemaatle kılınan, sün¬net bir namaz yoktur. Ama insanlar teker teker kılarlarsa bu caizdir. İstiska dua ve istiğfardan ibarettir. Allahu Teâlâ’nın: “Rabbinizden af dileyin, çünkü o çok bağışlayıcıdır, dedim” mealindeki ayet-i kerime buna delildir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den de namaz kıldığı rivayet edilme¬miştir.”
İbni Hümam, Hidaye sahibinin bu sözüne “sahih değil” diye karşı çıkmanın doğru olmayacağını, çünkü yukarıdaki ibarenin hemen altında ima¬mın iki rekât namaz kılınacağı görüşünde olan Sahihaynin delilleri olarak Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bayram namazı gibi iki rekât namaz kıldığının beyan edil¬diğini söyler. Hidaye sahibinin beyanına göre, İmam-ı Azam’ın Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın istiska namazı kıldığına delalet eden haberlere itibar etmeyişinin sebebi şu-dur: “Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir şeyi bazen yapıp bazen terk etmesi ile o şeyin sün¬net oluşu sabit olmaz.” Sünnet, Hz. Peygamber’in devamlı olarak yaptığı şeydir. İmam-ı Azam Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bazen bu namazı kıldığını göz önüne ala¬rak, mutlak olarak “yasak” dememiş onun sünnet olmadığını söylemiştir.
Hanefi kitaplarından bazılarında ise, Ebu Hanife’nin istiska namazının cemaatle kılınmasının meşru olmadığını söylediği belirtilmektedir.
Bedaiu’s-sanai bu nakli yapanlardandır. Bu kitapta şöyle denilmektedir:
“İstiska namazına gelince, Ebu Hanife’den yapılan rivayetin zahirine göre istiskada namaz yoktur. O duadan ibarettir. “İstiskada namaz yoktur” ifadesinden murad, cemaatle namazdır. Yani istiskada cemaatle namaz yok¬tur, demektir. Ebu Yusuf’tan yapılan şu rivayet, bunu göstermektedir. Ebu Yusuf der ki: Ebu Hanife’ye istiskada namaz var mı? Yoksa o belli bir dua¬dan mı ibarettir? diye sordum. “Cemaatle namaz yok, fakat dua ve istiğfar¬dır. Ama eğer tek tek namaz kılarlarsa bunda beis yoktur” dedi.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hz. Ömer ve Hz, Ali’nin yağmur duasına çıkıp fakat namaz kılmadıklarını bildiren rivayetler İmam-i Azam’ın görüşüne delil olarak zikredilir.
Yağmur duası namazının sünnet oluşunu kabul edenlere göre, bu na¬mazla ilgili bazı esaslar vardır. Buhari Şarihi Aynî’nin bu konuda yazdıkla¬rının özeti aşağıdadır:
1. Yağmur duasında hutbe de vardır ve bu hutbe namazdan önce irad edilir. Bu mesele Yahya b. Said’in rivayetinde zikredildiği gibi Ebu Davud’¬un Hz. Aişe’den rivayet ettiği hadisten de anlaşılmaktadır.
Ahmed b. Hanbel’in yaptığı bir rivayette ise, namazın hutbeden önce olduğu ifade edilmektedir. Bu zıt rivayetlerin arasını bulmak için birincisi, cevaza hamledilmiş; müstehap olanın ise, önce namaz kılmak olduğuna hükmedilmiştir.
2. Yağmur duası namazı iki rekâttır. Bu konuda Ebu Davud, İbni Abbas (radıyallahu anhuma)’dan bir hadis rivayet etmiştir. Bu hadiste Efendimizin istiska namazını iki rekât kıldığı bildirilmiştir.
Hattâbi “bu hadis bayram namazlarında olduğu gibi tekbir getirilmesi gereğine delildir. Şafii, İbnü’l-Müseyyeb, Ömer b. Abdülaziz ve Mekhûl bu görüştedir. İmam Malik ise, bu namazın, diğer namazlardan farkı olmadı¬ğını, bayram tekbirleri gibi tekbir alınmayacağını söyler” demektedir. Ay¬nî, Ahmed b. Hanbel’in, bir rivayete göre evvelki görüşte, Sevrî, Evzâi, İshak, Hanefilerden Ebu Yusuf ve Muhammed’in bir rivayete göre de Ahmed b. Hanbel’in ikinci görüşte olduklarını ilave eder.
3. İstiska, namazı bayram namazı vaktinde kılınır. Ancak ulemâ bunda müttefik değildir. İmam Mâlik ve Ebu Sevr’e göre, istiska namazına bay¬ram namazına çıkıldığı gibi çıkılır. İbnu’l-Münzir ve İbni Abdilberr’in nakil¬lerine göre, İmam Şafii de bu görüştedir. Bazılarının nakline göre ise, Şafii istiska namazı için muayyen bir vaktin olmadığı görüşündedir. Nevevî, ule¬mânın çoğunluğunun buna kail olduğunu söyler.
4. İstiska namazında da bayram namazlarında olduğu gibi Fatiha’dan sonra Kâf ve İnşikak ya da A’lâ ile Gaşiye surelerinin okunması efdaldir.
Bu söylenilen, işin efdal olanıdır. Yoksa başka sureler okunarak -hatta Şafii’ye göre sadece Fatiha ile de- istiska namazı kılınabilir.
5. İstiska namazında kıraat cehri (aşikâre)dir. Tirmizi’nin rivayet ettiği Abdullah b. Zeyd hadisinde Hz. Peygamber’in açıktan okuduğu bildiril¬mektedir”.
Hanefilerden Ebu Yusuf, “Bu konuda duyduğum hadislerin en güzeli¬ne göre yağmur duasında imam iki rekât namaz kıldıracak ve sureleri açık¬tan okuyacaktır. Namazdan sonra kıbleye dönecek, fakat minbere çıkmadan ayakta duracak, eğri bir şeye dayanacak ve iki hutbe okuyacaktır” demiştir. Onun ‘bir hutbe okur’ dediği de nakledilir.
İmam Muhammed’e göre namazdan sonra iki hutbe okunur ve hutbe¬lerin arası birbirinden ayrılır. Bu, aynı zamanda Şafii’nin görüşüdür.
Buraya kadar söylediklerimizi Aynî’den özetleyerek naklettik.
Bazı Hükümler
1. Hz. Peygamber, yağmur duası için boş bir araziye çıkmıştır. Bu, yağmur duasının meşruiyetini gösterir.
2. Yağmur duasında iki rekât namaz kılmak meşrudur. Bu, cumhura göre sünnettir.
3. İstiska namazında kıraat açıktandır.
4. Yağmur duasında, ceket, pardösü ve cübbe gibi elbiselerin ters çev¬rilmesi meşrudur. Bu çevirişin keyfiyeti ulemâ arasında ihtilaflıdır.
İmam Şafii’ye göre, elbisenin yukarısı aşağıya, aşağısı da yukarıya geti¬rilir. Ayrıca sağ tarafı sol omuza, sol tarafı da sağ omuza koymaya çalışılır.
Hanefilere göre, elbise dört köşe ise üst kısmı aşağıya getirilir. Müdevver olursa sol taraf sağ omuza, sağ taraf da sol omuza getirilir.
Elbiseyi ters çevirmekteki hikmet, şekli değiştirerek, uğur kazanma umu¬dudur, denilmiştir. İbnü’l-Arabî, Muhammed b. Ali’nin elbiseyi ters çevir¬menin kıtlığın değişmesi için meşru olduğunu söylediğini nakletmiş fakat Kadı Ebu Bekir bunu kabul etmeyerek, “Bu kulu ile Rabbi arasında bir işa¬rettir...” demiştir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/304-307

عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِر قَالَ كُنَّا مَعَ رَسُول الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خُدَّامَ أَنْفُسِنَا نَتَنَاوَبُ الرِّعَايَةَ رِعَايَةَ إِبِلِنَا فَكَانَتْ عَلَيَّ رِعَايَةُ الْإِبِلِ فَرَوَّحْتُهَا بِالْعَشِيِّ فَأَدْرَكْتُ رَسُولَ اللَّهِ يَخْطُبُالنَّاسَ فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ يتَوَضَّأَ فَيَحْسُنُ الْوُضُوءَ ، ثُمَّ يَقُومَ فَيَرْكَع رَكْعَتَيْنِ يُقْبَلُ عَلَيْهِمَا بِقَلْبِهِ وَوَجْهِهِ إِلَّا قَدْ أوْجَبَ ، قُلْتُ : بَخٍ بَخٍ ، مَا أَجُودُ هَذِهِ فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ بَيْنَ يَدَيِّ الَّتِي قَبْلَهَا يَا عُقْبَةَ أَجْوَدُ مِنْهَا فَنَظَرْتُ فَإذًا هُوَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ، فَقُلْتُ مَا هِيَ يَا أَبَا حَفْصٍ ، قَالَ إِنَّهُ قَالَ آنِفًا قَبْلَ أَنْ تَجِيءَ مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ يَتَوَضَّأَ فَيَحْسنُ الْوُضُوءَ ، ثُمَّ يَقُولُ حَيِّنٌ يَفْرَغُ مِنْ وَضُوئِهِ أَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ الا الله وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ إلَّا فُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ الثَمَانِيَةُ يَدْخُلُ مِنْ أَيِّهَا شَاءَ . [رواه ابو داود (١٦٩) ومسلم (٢٣٤) وأحمد (١٧٤٣١) و ابن حبان (١٠٥٠)]
41- Ukbe b. Âmir (Radıyallahu anh) den; şöyle demiştir:
Resulüllah ile birlikte iken üzerimizde deve gütme vazifesi vardı. Nevbetim gelince akşamleyin develeri ağıllarına götürdüm.
Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e ayakta cemaate bir şeyler söylerken yetiştim. Yetiştiğim sözü şudur:
“Eğer bir Müslüman tertemiz abdest alır, sonra kalkarak iki rekât namaz kılar, kalbi ve yüzüyle o iki rekâta yönelirse o kimseye cennet va¬cip olur.” buyurdular. Ben:
Peh, peh bu ne güzel şey dedim. Önümde biri: Bundan önceki daha güzeldi ya Ukbe, dedi. Baktım ki Ömer’miş ne dedi ey Ebu Hafsa dedim. (bana) :
Ben seni demin gelirken gördüm Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sen gelmezden Önce şöyle buyurdular, dedi.
“Eğer sizden biriniz abdest alır, onu yerli yerince yapar yahut tastamam icra eder de sonra: Ben Allah’tan başka ilâh olmadığına; Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şahadet ederim, derse o kimseye cennetin sekiz kapısı (birden) açılır. Onların hangisinden diler¬se ondan girer.”
Cuma günü gusletmek sünnettir.1
--------------------------
1- (Ebu Davut- 179, Elbani sahihtir der. Müslim -234, İmam Ahmet -17431, Şuayip Arnavut: bu hadis sahihtir der. İbni Hibban- 1050, Şuayip Arnavut isnadı kavidir, der.)
Bu hadisi Ebu Davud ile Tirmizi de tahriç etmişlerdir. Ulemâ hadisin birinci tarikindeki Ebu Osman’ın kim olduğu husu¬sunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu zat Muaviye İbni Salih’tir demiş diğerleri Rabiatü’bnü Yezid olduğunu söylemişlerdir. Ebu Ali el-Gassani “Takyidü’l Mühmel” adlı eserinde: “Doğrusu bu zat Muaviye İbni Salih’tir” demiş uzun uzadıya deliller getirerek onun Muaviye İbni Salih olduğunu ispat etmiştir.
Ukbe b. Amir (Radıyallahu anh)’in: “Üzerimizde deve gütme vazifesi vardı” demesinden anlaşılıyor ki; bir kaç deve sahibi birle¬şerek develerini bir yere katmışlar ve nevbetle her gün içlerinden biri güder, diğerleri işlerine güçlerine giderlermiş, o gün sıra Hz. Ukbe’de olduğu için develerle meşgul olurken Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in tebşiratının bir kısmına yetişemeyerek Ömer (Radıyallahu anh)’dan öğrenmiş.
Bu hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “İki rekât namaz kılar, kalbi ve yüzüyle o iki rekâta yönlenirse, o kimseye cennet vacip olur.” buyurmuştur.
“Kalbi ve yüzüyle...” (tabirleri) dile son derece kolay gelen iki kelime ise de bu iki kelime huşu ve hudû’un bütün nevilerini ifade etmek¬tedirler. Çünkü hudû aza da, huşu da kalpte olur. Binaenaleyh Türkçemizde Sehl-i mümteni’ denilen dile kolay fakat bulup söylemesi pek güç olan bu kısa ibare Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e has olan “cevamiu-l’kelime” madudturlar. Onun için Hz. Ukbe hayran kalarak “bu ne güzel şey” demiştir. Âmir (Radıyallahu anh) bununla ya bu söz ne güzel yahut bu fayda veya müjde yahut ibadet ne güzel demek istemiştir. İbarenin güzelliği iki cihettendir. Birinci cihet; Sehl-i mümteni’ olması ikinci cihette üzerine büyük sevap terettüp etmesidir.
Hadis-i Şerif Şu Hükümleri İhtiva Eder:
1- Abdest alan kimsenin abdestin sonunda demesi, müstehaptır, Bunun müstehap olduğunda bütün ulemâ müttefiktir.
2- Aynî hadisin Tirmizi’deki rivayetinde Nesai’nin rivayetinde ise “buyurulduğu cihetle bunları veya emsalini okumakta müstehaptır.”
3- Mezkûr dualar gusülden sonrada müstehaptır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عن إبراهيم بن نشيط أنه سأل بن شهاب عن الغسل يوم الجمعة قال : سنة وقد حدثني به سالم بن عبد الله عن أبيه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم تكلم بها على المنبر . [رواه النسائي (١٤٠٦)]
42- İbrahim Neşit (Radıyallahu anh)’den:
Bizzat kendisi İbni Şihab’a Cuma günü yapılması gereken gusülden sordu. O da “sünnettir” dedi. Salim b. Abdullah babasından naklederek; “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde böylece söylemiştir,” dedi. (Nesai 1406) Elbani isnadı sahihtir, der.
Bedeviler üstün gelerek namazınızın ismini değiştirmesin o yatsı namazıdır.
ابْنِ عُمَرَ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ عَلَى الْمِنْبَرِ "‏ لاَ تَغْلِبَنَّكُمُ الأَعْرَابُ عَلَى اسْمِ صَلاَتِكُمْ أَلاَ إِنَّهَا الْعِشَاءُ ‏"‏ ‏. [‏رواه النسائي (٥٤٢)]
43- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı minberde şöyle derken işittim. “Bedeviler size üstün gelerek namazınızın ismini değiştirmeye kalkmasınlar. O namaz yatsı namazıdır.”
(Nesai 542) Elbani sahihtir der. Buhari:
لاَ تَغْلِبَنَّكُمُ الأَعْرَابُ عَلَى اسْمِ صَلاَتِكُمُ الْمَغْرِبِ قَالَ الأَعْرَابُ وَتَقُولُ هِيَ الْعِشَاءُ
“Bedeviler size üstün gelerek namazınızın ismini akşam namazı diye değiştirmeye kalkmasınlar. O namaz yatsı namazıdır.” Lafzı ile rivayet eder.
(Buhari 538, Müslim 644, Ebu Davut 4984, Nesai 541, İbni Mace 704, İmam Ahmet 4572) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir, der.
وفي رواية : لاَ تَغْلِبَنَّكُمُ الأَعْرَابُ عَلَى صَلاَتِكُمُ الْعِشَاءُ يَسُمُونَهَا الْعَتَمَةَ لِإِعْتَامِ الْإِبِلِ . [‏رواه ابن حبان (١٥٤١)]
44- Bir rivayette: Bedeviler (şu) namazınızın adında size galebe etmesinler. Çün¬kü O(nun adı) İşa (yatsı)’dır. Ve Bedeviler, develerini sağmaları sebebiyle (o namazı) gece karanlığına tehir ederek ona “Ateme” ismini verirler.1
------------------------
1- (İbni Hibban 1541) Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir, der.
[İbarede geçen (i’tam ül-ibil) “develerin sağılması işinin gece karanlığına kadar sürmesi” demektir.]
Yukarki rivayetler de yatsı namazını geç kılmanın efdal olduğuna delildirler. Son iki rivayette yatsıya “Ateme” değil “İşa” denilmesinin efdal olduğu beyan edilmektedir. Anlaşılıyor ki çölde yaşayan Bedeviler develerini sağmakla uğraşırken yatsıyı geciktirirler ve karanlığa geciktirme manasından alarak ona ateme derlermiş.
Akşam namazına “işa'” yahut işa-ı evvel, yatsıya “ateme” yahut işa-ı ahire ve bunların ikisine birden “işaeyn” demek Araplar arasında âdetti Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ashab-ı kiramı da bu kelimeleri kullanmışlardır. Binaenaleyh hadisteki nehiy tahrim için değil tenzih içindir.
Bu hadisi Buhari “Mevâkîtü’s-Salat” bahsinde tahriç etmişdir. Buhari’deki lafzı:
“Sakın Bedeviler akşam namazınızın ismi hususunda size galebe çalmasın! Bedeviler aksam namazına işa derler.” şeklindedir. “ لاَتَغْلِبَنَّكُمُ ”cümlesinin manası hakkında ihtilâf edilmiştir. Ezherî’ye göre:
“Sakın sizi aldatmasın!” demektir. Hadisten murad da: “Bedevile¬rin bu işi sizi aldatıp da namazınızı temhir etmeyin, onu vakti geldiği gibi kılın!” demektir.
İşa': Gece karanlığının evvelidir. Ve şafağın kaybolmasından başlar. Akşam namazına da işa denilirse iki namaz birbirine karışarak maksat anlaşılmaz. Bu husustaki kerahet akşam namazın bedevilerin verdiği ismi kullanmaktadır.
Kurtubi hadisteki nehyin Allahu Teâlâ’nın verdiği isimden dönül¬memek için varit olduğunu söylemiştir. Ona göre buradaki nehy’den mu¬rad tahrim değil; evla olana irşattır. Yoksa Bedevilerin taktığı ismi kullanmak caizdir. Nitekim Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde yatsıya “Ateme” demiş; bu suretle onun kullanı¬labileceğini ispat etmişdir. Hz. Ebu Bekir ile İbni Abbas (Radıyallahu anhüm)’ın da yatsıya ateme denilmesini mubah gördük¬leri rivayet olunur.
Tıybî’nin beyanına göre: “Galebenin manası gasp etmek veya elinden zorla almak.” demektir. Buna göre hadisten murad: “Bedevile¬rin akşam namazına işa, yatsıya da ateme demelerini kabul etmeyin! Zira bedeviler yatsı namazına Allah’ın vermiş olduğu ismi gasp ederler.” demek olur.
Bir takımları da galebenin üstün gelmek manasına olduğunu söylemişlerdir.
Nevevî’ye göre bazı hadislerde yatsıya ateme denilmesi ya bunun caiz olduğunu bildirmek içindir yahut işa kelimesini bilmeyen bir kim¬seye, onu anlatmak için ateme kelimesini kullanmıştır. Çünkü ateme Araplarca daha meşhurdu. Onlar akşam namazına işa derlerdi. Nitekim Buhari’nin rivayetinde bu cihet tasrih edilmiştir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Gece namazı ikişer rekât ikişer rekât kılınır
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِيُسْألُ عَنْ صَلَاةِ اللَّيلِ فَقَالَ : مَثنَى مَثنى، فَإذَا خَفَّتِ الصُّبْحَ فَأَوْتِرْ بِرَكْعَةٍ . [رواه النسائي (١٦٦٩)]
45- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde iken gece namazından sorulduğunu işittim, şöyle buyurdu:
Gece namazı ikişer ikişer rekâttır. Sabah namazının vaktinin gireceğinden korktuğunuz zaman bir rekât vitir kılın.
(Nesai 1669) Elbani sahihtir, der.
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : سَأَلَ رَجُلٌ النَّبِيَّ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ : مَا يَرَى فِي صَلَاةِ اللَّيْلِ ؟ قَالَ : مَثْنَى مَثْنَى فَإِذَا خَشِيَ الصُّبْح صَلّى وَاحِدَةً فَأَوْتَرت لَهُ مَا صَلَّى .. وَإِنَّهُ كَانَ يَقُولُ ؟ إِجْعَلُوا آخِرِ صَلَاتكُمْ وِتْرًا فَإِنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَ بِهِ . [رواه البخاري (٤٦٠) ، (٤٦١) ، (٩٤٦) ،( ٩٤٧ )،(٩٥٠ )، (١٠٧٦) ومسلم (٧٤١) وابو داود (١٢٩٥)]
46- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberde iken bir adam gece namazı nasıldır diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikişer ikişerdir. Sabah vaktinin gireceğinden korktuğun zaman bir rekât vitir kıl, buyurdu. İbni Ömer (Radıyallahu anh) gece namazının sonunda vitir kılın zira Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu emretti, derdi.1
-------------------------
1- [Buhari 460-461-946-948-950-1076, Müslim 749, Ebu Davut 1295 ve diğerleri]
Taberânî’nin el-Mucemu’s-Sagîr’inde bu soruyu soran kimsenin Abdullah b. Ömer (Radıyallahü anh) olduğu açıklanmaktadır. Ancak Müslim’in Abdullah b. Şakik vasıtasıyla İbni Ömer’den rivayet ettiği hadiste bu olay şöyle anlatılıyor: “İbni Ömer dedi ki: “Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e – ben soranla Peygamber arasında olduğum halde – sual sordu ve: - Ya Resulallah! Gece namazı nasıl kılınır? dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de: “İkişer ikişer kılınır, sabah olacağından korkarsan bir rekât (daha) kıl ve namazının sonunu tek yap!” buyurdular. Bir sene sonra ben yine o yerde iken Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e birisi daha sual sordu. Ama o adam mıydı, başka biri miydi bilemiyorum.”
Muhammed b. Nasr’ın “Kitabü’l-Vitr” isimli eserinde de bu rivayet, “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bir bedevi sual sordu” şeklinde geçmektedir. Rivayetlerdeki ibare ve ifadelerin farklı olması bu hadislerin arasında bir çelişkinin bulunduğuna değil, ancak bu hadisenin muhtelif zamanlarda müteaddit de¬falar meydana geldiğini gösterir.
Sorulan soruya Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “ikişer ikişer” diye cevap vermesi, bu sorunun gece namazının rekâtlarıyla ilgili olduğunu gösterir. Hafız İbni Hacer’in beyanına göre, ulemânın büyük çoğunluğu bu sorunun gece namazla-rının en efdal olan şekliyle ilgili olarak sorulduğu görüşündedir. Fakat en kolay gelen gece namazının hangisi olduğunu öğrenmek maksadıyla sorul¬muş olması düşünülebilir.
Namazı ikişer ikişer kılmaktan maksat, her iki rekâtta bir selam ver¬mek demektir. Nitekim İbni Ömer'e; “ikişer ikişer ne demektir?” diye soru¬lunca: “her iki rekâtta bir selam vermek” diye cevap vermiştir. Bu hadise dayanarak İmam Malik, Şafii, Ahmed, Ebu Yusuf ve Muhammed, gece na¬mazlarını ikişer ikişer kılmanın faziletli olduğunu söylemişlerdir.
“Sabahın olacağından korkarsa bir kılsın” cümlesi vitir namazının sa¬baha kadar devam ettiğini gösterdiği gibi, “Bu onun kılmış olduğu namaz¬ları tekleştirir” cümlesi de, gece kılınan çift rekâtlı namazın vitirden önce kılınması gerektiğini gösterir, imam Malik’in bu konudaki meşhur olan gö¬rüşü budur. Çünkü imam Malik’e göre hadiste geçen, “bu onun kılmış olduğu namazları tekleştirir” cümlesindeki “onun kılmış olduğu namazlardan mak¬sat gece kılınan nafile namazlardır. Bu durumda gece vitirden önce çift rekâtlı bir gece namazı kılmak gerekir. Bu görüşte olmayan ilim adamlarına göre ise, sözü geçen ifade hem farz hem de nafile namazlara şamildir. Bina¬enaleyh yatsı namazı da çift rekâtlı olduğundan vitri hemen yatsının farzın¬dan sonra kılmak caizdir. Vitri bir gün boyunca kılınan namazların sonunda kılmak, vitrin sıhhatinin değil, kemâlinin şartıdır. Çünkü Resul-i Ekrem ( Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vitirden sonra devamlı olarak ve oturarak iki rekât namaz kıldığı bilinen bir gerçektir. Zürkani’nin beyanına göre Maliki ulemâsının büyük çoğunluğu da bu görüştedir. Bu hadis-i şerif aynı zamanda vitir namazının bir rekât olarak da kılınabileceğinin ifadesidir. Nitekim Ebu Davud’da geçen; “vitir namazı her Müslüman üzerinde bir görevdir, dileyen onu beş; dileyen üç; dileyen de bir rekât kılsın” anlamındaki 1422. hadis de bu manayı teyit etmektedir. Sahabe-i kiramın da hiçbir nafile namazı kılmadan bir rekât vitir namazı kıldıkları sahih hadislerle sabittir. İçlerinde İmam Şafii ile Malik’in de bulunduğu cumhûr-ı ulemâ bu düşünceden hareketle vitir namazını bir rekât olarak kılmanın meşru olduğuna hükm etmişlerdir. Hanefî ulemâ¬sına göre ise, vitri bir rekât olarak kılmak asla caiz değildir. Delilleri ise, Hz. Aişe’nin rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vitr namazının ikinci rekâtında selam vermezdi” Hâkim’in Müstedrek’inde Buhari ve Müslim’in şartlarına göre sahih senetle rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de; “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vitri üç rekât olarak kılardı. Selamı da ancak sonunda verirdi” anlamındaki hadis Hanefî ulemâsının bu görüşünü teyit etmektedir. Hanefî ulemâsı karşı görüşte olanlara şu cevabı vermiştir: “Hadis-i şerifte geçen “bu onun kılmış olduğu namazları tekleştirir” ifadesi, kılınan son rekâtın, müstakil bir rekât olmayıp kendinden önceki rekâtların bir devamı olduğunu gösterir.”
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 5/147-149.
Bu hadisi Buhari “Ebvabü’l-Vitr” de; Ebu Davud ile Nesai de “Kitabu’s-Salat” da muhtelif ravilerden tahriç etmişlerdir.
Taberânî’nin “Mucem” inde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi re Sellem)’e sual soran zatın Abdullah b. Ömer (Radıyallahu anh) olduğu bildirilmiştir. Ancak Abdullah b. Şakik rivayetinde; Hz. Abdullah b. Ömer’in hadisin ravilerinden biri oldu¬ğu hatta soran zatla Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in arasında bulunduğu görülüyor ki, bu takdirde soranın başkası olması lazım gelir. Filhakika Muhammed İbni Nasr “Ahkâmü’l-Vitr” adlı eserinde Hz. Abdullah b. Ömer’den rivayet ettiği bir hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sual soran zatın bir bedevi oldu¬ğunu kaydetmiştir.
Aynî diyor ki: “Mesele soran zatların müteaddit olduğuna hamledilirse, itiraz yoktur. Ama soran ayni zat ise Hz. İbni Ömer’in o zat hakkında bir defa bir adam, başka bir defa bir bedevi; demiş olması caizdir. Soran zatla birlikte kendisinin sormuş olması da mümkündür.”
Sorulan sual gece namazının kaç rekât olduğuna dairdir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in cevaben: “ikişer ikişerdir.” buyurması, bu¬nu gösterir. Çünkü cevap suale mutabık olmak icap eder.
Hadisin bir rivayetinde Hz. İbni Ömer’e “ikişer ikişerdir.” sözünün ne demek olduğu sorulmuş, İbni Ömer: “iki rekâtta bir selam verirsin.” cevabını vermiştir.
Ulemâdan bazıları: “Bu hadiste (ikişerin manası her iki rekâtta teşehhüd okumaktır.) diyen bazı Hanefîlere red cevabı vardır. Çünkü hadisin ravisi o hadisten murad ne olduğunu daha iyi bilir. Akla gelen mana ravinin tefsir ettiğidir. Zira dört rekâtlı namazlara ikişer denilmez.” şeklinde mütalaada bulunmuşlardır.
Aynî bunlara, şu cevabı veriyor: “Buna kâil olan Hanefî’nin sözü selamın nefyini (yani verilmemesini) icap etmez; onun maksadı her iki rekât arasında mutlaka teşehhüd yapılması lazım geldiğini anlatmaktır. İki rekâtta bir selam verip vermemesi meselesi ise ayrı bir bahistir. Hem dört rekâtlı namazlara selamdan kat-i nazar —ikişer rekât kılınmalarına bakarak, onlarda— ikişer ikişer kılınır denilebilir.”
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed gece namazlarının ikişer rekâtta bir selam vermek suretiyle kılınacağına kâil olmuşlardır. Delilleri bu hadistir. Gündüz nafilelerine gelince Hanefi imamlarından Ebu Yusuf’la Muhammed’e göre onlarda dört rekâtta selam verilir, imam Azam’a göre; gece ve gündüz nafilelerinin hepsinde dört rekâtta bir selam verilir. İmam Şafii gece ve gündüz nafilelerinde ikişer rekâtta bir selam verileceğine kâil olmuş; bu hususa “Sünen” sahiplerinin Hz. Abdullah b. Ömer (Radıyallahu anh) dan tahriç ettikleri bir hadisle istidlal etmişdir. Mezkûr hadiste: “Gece ve gündüz nafileleri ikişer ikişer kılınır.” buyurulmuştur. Bu babda Ebu Hüreyre ile Aişe (Radıyallahu anhüma)’dan da rivayetler vardır.
İmam Azam’ın gece namazı hakkındaki delili: Ebu Davud’un Sünen’inde tahriç ettiği Hz. Aişe hadisidir. Bu hadiste Aişe (Radıyallahu anha)’ya, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gece yarısı kıldığı namazı sorulduğun da şu cevabı verdiği bildiriliyor:
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsı namazını mematla kılar sonra evine dönerek dört rekât namaz kılar; sonra döşeğine uzanırdı...” Ebu Davud: “ravilerden Zürâratü’bnü Evfâ’nın bu hadisi Hz. Aişe’den işitip işitmediği söz götürür.” demiş; sonra, aynı hadisi başka bir tarikle yine Hz. Aişe’den rivayet etmiş ve:
“Bence mahfuz olan rivayet budur.” demiştir.
İmam Ahraed’in Müsned’inde Abdullah b. Zübeyr (Radıyallahu anh)’dan tahriç ettiği bir hadiste Hz. Abdullah:
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yatsıyı kıldımı, dört rekât namaz daha kılar, bir rekâtla da vitr yapardı. Sonra uyur; ondan sonra gece namazını kılardı.” demiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in geceleyin kıldığı namazların rekât sayıları hakkında evvelce beyan ettiğimiz vecihle Hz. Aişe’den muhtelif rivayetler vardır.
İmam Azam’ın gündüz nafileleri hakkındaki delili Müslim’in rivayet ettiği Aişe (Radıyallahu anha) hadisidir. Mezkûr hadiste Resul-ü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin kuşluk namazı¬nı dört rekât kılardığı ve Allah’ın dilediği miktar ziyade ederdiği bildirilmektedir.
İmam Şafii’nin istidlal ettiği İbni Ömer hadisine şöy¬le cevap verilmiştir; Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş; onun hak¬kında kendisi bir şey dememişse de başkalarının sözlerini naklederek şunları söylemiştir: “Şube’nin arkadaşları bu hadis hakkında ihtilaf etmiş; bazıları onu merfu; bazıları da mevkuf olarak rivayette bulunmuşlardır. Bu hadisi Abdullah b. Ömer’den, mutemet raviler ri¬vayet etmişlerdir. Ama Hz. Abdullah mezkûr hadiste gündüz namazından bahsetmemiştir.”
Ayni hadis hakkında Nesai: “Bu hadis bence hatadır.” demiştir. Yine Nesai “Es-Sünen’ül-Kübrâ” adlı eserinde bu Hadis’in isnadını iyi bulmuş; yalnız İbni Ömer Hazretlerinin ravilerinden bir cemâatin Ezdî’ye muhalefet ederek, hadiste gündüz sözünü anmadık¬larını; Salim, Nafi’ ve Tâvûs’un gündüzü anmayanlar meyanında olduklarını söylemiştir.
İbni Ömer hadisi “Sahihayn” de mevcuttur. Fakat gerek Buhari’deki gerekse Müslim’deki rivayetinde gündüz kaydı yoktur.
Darekutni: “İbni Ömer 'den merfû’ olarak rivayet edi¬len (gece ve gündüz nafileleri ikişer ikişer kılınır...) hadisi mahfuz değil¬dir. Bu hadisteki gündüz kaydı Ya’lâ b. Atâ’ tariki ile Aliyyi Barikî’den rivayet edilmiştir. Fakat bu hususta ondan daha belleyişli olan Nafi’, ona muhalefet ederek gece nafilesinin ikişer, gündüzün ise dörder olduğunu söylemiştir.” diyor.
2- Babımız hadisi ile İmam Şafiî vitir namazının bir rekât olarak kılınabileceğine istidlal etmişdir. Hz. Şafii bu husustaki Aişe (Radıyallahu anha) hadisleri ile de istidlal etmişdir. Bunlardan bi¬rinde Hz. Aişe: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin on rekât namaz kı¬lar; bir rekâtla vitr yapar; Fecirde de iki rekât namaz kılardı. Bunların mecmûu on üç rekât olurdu,” demiştir. Mezkûr hadisi Ebu Davud ve başkaları tahriç etmişlerdir.
Nevevî: “Bizim mezhebimiz ile cumhurun mezhebi budur. Ebu Hanife: Bir rekâtla vitir yapmak caiz değildir. Bir rekât namaz asla caiz olamaz; demişse de sahih hadisler onun kavlini reddetmektedir.” diyor.
Evvelce de işaret ettiğimiz gibi hadisteki bir rekâtla vitir yapmaktan murad: ondan önceki iki rekâtla birlikte üç rekâtlı bir namaz kılmaktır. Daha Önce sekiz rekât nafile kılmıştır. Bu üç rekâtla namaz on bir, sabah namazının iki rekât sünneti katılınca on üç rekâtlı olur.
İmam Azam’ın istidlal ettiği sahih hadislerde Şafiilerin kavlini reddetmektedir. Bu hadisleri Aynî şöyle sıralamıştır:
a) Nesai’nin “Sünen”inde rivayet ettiği Hz. Aişe hadisinde: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vitrin iki rekâtında selam vermezdi.” denilmiştir.
b) Hâkim’in “Müstedrek’inde yine Hz. Aişe’den rivayet et¬tiği bir hadiste: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç rekâtla vitir yapar; bunların yalnız sonunda selam verirdi.” denilmektedir Hâkim, bu hadis hakkında: “Buhari ile Müslim’in şartları üzere sahihtir. Ama onu tahriç etmemişlerdir.” diyor.
c) Darekutni’nin İbni Mesud (Radıyallahu anh)’dan rivayet ettiği bir hadiste :
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gecenin vitri de gündüzün vitri sayılan akşam namazı gibi üç rekâttır; buyurdular.” deniliyor.
d) Tahâvî’nin, Hz. Enes’ten rivayet ettiği bir hadiste: “Vitir namazı üç rekâttır.” denilmiştir. Yine Tahâvî’nin Misver b. Mahrame (Radıyallahu anh) dan rivayet ettiği bir hadiste Hz. Misver: Ebu Bekir’i geceleyin defnettik; sonra Ömer (Radıyallahu anh) Ben, vitr’i kılmadım; diyerek kalktı. Biz de arkasında saff olduk. Bize üç rekât namaz kıldırdı. Bu rekâtların ancak sonunda selam verdi.” demiştir.
e) İbni Ebu Şeybe Musannefinde Hasan-ı Basri’nin: “Bütün Müslümanlar vitir namazının üç rekât olduğuna, bunla¬rın yalnız sonunda selam verileceğine icma etmişlerdir.” dediğini rivayet eder. Kerhi de buna benzer bir söz söylemiştir.
f) Abdullah b. Kays’dan rivayet olunduğuna göre, ken¬disi Aişe’ye: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kaç rekâtla vitir yapardı? diye sormuş; Aişe (Radıyallahu anha);
“Dört ve üç, altı ve üç, sekiz ve üç, on ve üç rekâtla vitir yapardı; ama yediden aşağı, on üçten de yukarı vitir yapmazdı.” cevabını vermiştir. Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmişdir. Mezkûr hadiste Hz. Aişe üç rekâtla vitir yapıldığını söylemiş fakat bir rekâtı anmamıştır. Bu da tek rekâtın nazar-ı itibara alınmayacağını gösterir.
Nevevî (631-676): “Ulemâmız, sair ulemâdan hiç birinin bir rek¬âtla vitr kılmak caiz değildir; demediklerini, bundan yalnız Ebu Hanife ile Sevrî’nin ve onlara tabi olanların müstesna olduklarını söylemişlerdir.” diyor.
Buhar Sarihi Aynî, Nevevî’nin bu sözüne de şöyle ce¬vap vermiştir: “Şaşarım Nevevî’ye! Bu yanlış sözü nasıl olup da nakledebiliyor! Onun hata olduğunu “bildiği halde reddetmiyor! Hâlbuki biz Ashab-ı kiramdan bir cemaatle Tabiînden ve onlardan sonra gelen ule¬mâdan vitrin üç rekât kılınacağını, bir rekât kâfi gelmediğini rivayet ettik.”
Tahâvî’nin rivayetine göre, Halife Ömer b. Abdülaziz, fukahânın kavli ile Medine’de vitir namazını üç rekâtlı bir na¬maz olarak tespit etmişdir. Medine fukahasının, vitir namazı üç rekât kılınacağına, üç rekâtın sonunda selam verileceğine ittifak etme¬leri de gösteriyor ki, bu kavlin Ebu Hanife, Sevrî ve onların ashabına mahsus olduğunu nakledenler hataya düşmüşlerdir. Vâkıâ bazı rivayetlerde:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: İsteyen bir rekâtla, isteyen üç veya beş rekâtla vitir yapar” buyurduğu görülürse de bu muhayyerlik vitir namazı üç rekât olarak istikrar kesp etmezden Önceye hamledilmiştir. Çünkü istikrar kesp eden bir namazın rekât sayısında muhayyer¬lik olamaz.
Vitr’in bir selamla üç rekât kılınacağı sahabe-i kiramdan Ömer, Ali, İbni Mesud, Huzeyfe, Übey b. Kâ’b, İbni Abbas, Enes ve Ebu Ümame (Radıyallahu anhüm) hazeratı ile Ömer b. Abdülaziz, Fukaha-i Seb’a ve Küfe ulemâsının da kavilleridir.
3- Vitr’in vakti, yatsının vaktidir. Vakit çıkmakla vitir sakıt olmaz. Kazası lazım gelir Cumhûr-u ulemâya göre vitrin vakti, tanyeri ağarmakla çıkar. Bazıları sabah namazı kılınıncaya kadar çıkmadığına kâil olmuşlardır. İbni Bezîze: “İmam Malik’in meşhut olan mezhebine göre fecir doğduktan sonra sabah namazını kılmadıkça vitir kılınabilir. Şâzz olan mezhebine göre ise fecir doğduktan sonra vitir kılınamaz” demiştir.
İmam Şafii ile İmam Ahmed de Malik’in meşhur olan kavlini tercih etmişlerdir. Bu kavil seleften İbni Mesud, İbni Abbas, Übade b. Samit, Huzeyfe, Ebu Derda ve Aişe (Radıyallahu anhüm) hazeratından nakledilmiştir.”
Tâvûs’a göre vitir sabah namazından sonra da kılınabilir.
Ebu Sevr, Evzâi, Hasan-ı Basri ve Leys vitir namazının güneş doğduktan sonra da kılınabileceğine kâil ol¬muşlardır. Hasan-ı Basri’den, bunun aksi de rivayet edilmiştir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Cumayı terk etmenin akıbeti hakkında başka bir hutbe
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَ ابْنِ عُمَرَ أنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : وَهُوَ عَلَى أَعْوَادِ مِنْبَرِهِ : لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الْجُمُعَاتِ أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ لَيَكُونُنَّ مِنَ الْغَافِلِينَ .[ رواه النسائي (١٣٧٠)]
47- İbni Abbas ve İbni Ömer (Radıyallahu anhüma)’dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); minberin basamakları üzerinde şöyle buyurdu: “Ya bir takım insanlar Cuma namazını terk etmekten vazgeçer ya da Allah onların kalplerine muhakkak mühür vurur da onlar artık gafillerden olurlar.”1
------------------------
1- [Nesai 1370] Elbani; sahihtir der. [Müslim 865, Darimi 1570, İmam Ahmet 2290] Şuayip Arnavut; Bu hadisin isnadı Müslim’in şartına göre sahihtir, der. [İbni Hibban3785, İbni Hüzeyme 1855, Ebu Yali5742]
Ved': Terk etmek, demektir. Nahiv ulemâsı «Yedeu» kelimesinin mastarı ile mazisinin Araplar tarafından kullanılmadığını iddia etmişlerdir. Hadis-i şerif onların bu iddiasını reddetmektedir. Resul-i Ekrem (Sellallahu Aleyhi ve Sellem)’in Arapların en fasihi olduğunda şüphe yoktur. Bu hadiste «yedeu» fiilinin mastarını, başka bir hadiste de mazisini kul¬landığına göre nahiv ulemâsının bu husustaki iddiaları yersiz kalır.
Hatm: Mühürlemek ve Örtmek, manalarına gelir. Reyn de ayni ma¬naya kullanılır. Bazıları aralarında fark görmüş ve: “Reyn: Biraz mühür¬lemek; tab: Biraz kilitlemek; ikfâl: muhkem surette kilitlemek, manala¬rına gelir.” demişlerdir.
Kâdı İyaz’ın beyanına göre bu lafızların manası hususunda kelam ulemâsı ihtilafa düşmüşlerdir. Ehl-i sünnet ulemâsı: “Bunlardan murad: Kalpte küfrü halk etmektir.” demişlerdir.
Bazıları, lütuf ve hayır sebeplerinin yokluğu manasına geldiğini, bir takımları da bunlar cuma namazına gelmeyenlerin aleyhine şehadet kastedildiğini söylemişlerdir. Hatta: “Bu bir alamettir, Allahu Teâlâ onu cuma namazına gitmeyenlerin kalplerinde yaratır. Melekler hangi kulun methe hangisinin zemme layık olduğunu, bu alametten anlarlar.” diyen¬ler olmuşdur.
Ehl-i sünnet ulemâsından bazılarına göre lütuf: Taatı halk etmektir. Bir takımları: “Taata kudret halk etmektir.” demişlerdir. Bina¬enaleyh hadis-i şerifteki “kalpleri mühürleme”den murad: Ehl-i sünnete göre küfrü halk etmektir.
İbni Mace’nin Hz. Cabir’den rivayet ettiği şu hadis de bu manayı teyit eder:
“Allahu Teâlâ cumayı size bu sene, bu ayda, bu günde, benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. İmdi her kim benim hayatımda veya benden sonra adil yahut zalim bir imamı olduğu halde cumayı hakir gö¬rerek veya inkâr ederek kılmazsa, Allah onun İki yakasını bir yere getirmesin ve işinde ona bereket vermesin! İyi bilin ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Onun hiç bir hayrı yoktur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.”
Gerek bu sözü gerekse onun üzerine atfedilen gaflet meselesini: “Al¬lahu Teâlâ’nın lütfu değil de, onun zıddı olan hizlânı yaratmasıdır.” şeklin¬de, tefsir mutezilenin kavlidir. Onlar kalplerin mühürlenmesini bu manada almışlardır. Mutezile taifesi “Kul, fiilini kendi yaratır.” iddia¬sında bulundukları için lütfu bu iddiaya muvafık surette tarife çalışmış ve: “Lütuf, Allahu Teâlâ’nın kulda yarattığı beyyine, akıl ve idrak gibi bir şeydir ki, o şey bulunduğu vakit kulun iman edeceğini bilir.” demişlerdir.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Cuma kılınan camilere minber yapmak bil ittifak sünnettir.
2- Ekseri ulemâ bu hadisle ve cuma ayeti ile istidlal ederek, cuma namazının farz-ı ayın olduğunu kabul etmişlerdir. Şâfiiler’den ba¬zılarına göre cuma namazı farz-ı kifayedir. Bunlar:
“Cemaatle kılınan namaz sizden birinizin yalnız kıldığı namazdan daha faziletlidir” hadisi ile istidlal etmiş ve “Hadisin umumunda, cuma namazı da dâhildir. Görülüyor ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yalnız kılınan namaza da fazilet ispat etmişdir. Çünkü cemaatle kılınan namazın faaliyeti bunu iktiza eder.” demişlerdir.
Bazıları İbni Vehb’in, imam Malik’ten “cuma nama¬zı, sünnettir.” dediğini nakletmişse de, bu nakil doğru değildir. Çünkü İmam Malik hiç bir zaman cuma namazının sünnet olduğunu söylememiştir. Yalnız köyler hakkında: “Evleri birbirine bitişik olan köylüler, İmamları emrettiği takdirde cuma namazını kılmalıdırlar. Çün¬kü cuma sünnettir.” demiştir. Hz. İmam bu sözü ile köyün, kasa¬ba ve şehir sıfatında olmadığını anlatmak istemiştir.
Bazıları: “Köylüler, şehirlilere kıyasen cuma kılarlar. Eğer cuma namazı kılmalarını, köyün amiri emrederse imam Malik’e göre cuma kılmaları daha müekked şekilde lazım olur.” demişlerdir.
Şu halde imam Mâlik kendi İçtihadı ile hükmettiği bu meseleye “sünnet” demiştir. Yoksa ona göre de cuma namazı farzdır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Namazın hafif kıldırılması hakkında emir
عَنْ قَيْس بْنِ أبِي حَازِمٍ ، قَالَ : أَخْبَرَنِي أَبُو مَسْعُودٍ ، أَنَّ رَجُلًا ، قَالَ : وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي لَأَتَأَخَّرُ عَنْ صَلاَةِ الغَدَاةِ مِنْ أَجْلِ فُلاَنٍ مِمَّا يُطِيلُ بِنَا ، فَمَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي مَوْعِظَةٍ أَشَدَّ غَضَبًا مِنْهُ يَوْمَئِذٍ ، ثُمَّ قَالَ : إِنَّ مِنْكُمْ مُنَفِّرِينَ ، فَأَيُّكُمْ مَا صَلَّى بِالنَّاسِ فَلْيَتَجَوَّزْ ، فَإِنَّ فِيهِمُ الضَّعِيفَ وَالكَبِيرَ وَذَا الحَاجَةِ . [رواه البخاري (٠٩ ، ٦٧٠) ومسلم (٤٦٦) و أحمد (١٧١٠٦) وابن ماجه (٩٨١) و الدارمي (١٢٥٩)]
48- Kays b. Hazım (Radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Bana Ebu Mesud haber verdi ve şöyle dedi; bir adam Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e gelerek “Vallahi ya Resulallah! Ben falanın bize namazı uzun kıldırması nedeniyle sabah namazlarına gelemiyorum,” dedi. Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın hiçbir mevzide o gün gazaplandığı kadar şiddetli gazaplandığını görmedim. Sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz içinizde nefret ettirenler var. Hanginiz insanlara imam olursa namazı uzatmasın. Zira arkasında yaşlı, zayıf ve ihtiyaç sahipleri vardır.1
---------------------------
1- [Buhari 90-670, Müslim 466, İmam Ahmet 17106, İbni Mace 984, Darimi 1259, ve diğerleri]
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gadaba geldiğini bildiren Ebu Mesud hadisini Buhari “İlim”, “Namaz” ve “Edeb” ba¬hislerinde; Nesai “İlim” bahsinde; İbni Mace de ayni bahiste muhtelif ravilerden, biraz lafız değişiklikleriyle Ebu Hü¬reyre hadisini de Buhari “Ezan” bahsinde tahriç ettiği gibi Ebu Davud ile İbni Mace de ayrı ayrı ravilerden riva¬yet etmişlerdir. Bu hadisler, imamın namazı vacip ve sünnetlerini haleldar etmemek şartıyla hafif kıldırması gerektiğini; yalnız kıldığı zaman ise uzatmaya tahammülü bulunan kıraat, rükû, sücud ve teşehhüd gibi rükünleri istediği kadar uzatmakta serbest olduğunu bildirmektedirler.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e şikâyete gelen zatın kim ol¬duğu bildirilmediği gibi, kimden şikâyet ettiği de beyan edilmemiştir. Şikâyet edilen Hz. Ubeyy b. Kâb’tır. Bazıları şikâyet edenin Hazm b. Übeyy b. Kâb; şikâyet edilenin de Hz. Muaz olduğu¬nu söylemişlerse de o kıssa bu değildir. Buhari’de Hz. Ebu Üseyd, Malik b. Rabia’nın oğluna: “Yavrucuğum namazı bize uzun tuttun!” dediği, talik suretiyle rivayet olunmuştur. Aynı tali¬ki İbni Ebu Şeybe de rivayet etmiş ve oğlunun Münzir olduğunu tasrih etmiştir. Bu rivayette Münzir: “Babam benim ar¬kamda namaz kılar ve bazen bana: Yavrucuğum bugün bize “Saffat” su¬resini okumakla namazı uzun tuttun” derdi.” demiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hassaten namazı uzun tu¬tan zata hitap etmeyip bütün cemaate:
“İçinizde namazdan nefret ettirenler var!” buyurması onun kemal-i nezaketine ve lütfu keremine delildir. Cemaat içerisinde bir kimseyi utandırmamak için adetleri daima bu idi.
Yalnız kılan kimse namazını istediği kadar uzatabilir. Çünkü herkes kendinin takat derecesini daha iyi bilir. Allahu Teâlâ Hazretleri hastalığı özür¬lerden saymıştır. Binaenaleyh imamın, namazın rükünlerine halel getir¬memek şartıyla namazı hafif kıldırması icabeder. Ashabı kiramdan Enes b. Malik (Radıyallahu anh), Zübeyr b. Avvam, Ammar b. Yasir ve Ebu Hüreyre hazeratı namazı hafif kıldırırlarmış. Hz. Sâd b. Ebi Vakkas namazı mescitte kıldırdığı vakit rükû ve sücudu hafif tutar; Evinde kıldığı zaman bunları ve bütün namazı uzatırmış. Kendisine niçin böyle yaptığı soru-lunca: “Biz, cemaatin bize uydukları imamlarız.” cevabını vermiş. Hz. Zübeyr’e de: “Siz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in as¬habı olduğunuz halde neden herkesten ziyade namazı hafif kıldırıyorsunuz?” diye sorulunca: “Biz şu vesveseci şeytandan önce davranıyoruz” demiştir. Hz. Ammar’ın da: “Bu namazı şeytan vesvese vermeden Üzerinizden atın!” dediği rivayet olunur. Hz. Ömer yaralandığı zaman mihraba Abdurrahman b. Avf geçerek en kısa surelerden “Kevser” ile “Nasr”ı okumuştur.
Namazın hafif kıldın iması hususunda Ebu Vâkıd-i-Leysî, İbni Mesud, Abdullah b. Ömer, Osman b. Ebü’l-Âs ve Enes (Radıyallahu anhüm) hazeratından da hadisler rivayet edilmiştir. Ebu Vâkıd hadisini imam Şafii “Müsned’inde tahriç etmiştir. Bu hadiste: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı cemaate en hafif şekilde kıldırır, yalnız kılarken en ziyade uzun tutan o olurdu.” denilmektedir.
İbni Mesud hadisini Taberani El-Evsat’ında tahric etmiştir. Mezkûr hadiste:
“Hanginiz cemaate İmam olursa namazı hafif kıldırsın. Çünkü içlerin¬de zayıf, yaşlı ve ihtiyaç sahibi olanlar vardır.” buyurulmuştur.
İbni Ömer hadisini sahih bir senetle Nesai tahric et¬miştir. Bu hadiste de: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize na¬mazı hafif kıldırmamızı emreder ve imam olurdu!” denilmektedir.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Nevevî’nin beyanına göre imamın âdeti namazı çok uzat¬mak olduğu bilinirse ona cemaat olmamak caizdir.
2- Şikâyet makamında bir kimse filan ve falan gibi sözlerle kina¬ye suretiyle zikredilebilir.
3- Din hususundaki münkerata kızmak caizdir.
4- Bir kimse haram değil mekruhu bile irtikâp etse ona bu yaptı¬ğından dolayı inkâr ve ihtarda bulunmak caizdir.
5- Cemaat razı olmadığı vakit namazı uzun kıldıran imamı sözle tazir caizdir.
6- Namazı hafif kıldırmak gerekir. İbni Battal diyor ki: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gadaplanması, cemaatin içerisinde hastalar ve emsali bulunduğu cihetle namazın uzatılmasını kerih gördüğündendir. O ümmetine hep ve kolaylık gösterilmesini istemişler. Yoksa bundan nehy etmesi haram olduğu için değildir. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidinde bazen sure-i Yusuf gibi uzun su-releri okurdu. Bunun sebebi arkasında ecilleyi ashabının bulunması ve bunların en büyük arzu ve gayeleri ilim talebiyle namaz olması idi.”
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Bu namazı ancak bana uymanız ve namazını öğren¬meniz için böyle kıldım
عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ يَقُولُ : صَلّى رَسُولُ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ يَوْمًا وَالنَّاسُ وَرَاءَهُ فَجَعَلَ يُصَلِّي فَيَرْكَعُ ثُمَّ يَرْفَعُ يَرْجِعُ الْقَهْقَرِي وَيَسْجُدُ عَلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَرْجِعُ فَيَرْتَقِي عَلَيْهِ كُلَّمَا سَجَدَ نَزَلَ فَلَمَا فَرَغَ قَالَ : أَيُّهَا النَّاسُ إِنِي صَلَّيْتُ لَكُمْ هَكَذَا كَمَا تَرونِي فَتَأَتَمُونِ بِي . [ رواه البخاري (٢/٣٩٧ـ فتح ) ومسلم (٥/٣٤ـ٣٥ نووي) و أبو عوانة (٢/١٤٧) وابو داود (١٠٧٠) والنسائي (٢/٥٧ـ٥٩) والدارمي (١/٢٣١) وأحمد (٥/٣٣٩) وابن خزيمة (٣/١٢ـ١٣)]
49- Sehl b. Sa’d (Radıyallahu anh) den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)bir gün minber üzerinde namaz kıldı, insanlar arkasında idi. Onun üstünde iken rükû yaptı daha sonra da geri geri inip minberin dibinde yerde secde etti. Sonra minbere tekrar çıktı. Ve her secdede indi. Namazı bitirince cemaate dönüp:
“Ey insanlar! Bunu ancak bana uymanız ve namazımı öğren¬meniz için yaptım” buyurdu.1
------------------------
1- [Buhari 2/397 – el fetih, Müslim 5/34-35 – Nevevî, Ebu Avane 2/147, Ebu Davut 1080, Nesai 2/57-59, Darimi 1/231, İmam Ahmet 5/339, İbni Hüzeyme 3/12-13]

Rükû secde ve diğer fiilleri imamdan önce yapmak haramdır.
عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ ، وَقَدْ انْصَرَفَ مِنَ الصَّلَاةِ ، فَأَقْبَلَ إِلَيْنَا ، فَقَالَ : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ ، إِنِّي إِمَامُكُمْ فَلَا تَسْبِقُونِي بِالرُّكُوعِ ، وَلَا بِالسُّجُودِ ، وَلَا بِالْقِيَامِ ، وَلَا بِالْقُعُودِ ، وَلَا بِالِانْصِرَافِ ، فَإِنِّي أَرَاكُمْ مِنْ أَمَامِي وَمِنْ خَلْفِي ، وَايْمُ الَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ ، لَوْ رَأَيْتُمْ مَا رَأَيْتُ ، لَضَحِكْتُمْ قَلِيلًا وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا " ، قَالُوا : يَا رَسُولَ اللَّهِ , وَمَا رَأَيْتَ ؟ ، قَالَ : " رَأَيْتُ الْجَنَّةَ وَالنَّارَ " . [رواه مسلم (٤٢٦) والنسائي (١٣٦٣) وابن خزيمة(١٧١٦) و أبو يعلى (٣٩٥٢) وابن ابو شيبة (٧١٥٦)]
50- Enes b. Malik (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Bir gün Resulül¬lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırdı. Namazı bitirince yüzünü bize çevirerek:
“Ey cemaat! Ben sizin imamınızım. Öyle ise rükû, sücud, kıyam ve namazdan çıkma hususlarında beni geçmeyin! Çünkü ben sizi önümden de arkamdan da görüyorum.” buyurdular. Ve sonra şunu ilave ettiler:
“Muhammedin nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki siz benim gördüğümü görmüş olsanız hakikaten az güler çok ağlardınız.”
Cemaat: Ne gördün, ya Resulallah? dediler. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Cennetle, cehennemi gördüm” buyurdular.1
----------------------
1- [İmam Ahmet 12017] Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir, der. [Müslim 426, Nesai 1363, İbni Hüzeyme 1716, Ebu Yala 3952, İbni Ebu Şeybe 8156]
Bu hadis, cemaatin bütün namaz fiillerinde imama tabi olmaları la¬zım geldiğine delildir. Hanefilere göre imama tabi olmak üç surete şa¬mildir:
1- Cemaatin fiili imamın fiiliyle beraber olur. İmamla beraber niyetlenmek, beraber rükûa gitmek ve beraber selam vermek gibi İmamdan önce rükûa giden ve rükûda imamı bekleyen kimsenin hükmü de budur.
2- Evvela imam niyet eder, arkacığından cemaat da niyetlenir. Rü¬kû’ ve secdeler de böyle yapılır.
3- Cemaat imamdan hayli sonra niyetlenir veya sonra rükû, sücud eder, ancak imam o rüknü bitirmeden cemaat kendisine yetişmiş ve o rüknün bir cüzünde birleşmiş olurlar.
İşte bu suretlerin üçüne de mutabaat, yani imama uyma denilir. Me¬sela: İmamdan ileri gitmemek ve geri kalmamak şartıyla imamla birlik¬te rükû’ eden yahut imamdan pek az sonra veya biraz gecikerek rükûa varan yahut imam rükûdan doğrulduktan sonra henüz secdeye gitme¬den rükû eden cemaat imama tabi olmuş sayılırlar. Namazın farzlarında imama tabi olmak farz, vaciplerinde mutabaat vacip, sünnetlerinde mu¬tabaatta sünnettir. Mesela: İmamdan önce rükû edip doğrulan ve tek-rar imamla rükû etmeyen kimsenin namazı batıl olur. Çünkü farz olan bir rükünde imama tabi olmamıştır.
Şafiilere göre de imama tabi olmak üç surete şamildir:
1- Cemaatin namaza niyetlenmesi mutlaka imamın niyetinden son¬ra olmalıdır. Önce yahut iftitah tekbirinin velev bir harfinde imamla beraber olursa namazı sahih olmaz.
2- Cemâatin selâmı imamın selâmından önce olmamalıdır. Cemâat imamdan önce selâm verirse namazı bâtıl olur. İmamla beraber selâm vermek ise mekruhtur.
3- Birbiri ardından gelen iki rüknü özürsüz cemaat imamdan Ön¬ce veya sonra yapmamalıdır.
Malikilerle, Hanbelilere göre imama tabi olmak bütün fiilleri imam¬dan sonra yapmakla olur. Ancak imama yetişemeyecek kadar fazla gecikmemek şarttır. Bu hususta her mezhebin kendine göre tafsilatı vardır. Bunlar fıkıh kitaplarından görülebilir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Namazdan çıkma” ile selam vermeyi kastetmiştir. Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendi¬mizin cenneti gördüğü halde de çok ağlaması, ya ondan mahrum kala¬caklara acıdığından yahut cennete götürecek ameller az yapıldığındandır. Hadis-i şerif cennetle cehennemin yaratılmış olduklarına delildir.
Mutezileden Cubbai, Ebu Hüseyin Basri ve emsali cennetle cehennemin şimdi mevcut olmadıklarını, zamanı gelince yaratılacaklarını iddia etmişlerdir. Onlara göre ehli mevcut olmayan ıs¬sız bir cennetle cehennemin yaratılması abestir. Bu hadis onların kavli¬ni reddetmektedir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Namaz kılan rabbini sırdaş edinir
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: اعْتَكَفَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْعَشْرِ الأَوَاخِرِ، قَالَ: فَبُنِي لَهُ بَيْتٌ مِنْ سَعَفٍ. قَالَ: فَأَخْرَجَ رَأْسَهُ مِنْهُ ذَاتَ لَيْلَةٍ، فَقَالَ: أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ الْمُصَلِّي إِذَا صَلَّى فَإِنَّهُ يُنَاجِي رَبَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فَلْيَعْلَمْ بِمَا يُنَاجِيهِ وَلا يَجْهَرْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ . [رواه أحمد (٦١٢٧)]
51- İbni Ömer (Radıyallahu anh)den; şöyledemiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ramazanın son on gününde itikâfa girdi. Kendisi için yeşil hurma yaprağından bir oda yapmıştı. İbni Ömer diyor ki; bir gece başını o hücreden dışarı çıkarıp, şöyle buyurdu:
“Ey insanlar şüphesiz namaz kılan kişi namaz kıldığı zaman Allah Tebareke ve Teâlâ’yı sırdaş edinir. Namaz kılan kimi sırdaş edindiğini bilsin ve bazınız bazınızın üzerine sesini yükseltmesin.
[İmam Ahmet 6127] Şuayip Arnavut; bu hadis sahihtir, der.
Ey Kur’an ehli vitir yapın!
عَنْ عَلِي قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : يَا أَهْلَ الْقُرْآنِ أَوْتِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ [رواه أحمد (٨٧٧) وابو داود (١٤١٦) ]
52- Hz. Ali (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Kur’an ehli vitir namazı kılın! Zira Allah tektir, teki sever. (kabul eder)1
---------------------------
1- [İmam Ahmet 877] Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı sahihtir, der. [ Ebu Davut 1416] Elbani; bu hadis sahihtir, der. [Tirmizi 453, Nesai 1675, El kebir 1384]
Hadis-i şerifteki “Ey Kur'an ehli” tabiri hitabın sadece Kur'an-ı Kerim’i okuyup hıfz edenlere ait olmasını gerektirmez. Hitap bütün müminleredir. Vitir kılma emri, mükellef olan bütün müminlere şamildir. Burada sadece Kur’an ehlinin zikredilmesi, onların şeref ve faziletlerine işaret içindir. Hattâbi bu ifadeyi hakikî manasında alarak hitabın sadece ehl-i Kur’an’a yönelik olduğunu söylemiş ve bunun vitrin vacip olmadığına delalet ettiğini iddia etmiştir.
Cenab-ı Allah’ın vitri sevmesinden maksat, onu kabul buyurması ve kı¬lana sevap vermesidir.
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “vitri kılınız” diye emir kipi ile bu namazı emretme¬si, vitrin vacip olmasını gerektirir. Çünkü Şâri’in mutlak emri, vücuba ham¬ledilir. İmam Azam Ebu Hanife’nin üç kavlinden biri ve en meşhuru budur. Bu görüşü ondan Yusuf b. Halid nakletmiştir. Hammad b. Zeyd’in Ebu Hanife’den rivayeti bu namazın, farz, Nuh b. Ebi Meryem el-Mervezî’nin riva¬yeti de sünnet olduğu tarzındadır. İbnu’l-Müseyyeb, Ebu Übeyde b. Abdullah b. Mesud, Mücahit ve Dahhâk da vitrin vacip olduğunu söylerler. Ebu Ha¬nife’nin deliline geçmeden önce, farklı görüşleri aktarıp onların delillerini serdedelim. Sonra da Ebu Hanife’nin delili ile birlikte, karşı görüştekilerin delillerine bakışını ortaya koymaya çalışalım.
Eimme-i selase ile Hanefîlerden Ebu Yusuf ve Muhammed vitir nama¬zının diğer muakkat sünnetlerden daha kuvvetli bir sünnet-i müekkede ol¬duğunu söylemişlerdir. Görüşlerinde dayandıkları naklî deliller şunlardır:
“Üç şey size değil, bana farz kılındı. Bunlar vitir, kuşluk ve Kurban bayramı (namazları)dir.”
“Üç şey bana farz kılındı, hâlbuki onlar size sünnettir. Vitir, kuşluk ve kurban bayramı (namazları).”
“Şüphesiz Allah (celle celaluhu) size her gece ve gündüz beş vakit namazı farz kıldı”
Veda hutbesinde Efendimiz şöyle buyurdu:
“Beş vaktinizi kılınız...”
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muaz’ı Yemen’e gönderirken şöyle emretti:
“Onlara Allah’ın kendilerine her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir.”
Vitrin sünnet olduğunu söyleyenler için ilk iki hadisin delaleti gayet açık¬tır. Diğerlerinin delalet yönü için de şöyle derler: “Bu hadisler açık olarak bir gün ve gecedeki farz namaz toplamının beş olduğunu göstermektedir. Şayet vitri de farz (vacip) sayarsak, o zaman farz namaz sayısı altıya çıkmış olur ki, bu açık rivayetlere ters düşer. Vitrin farz olduğunun kabul edilmesi halinde mezkûr rivayetlerin mensuh olduğuna hükmetmek gerekecek ki, bu mümkün değildir. Çünkü meşhur hadisler veya Kur’an-ı Kerim âhad hadislerle nesh edilemez. Aklî yönden düşünüldüğünde de vitrin farz (vacip) ol¬maması gerekir. Zira farz müstakil bir ibadettir. Tabi olamaz. Hâlbuki vitir yatsıya tebean kılınır. Üstelik vitrin müstakil bir vakti yoktur. Onun için ezan okunmaz, kamet edilmez. Cemaatle kılınmaz her üç rekâtında de Fatiha’dan sonra sure okunur. Bütün bunlar sünnetin alâmetleridirler.”
Üzerinde durduğumuz hadisin vücuba delaletine ilaveten şu aşağıda nak-ledeceğimiz hadis ve talikler de Ebu Hanife’nin delilleridir.
“Şüphesiz Allah size bir namaz ilave etti. Dikkat edin! O vitirdir. Onu yatsı ile fecrin doğuşu arasında kılınız.”
Bu rivayetin vitrin vucûbuna delaleti şu yöndendir:
1. Hz. Peygamber vitrin kılınmasını emretmiştir. Emir vücuba delalet eder.
2. Efendimiz bu namaza “ilave (ziyade)” demiştir. Bir şeye ilave ancak o şeyin kendi cinsi ile olabilir. Burada vitrin beş vakte ilave edildiği bildiril¬diğine göre, onun beş vakit cinsinden olması gerekir. Sünnet olsaydı ilave denmezdi. Üstelik ilave ancak miktarı belli olanlara yapılır. Miktarı belli olan da farzdır. Nafilelerin miktarı belli değildir.
3. Efendimizin “dikkat edin, o vitirdir” buyurması, bu namazın önce¬den Ashab tarafından kılındığını ve bilindiğini gösterir, zira Resulüllah bu kelimeyi söyledikten sonra herhangi bir izaha ihtiyaç duymamış, sahabeler de açıklama istememişlerdir. Demek ki bu namaz daha önce sünnet olarak kılınıyormuş. Kılman bir şeyin sünnet olarak ilavesi düşünülemeyeceğine göre, bu namaz vaciptir.
Ebu Hanife’nin görüşünü teyit eden diğer bazı hadisler şunlardır:
“Ey Kur’an ehli, vitri kılınız. Vitri kılmayan bizden değildir.” “Vitir vacip bir haktır, her kim vitri kılmazsa, bizden değildir.”
Bu hadislerde vitri terk edenlere “bizden değildir” şeklinde bir tehdi¬din yöneltilmesi, bu namazın vacip olduğunu gösterir. Çünkü tehdit ancak farz ve vacibi terk edenlere yapılır. “Vitir her Müslümana vaciptir.” “Vitir her Müslüman üzerine sabit bir vaciptir...” Bu hadislere ilaveten bazı İslam büyüklerinin vitrin vucûbuna delalet eden sözleri de Ebu Hanife’nin görüşünün delilleri arasında zikr edilebilir. Meselâ Hasan el-Basri: “Müslümanlar vitrin sabit ve vacip olduğunda icma etmişlerdi” demiş; Tahavi de vitrin vacip olduğunda selefin icma’ı olduğu¬nu söylemiştir.
Vitrin sünnet olduğu görüşünde olanlar şüphesiz bu rivayetleri silip at¬mamışlar, bunları görmezlikten gelmemişlerdir. Yaptıkları tetkikler neticesinde bazı rivayetlerin zayıf olduğuna hükmetmişler, bazılarını ise, tevil etmişlerdir.
Vitir namazının vaktinde (alınmaması hâlinde Sahiheyne ve Şafii’nin bir kavline göre de kaza mecburiyetinin olması, inme imkânına sahip olanın hay¬van üzerinde kılamayacağında icma olması, üç rekâtla nafilenin meşru ol¬mayışı da bu namazın vacip olduğunu söyleyen Ebu Hanife’nin görüşünü takviye etmektedir.
Vitrin sünnet olduğunu söyleyenlerin delilleri, Ebu Hanife’nin görüşü¬nü kabul edenler tarafından şu şekilde cevaplandırılmıştır:
“Karşı tarafın delil getirdiği hadisler, farz namaz sayısının beş olduğu¬nu ifade etmektedir. Biz de bunu kabul ediyoruz. Bizim vitre vacip dememiz farz namaz sayısını altıya çıkarmaz. Çünkü biz buna farz değil, vacip diyo¬ruz. Farz ayrı şey, vacip ayrı şey. Öyleyse o hadisler bizim aleyhimize delil olamazlar.”
Vitrin vakti yok, tarzındaki itirazları da yersizdir. Çünkü vitrin vakti yatsı namazının vaktidir. Ancak yatsı önce kılınır. Vitrin yatsıya tabi oluşu sünnetin farza tabi oluşu gibi değil, farz namazların birbirlerini takip etmesi gibidir. Yatsının, gecenin sonuna tehir edilmesi mekruh olduğu halde, vit¬rin tehir edilmesinin müstehap oluşu bu namazın müstakil oluşunu göste¬rir. Zira yatsıya tabi olsa idi, kerahet yönünden de tabi olacaktı. Hâlbuki böyle olmamıştır.
Cemaat, ezan ve kametin vitir namazında bulunmayışı da vitrin vacip olmamasını gerektirmez. Çünkü bunlar İslam’ın şiarındandırlar ve şiarlar farz¬lara mahsustur. Bunun için bayram namazlarında da kamet ve ezan yoktur.
Her rekâtta Fatiha’dan sonra kıraatin gerekli oluşu ihtiyata binaendir. Çünkü bu namaz hakkında varit olan deliller onun farz sınıfına sokulması¬na elverişli değillerdir.”
Vitrin hükmü yanında rekât adedi de İslam âlimleri arasında ihtilaflı¬dır. Kimi “gecenin sonunda bir rekâttır,” derken, kimi “iki rekâttan sonra selam verilmek şartıyla üç” kimi de “selam sonunda olmak üzere üç rekât” olduğunu söylemişlerdir. Hatta Müslümanın bu namazı bir, üç, beş, yedi, dokuz ve on bir rekât olarak kılabileceğini söylemiştir.
Bazı Hükümler
1. Vitir namazı vaciptir. Çünkü talep emir sigasıyle varit olmuştur.
2. Kur’an-ı Kerim’i okuyup ezberleyenlerin İslam’da özel bir yeri ve üs¬tünlüğü vardır.
3. Cenab-ı Allah tektir. Onun eşi ve benzeri yoktur.
4. Bazı zikir ve virdlerin tek olarak yapılması evladır.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 5/334-335.

Namazda safları düzeltmek
عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ يَقُولُ : كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُسَوِّي صُفُوفَنَا حَتَّى كَأَنَّمَا يُسَوِّي بِهَا الْقِدَاحَ , حَتَّى إذَا رَأَى أَنْ قَدْ عَقَلْنَا عَنْهُ , ثُمَّ خَرَجَ يَوْمًا فَقَامَ , حَتَّى إذَا كَادَ أَنْ يُكَبِّرَ , فَرَأَى رَجُلاً بَادِياً صَدْرُهُ , فَقَالَ : عِبَادَ اللَّهِ , لَتُسَوُّنَّ صُفُوفَكُمْ أَوْ لَيُخَالِفَنَّ اللَّهُ بَيْنَ وُجُوهِكُمْ . [رواه مسلم (٩٤٣٦) وابو داود (٦٦٣) والترمذي (٢٢٧) و أحمد (١٧٤١٣، ١٧٤١٤، ١٨٤٦٤٠، ١٨٤٦٣ ،١٨٤٦٤ )]
53- Numan b. Bişr (Radıyallahu anh)’den: şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) saflarımızı okları düzeltir gibi düzeltilirdi. Bunun (önemini) anladığımıza kanaat getirinceye kadar (bu işe devam etti). Sonra bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırmak üzere çıktı. Tam tekbir alacakken göğsü saftan ileri çıkmış bir adam gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Ey Allah’ın kulları ya saflarınızı düzeltirsiniz veya Allah sizin yüzlerinizi başka başka yönlere çevirir (fikir ayrılığına düşürür)1
----------------------------
1- [Müslim 436, Ebu Davut 663, Tirmizi 227, İmam Ahmet 18413]
Bu hadisi Buhari “Kitabü’l Ezan”ın müteaddid yerlerinde muhtelif lafızlarla, muhtelif ravilerden tahric etmiştir. Hadis Ebu Davud’un “Sünen”inde de mevcuttur ve muhtelif rivayetleriyle safların düzeltilmesini ifade etmektedir. Safların düzeltilmesinden murad; bir safta bulunan cemaatin tamamiyle bir hizada durmalarıdır. Safların aralarındaki boşlukları doldurmaya da tesviye denir. Hadisin muhtelif rivayetlerindeki tesviye, itmam ve ikâme kelimeleri hep safları düzelt¬me manasında kullanılmışlardır. Bu hususta Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin:
“Ya saflarınızı düzeltirsiniz yahut Allah yüzlerinizi başka başka kılıkla¬ra çevirir.” buyurması, safları düz tutmayanlar hakkındaki tehdittir. Cemaat muhtelif yönlere dönerek safları bozunca, cezaları suçları cinsin¬den olmak üzere yüzleri de başka kılıklara döndürülecektir. Bazıları bu cümleyi “Allah aranıza düşmanlık ve kin sokar, kalplerinizi değiştirir.” şeklinde tefsir etmişlerdir. Çünkü cemaatin safları bozması zahirî bir mu¬halefettir. Zahirin muhalefeti ise bâtının muhalefetine sebebtir, derler. Ulemâdan bir takımları hadisden zahirî manasının kastedildiğini söylemişlerdir. Bu takdirde mana şöyledir: “Saflarınızı düzeltin! Düzeltmezse¬niz Allah da sizin yüzlerinizi aslî hilkatından bozarak kafanız tarafına çevirir. Binnetice çirkin bir hal alırsınız.” Zahirî manasına göre hadis, başlarını imamdan Önce rükû ve secdeden kaldıranlar hakkında varid olan tehdid hadisi kabilindendir.
Namazda safları düzeltmek imamı Azam, imam Şafii ve imam Malik hazeratına göre sünnettir. Zahirilerden ibni Hazm farz olduğuna kaildir. Hz. Ömer (Radıyallahu anh) safları düzeltmek için hususi adamlar tavzif etmişti. Kendisi imam olduğu va¬kit bu zevat safların düzeldiğini haber vermedikçe namaza niyetlenmezdi. Hz. Osman ile Ali (Radiyallahü anhüma)’nın da bu cihete pek dikkat ettikleri rivayet olunur. Hatta Hz. Ali namaza duracağı vakit safları teftiş eder; Bir safta eğrilik görürse; “Ey filan, sen biraz ileri çık; Ey filan, sen de biraz geri çekil.” dermiş. Hadisi şerif, safların tesviyesinden mâada kamet esnasında ve kametle namaz arasında konuş¬manın caiz olduğuna da delildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنْ عَلِيِّ بْنِ شَيْبَانٍ قَالَ : صَلَّيْنَا خَلْفَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَلَمَحَ بِمُؤْخِرِ عَيْنِهِ إلى رَجُلٍ لَا يُقِيمُ صُلْبَهُ فِي الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ ، فَلَمَّا قَضَى نَبِيُّ الله صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الصَّلَاةَ قَالَ : يَا مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ لَا صَلَاةَ لِمَنْ لَا يُقِيمُ صُلْبَهُ فِي الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ . [رواه ابن خزيمة (٥٩٣) وابو داود (٨٥٥) والترمذي (٢٦٥) والنسائي (١٠٢٧) وابن ماجه (٨٧٠ ، ٨٧١) والدارمي (١٣٢٧) وأحمد (١٠٨١٢) ]
54- Ali b. Şeyban (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in arkasında namaz kıldık. Arkadaki bir adama gözünün ucuyla baktı. Rükûda ve secdede belini düz tutmuyordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı bitirdikten sonra:
“Ey Müslüman topluluğu rükûda ve secdede belini düz tutmayan kimsenin namazı sahih olmaz,” buyurdu.1
-------------------------
1- [İbni Hüzeyme 593] El A’zami; isnadı sahihtir, der. [Ebu Davut 755, Tirmizi 265, Nesai 1027, İbni Mace 870-871, Darimi 1327, İmamı Ahmet 10712]
Bu hadis-i şerif rükû’da ve secdede tâdil-i erkâna riayet etmeyi emrediyor. Bu bakımdan İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafii Hazretleri namazda tadil-i erkâna riayetin farz olduğunu söylemişlerdir. Bu iki imama göre tâdil-i erkânı terk eden bir kimsenin namazı caiz değildir. Delilleri de bu hadis-i şerif ile birlikte Ebu Davud’da geçen 856 nu-maralı hadistir. Çünkü adı geçen hadiste Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hazretleri rükû ve secdede belini düz tutmayan bir bedeviye; “sen namazım yeniden kıl” buyuruyor. Namazın yeniden kılınması ancak bir farzın terkedilmesinden do¬layı icabeder. Bu da gösteriyor ki namazda tâdil-i erkân bir rükündür. Terk edilmesi namazı ifsad eder. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi tâdil-i erkân lügat olarak rükünleri doğru yapmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak da namazın kıyam, rükû, sücud gibi her rükününü hakkıyla yerine getirmek, bunları yaparken ağır ağır, her organı o rükne iştirak ettirmektir. Mesela rukû’dan kıyama kalkınca vücut dimdik bir hale gelmeli ve en az “sübhanellah” diyecek kadar ayakta kalmalı ve birinci secdeden doğrulun¬ca da aynı şekilde hareket etmelidir. Rükû’a ve secdeye varınca beli kam¬burlaştırmayıp düz bir hale getirmelidir. İşte bu hadis-i şerifte rükû’ ve sücudla ilgili tâdil-i erkân söz konusu ediliyor. İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafii Hazretlerinin tâdil-i erkânı farz görmelerinin ikinci delili ise, yine 856 numaralı hadiste Hz. Peygamberin tâdil-i erkâna riayet etmeyen bedeviye; “Sen na¬maz kılmadın” buyurmalarıdır. Üçüncüsü de Resûl-i Ekrem Efendimizin bu bedeviye tâdil-i erkâna riayet etmesini emretmiş olmasıdır. Mutlak emir ise, farziyyet ifade eder.
Namazda tâdil-i erkânı yerine getirmenin vacib olduğunu söyleyen İmam Ebu Hanife ile İmam Muhammed’in delilleri ise, “Ey iman edenler rükû ediniz ve secde ediniz” (el-Hacc / 77) ayeti kerimesidir. Ayeti kerime rükû ve sucudu emretmektedir. Rükû’un manası eğilmek, secdenin manası ise, alnı yere koymaktır. Bu bakımdan rükû ve sücud has isimlerdir. Açıklığa kavuşmaları için herhangi bir hadisin beyanına muhtaç değillerdir. Ancak mücmel kelimelerin beyanına ihtiyaçları vardır. Bu bakımdan mevzumuzu teşkil eden hadisin beyan yoluyla bu ayet-i kerimeye ilhakı doğru değildir. Bir de bu ayet-i kerimede bulunan emir mutlaktır. Mutlak emrin âhad yoluyla sabit olan bir hadisle tağyir edilmesi caiz olamaz. Çünkü haber-i vâhid ile Kur’an itlakının neshi caiz değildir. Ancak tâdil-i erkânın farz ol¬duğuna delalet eden bu gibi hadislerin ayete ilhakı mümkün olmayınca bun¬ları büsbütün ihmal etmek de doğru olamaz. Bu sebeple hadis-i şeriflerdeki tâdil-i erkânı emreden ifadeler kesinliğini kaybettiklerinden zanni bir delil du¬rumuna düşmüşlerdir, Zanni delille sabit olan hükümler ise, farz değil vacib olurlar.
Ebu Yusuf (rahmetullahi aleyh) hazretlerine göre ise, ayet-i kerimede geçen rükû ve sücud kelimelerinden kast edilen mana, lüğavi mana olmayıp istilâhî mana¬dır ki, bu mana malum değildir. Beyana muhtaçtır. İşte bu hadis-i şerif ve benzerleri bu ayeti beyan etmekte ve tadil-i erkâna riayetin farz olduğunu ortaya koymaktadır.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/341-342

******

ZEKÂT VE SADAKA

Sadaka vermeye teşvik
عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ الله قال : خَطَبَناَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَحث عَلَى الصَّدَقَةِ فَأَبْطَأ أُنَاسٍ حَتَّى رؤي فِي وَجْهِهِ الغضب ثُمَّ إِنَّ رَجُلاً مِنْ الأَنْصَارِ جَاءَ بِصُرَّةٍ فَأَعْطَاهَا فَتَتَابَع النَّاسُ حَتَّى رؤي فِي وَجْهِ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ السُّرُور فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَنْ سَنَّ سُنَّةً حَسَنَةً فَإنَّ لَهُ أَجْرُهَا أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا وَلا يَنْقُصُ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَمِثْل وِزْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا وَلا يَنْقُصُ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ ." [رواه ابن خزيمة (٢٤٧٧) والترمذي (٢٦٥) وابن ماجه (٢٠٣ ، ٢٠٧) والدارمي (٥١٢،٥١٤) وأحمد (١٠١٧٩،١٩٢٢٣)]
55- Cerir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Bir gün Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize bir hutbe irad etti, sadak vermeye teşvik etti. (fakat cemaat) ağır davrandı. Öyle ki Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yüzünde kızgınlık alameti belirdi. Sonra Ensar’dan bir kese (para) getirip verdi. Bunun üzerine onu takip etti, peş peşe getirip vermeye başladı. Nihayet Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın yüzünde sevinç alameti görülmeye başladı ve şöyle buyurdu:
“Kim güzel bir çığır açarsa, ona kendi sevabı ve onunla (çığırla) amel eden kimselerin sevabının aynısı bunların sevabından hiçbir şey eksilmeksizin verilir. Kim de kötü bir çığır açarsa, ona kendi günahı ve onunla (çığırla) amel eden kimselerin günahının aynısı bunların günahlarından hiçbir şey eksiltmeksizin verilir.1
-------------------------------
1- [İbni Hüzeyme2477] Elbani; bu hadisin isnadı Müslimin şartı üzere sahihtir, der. [Tirmizi 267, İbni Mace 203-207, Darimi 512-514, İmamı Ahmet 19179-19223 v.d.]
İbni Mace de Bu babda geçen ilk beş hadisin senet ve metinleri ayrı ise de manaları bir birini teyit eder mahiyettedir. Nitekim Sindi şöyle diyor:
“Ravilerinden Sâd bin Sinan’ın zayıflığı nedeni ile (205 nolu) hadise ait senedin, keza ravi İsrail’in zayıflığı dolayısı ile (207 nolu) hadisin senedinin zayıf olduğu, Zevaid’de bildi¬rilmiş ise de aynı manayı ifade eden sahih hadisler, senetleri zayıf olan hadislerin metinlerinin kuvvetli olduğuna delalet ederler.”
Müslim, “İlim” kitabının bir babında, buradaki 206 nolu ha¬disi yine Ebu Hüreyre’den ve kısmen değişik bir senet ile rivayet etmiştir. Ayrıca ravi Cerir bin Abdullah’tan rivayet ettiği hadisin metni burada rivayet edilen 203 nolu metinden daha geniştir. Mana bakımından da 203, 204 ve 207 nolu hadislerin metinlerini teyit ediyor.
Hadislerde geçen “İyi çığır” ve “Kötü çığır”ın, tespit ve tayini hususundaki ölçü İslami esaslardır. Başka bir ölçü düşünülemez. Şer-i Şerifin iyi saydığı şeyler iyi kabul edildiği gibi kötü saydığı şeyler de kötü kabul edilir.
Müslim’in Sarihi Nevevî: “Bu hadisler, iyi işleri yapıp güzel çığır açmanın müstehap olduğunu ve kötü işler ya¬pıp fena çığır açmanın da yasak ve haram olduğunu açıkça belirt¬mektedirler. Keza iyi bir çığır açan kimsenin, kıyamet gününe ka¬dar o çığırda yürüyen bütün insanların kazanacakları sevabın bir mislini alacağını ve kötü bir çığır açan kişinin de, kıyamet gününe kadar o yolda giden bütün insanların boyladıkları günahların bir katını sırtlayacağını sarahaten bildiriyor. Keza hidayete çağıran adam, kendisine uyan insanların elde ettikleri sevabın bir mislini kazanır. Dalâlete davet eden şahıs da, kendisine uyan insanların yüklendik¬leri günahların bir katını yüklenmiş olur. Kişinin kılavuzluk ettiği hidayet veya dalâlet yolu ister daha önce açılmış olsun ister ilk ola¬rak o kişi tarafından açılmış olsun fark etmez. Kişi, ettiği kılavuzluk dolayısı ile anılan büyük sevap veya büyük günah almış olur.
Hadislerde bahsedilen çığır açma veya kılavuzluk etme meselesi muayyen bir sahaya mahsus değildir. Bu durum iman, ibadet, ahlâk, eğitim, öğretim vesair alanlarda da olabilir,” demiştir.
Müslim'in Nevevî şerhi, cilt 12, sah. 79
208 nolu hadisin metninde “Her hangi bir şeye çağıran...” tabi¬rinin zahirine göre; çağrılan yol iyi de olabilir fena da olabilir. Fa¬kat cümlenin son kısmı olan “Kıyamet günü durdurulacak...” tabi¬ri bu hadisin fena yola davet edenlere ait olduğuna işaret eder, kanaatındayım. Çünkü kıyamet günü durdurmak, tevkif etmek, hap¬setmek işlemi sorguya çekilenler hakkında uygulanır. Nitekim bu hadiste durdurma manasını ifade eden fiilinin mastarından alınma fiillerin kullanıldığı ve aşağıya mealleri yazılı ayetler kâfirler hakkındadır:
“Ve onları ateşin üzerinde durdurulup da:” Eyvah bize ne olurdu bir geriye çevrilseydik ki, Rabbimizin ayetlerini tekzip etme¬seydik ve müminlerden olsaydık” dedikleri zaman bir görecek ol¬san.” (Enam suresi, ayet 27)
“Ve kâfir olanlar dediler ki: Elbette biz ne Kur'an'a inanırız ve ne de O'nun önündekine. Eğer o zalimleri, Rablerinin huzurunda tev¬kif edilmiş oldukları zaman görecek olsan...” (Sebe suresi, ayet 31)
“Ve o müşrikleri tevkif ediniz (durdurunuz). Şüphesiz onlar sor¬guya çekilecek kimselerdir.” (Saffat suresi, ayet 24)
Bu ayetlerde geçen: durduruldular, durdurulmuş olanlar, onları durdurunuz fiillerin hadiste geçen “durduruldu” fiili gibi “durdurmak” mastarından alınmadır.
Saffat suresinin 24'üncü ayetinin açıklaması bahsinde Hâzin tefsirinde Tirmizi’de naklen bu hadis alınırken, Tirmizi'nin Enes'ten olan rivayetine göre, Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın, hadisi bu¬yurduktan sonra bu ayeti okuduğu da ifade ediliyor. Bu rivayette hadisin, kötü yola çağıranlar hakkında olduğu görüşünü teyit ediyor. Mamafih hadisin iyi yola davet edenlere şümulü de muhtemel¬dir. Böyle olunca iyi yola davet eden kimselerin ise; bu yüce ve şe¬refli hizmetlerinden dolayı mahşer halkına tanıtılmaları ve ulvî çalışmalarını temsil etmeleri maksadı ile durmalarına ve davetlerini tekrarlamalarına izin verilecek şeklinde hadisin yorumlanması akıl¬dan uzak değildir.
Kötü yola davet edenlerin durdurulmaları mahşerde olabildiği gi¬bi Cehennemde de olabilir. Ancak yukarıda belirttiğimiz Tirmizi’nin Enes’ten olan rivayetine göre hadisin bitiminde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Saffat suresinin 24’üncü ayetini okumuştur. Bu ayet mahşerdeki durdurmaya ait olduğuna göre ha¬disteki durdurma ile mahşerdeki durdurma kastedilmiş olur.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/366-368

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ ثَعْلَبَةٍ بْنِ الصُّغَيْرِ عَنْ اَبِيهِ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَامَ خَطَبَنَا فَأَمَرَ بِصَدَقَةِ الْفِطْرِ صَاع تَمْرٍ أَوْ صَاع شَعِيرٍ عَنْ كُلِّ وَاحِدٍ أَوْ عَنْ كُلِّ رّأْسٍ عَنِ الصَّغِيرِ وَ الْكَبِيرِ وَالْحُرِّ وَ الْعَبْدِ . [رواه ابن خزيمة (٢٤٧٧) والحاكم (٥٢١٤) وابو داود (٢٦٢٠)]
56- Abdullah b. Salebe b. Sugayr babasından rivayetle şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta hutbe irat etti ve fıtır sadakasının büyük, küçük, hür, köle her fert veya her baş için bir sa’ hurma veya bir sa’ arpa verilmesini emretti.1
-------------------------
1- [İbni Hüzeyme 2410] El A’zami isnadı sahihtir, der.[Hâkim 5214, Ebu Davut 1620]
Ahmed b. Hanbel’e “Sa’lebe’nin fıtır sadakası ile ilgili hadisi hakkında ne dersiniz?” diye sorulunca:
“O sahih değildir. Ma’mer ile İbni Cüreyc onu Zührî’den mürsel ola¬rak rivayet ediyorlar” diye cevap vermiştir. “Sa'lebe b. Ebu Suayr bilinen bir adam mıdır?” sorusuna da:
“İbni Ebu Suayr nerden bilinecek?” şeklinde cevap vermiştir. İbni Abdilberr de, “ravileri arasında Zührî'den başka rivayeti delil kabul edilecek kimse yoktur. Bunun için İbnu'l-Münzir “Buğday hakkında delil olabilecek sahih bir hadisin olduğunu bilmiyoruz. O devirde Medine’de çok az buğday vardı. Ashab-ı Kiram zamanında buğday artınca, ondan yarım sa’ın, arpadan bir sa’ın yerini tuttuğunu gördüler. Onlara uymak gerekir. Onların sözlerini bırakıp da başkalarına uymak caiz değildir.” dedikten sonra Hz. AH, Osman, Ebu Hüreyre, Cabir, İbni Abbas, İbnü’l-Zübeyr ve Hz. Ebu Bekr’in kızı Esma (Radıyallahü anha)’nın fıtır sadakasının buğdaydan yarım sa’ olduğuna dair görüşlerini sahih senedlerle rivayet eder.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 6/237-238.

عَنْ عَائِشَةَ وَعَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ عَنْ رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنَّ النَّبِيَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ يَوْمَ الْجُمْعَةِ فَرَأَى عَلَيْهِمْ ثِيَابُ الْمَنَارِ فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَا عَلَى أَحَدِكُمْ إِنْ وَجَدَ سَعَةً أَنْ يَتَّخِذَ ثَوْبَيْنِ لِجُمُعَتِهِ سِوَى ثَوْبَيْ مِهْنَتِهِ . [رواه ابن خزيمة (١٧٦٥) وابو داود (١٠٧٨) وابن ماجه (١٠٩٥، ١٠٩٦) وابن حبان (٢٧٧٧ ) والبيهقي في الكبير (٥٧٤٥) وعبد بن حميد(٤٩٩)]
57- Aişe (Radıyallahu anha) ve Yahya b. Said (Radıyallahu anh) ve peygamberin ashabından bir dadamdan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü halka hutbe irad ederken onların üzerinde nimar hırkalarını (kaplan posفu gibi çizgili) görmüş ve şöyle buyurmuştur:
“Herhangi biriniz maddi imkân bulursa iş elbisesinden başka cuma günü için bir takım elbise edinmesinde hiç bir sakınca yoktur.”1
--------------------------
1- [İbni Hüzeyme 1765] Elbani; bu hadis sahihtir, der. [Ebu Davut 1078, İbni Mace 1095, İbni Hibban 2777, Beyhaki – Elkebir 5745, Abbad b. Hamid 499]
İbni Mace bu hadis için iki sened zikretmiştir. Birinci senedde Muhammed bin Yahya, Abdullah bin Selam’dan rivayet etmiş görülüyor. Hâlbuki Abdullah (Radıyallahü anh) H. 43. yılı vefat etmiş, Muhammed ise 47. yılı doğmuştur. Bu sebeple senedde bir inkıta’vardır. Fakat ikinci sened muttasıldır. Çünkü mezkûr Muhammed, anılan Abdullah’ın oğlu Yusuf’tan, Yusuf da babasından rivayet etmişlerdir. Ebu Davud’un rivayet ettiği sened’de sırayla şu zatlar vardır: Ebu Davud, Vehb bin Cerir, Vehb’in babası Cerir, Yahya bin Eyyub, Yezid bin Ebî Habib, Mu¬sa bin Sa'd, Yusuf bin Abdullah bin Selam, Ebu Davud bu arada başka senetlerle de rivayette bulun¬muştur.
Mâlik ve Beyhaki de bu hadisi rivayet etmişlerdir.
Hadisin: “Ma ala ehadiküm” cümlesindeki: “Ma” harfini olumsuzluk edatı olarak yorumlayarak tercüme edilince. Hadisten kastedilen mana şudur. İş veya gündelik elbisesinden ayrı olarak Cuma günü için bir takım elbise edinmek mubahtır. Yâni israf sayılmaz. Hadis-i şerif şöyle de yorumlanabilir: “Herhangi birinizin, iş elbisesin¬den başka Cuma günü için bir takım elbiseyi satın almasında, mali durumu müsait ise bir külfet (ve güçlük) yoktur.”
İbni Mace’nin ri¬vayetinde: “eğer (maddi imkân) bulursa” kaydı yoktur.
“Ma ala ehadiküm” cümlesindeki "Ma" istifham için olabilir. Buna göre meal şöyle olur.
“Ne olur, her biriniz iş veya gündelik elbisesinden ayrı olarak Cuma günü için bir takım elbise alı verse?”
Bu takdirde hadisten maksat, maddi durumu müsait olanları Cu¬ma günü için özel elbise edinmeye teşviktir. Hadis, Cuma günü özel elbise giymenin müstehaplığına delil olur.
Hadisteki: “İki elbise” kelimesini “Bir takım” diye tercüme ettik. Çünkü Arapların bir takım elbisesi iki parçadan ibaret idi. Izar dedikleri parçayı bellerine bağlarlardı. Rida dedikleri par¬çayı da omuzlarına alırlardı ve ikisine Hülle derlerdi.
Hadis Cuma namazı için süslenmenin ve en güzel elbiseyi giyme¬nin meşruluğuna delalet eder.
Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/425-426
Bazı Hükümler
Cuma namazı için süslenmek ve güzel ve temiz elbise giymek meşrudur. İbni Mace in Ebu Zerr ve Hz. Aişe’den ayrı ayrı rivayet ettiği iki hadis de bunun meşru, hatta müstehap olu¬şunun delilerindendir
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/172.

عَنْ عِمْرَانُ بْنُ حُصَيْنٍ قَالَ : مَا خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خُطْبَةً إِلا أَمَرَنَا فِيهَا بِالصَّدَقَةِ وَنَهَانَا عَنِ الْمُثْلَةِ . [رواه أحمد (١٩٨٧) والدرمي (١٦٦)]
58- İmran b. Husayn (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bize irad ettiği hutbelerden sadakayı emredip müsle den menetmediği hiçbir hutbe yoktur.
[İmam Ahmet 1987] Şuayip Arnavut; bu hadis sahihtir isnadının ricali sıkattır. Ebu kâmil haricindeki ricali sahihtir.
[Darimi 166] Hüseyin selim Esed; isnadı kavidir, der.
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلِيْهِ وسَلَّمَ كَانَ يَخْرُجْ يَوْمَ الْعِيدِ فَصَلَّي رَكْعَتَيْنِ ثُم يَخْطُبُ فَيَأْمُرُ بِالصَّدَقَتِ فَيَكُونُ أَكْثَرَ مِنْ يَتَصَدق النَّسَاءَ فَإِنْ كَانَ لَهُ حَاجَةٌ أَوْ أَرَادَ أَنْ يَبْعَثَ بَعْثُا تَكَلَّمَ وَإِلَّا رَجَعَ . [وراه النسائي (١٥٩٧)]
59- Ebu Said (Radıyallahu anh)’den;
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram günü çıkar, iki rekât namaz kıldırır, sonra hutbe irat eder, sadaka verilmesini emrederdi. Sadak verenlerin çoğunluğu kadınlardan olurdu. Bir ihtiyaç olursa veya bir heyet göndermek isterse, onu cemaate söyler, değilse dönüp giderdi.
[Nesai 1597] Elbani; bu sahihtir, der
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ ، " خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي أَضْحًى أَوْ فِطْرٍ إِلَى الْمُصَلَّى ، ثُمَّ انْصَرَفَ فَوَعَظَ النَّاسَ وَأَمَرَهُمْ بِالصَّدَقَةِ , فَقَالَ : أَيُّهَا النَّاسُ تَصَدَّقُوا ، فَمَرَّ عَلَى النِّسَاءِ , فَقَالَ : يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ تَصَدَّقْنَ فَإِنِّي رَأَيْتُكُنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ النَّارِ ، فَقُلْنَ : وَبِمَ ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، قَالَ : تُكْثِرْنَ اللَّعْنَ وَتَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ ، مَا رَأَيْتُ مِنْ نَاقِصَاتِ عَقْلٍ وَدِينٍ أَذْهَبَ لِلُبِّ الرَّجُلِ الْحَازِمِ مِنْ إِحْدَاكُنَّ يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ ، ثُمَّ انْصَرَفَ فَلَمَّا صَارَ إِلَى مَنْزِلِهِ جَاءَتْ زَيْنَبُ امْرَأَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ تَسْتَأْذِنُ عَلَيْهِ ، فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ : هَذِهِ زَيْنَبُ ، فَقَالَ : أَيُّ الزَّيَانِبِ ، فَقِيلَ : امْرَأَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ ، قَالَ : نَعَمْ ائْذَنُوا لَهَا ، فَأُذِنَ لَهَا ، قَالَتْ : يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِنَّكَ أَمَرْتَ الْيَوْمَ بِالصَّدَقَةِ وَكَانَ عِنْدِي حُلِيٌّ لِي فَأَرَدْتُ أَنْ أَتَصَدَّقَ بِهِ ، فَزَعَمَ ابْنُ مَسْعُودٍ أَنَّهُ وَوَلَدَهُ أَحَقُّ مَنْ تَصَدَّقْتُ بِهِ عَلَيْهِمْ ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : صَدَقَ ابْنُ مَسْعُودٍ زَوْجُكِ وَوَلَدُكِ أَحَقُّ مَنْ تَصَدَّقْتِ بِهِ عَلَيْهِمْ " . رواه البخاري (١٣٩٣) ومسلم (١٠٠٠) وغيرهما
60- Ebu Said el Hudri(Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurban bayramı veya fıtır (ramazan) bayramında namazgâha çıktı. Namazı kıldıktan sonra cemaate vaaz etti, onlara sadakayı emretti ve: “Ey cemaat tasadduk edin” buyurdu. Oradan kadınların bulunduğu yere gitti, şöyle buyurdu: “Ey kadınlar topluluğu tasadduk edin. Şüphesiz ben cehennem ehlinin ekserisinin kadınlar olduğunu gördüm.” Dediler ki, “niçin kadınlar ya Resulallah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)?” Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu: “Çok lanet okur, erkeklerine karşı nankörlük ederler. Akıl ve dini noksan olanlardan hiç birinin Akıllı ve dirayetli erkekleri; sizin ka¬dar çabuk yoldan çıkaranı görmedim Ey kadınlar topluluğu!
Sonra oradan ayrılıp evine gitti. İbni Mesudun eşi Zeynep geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanına girmek için izin istedi. Dediler ki: Ya Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu izin isteyen Zeynep, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zeyneb’lerin hangisi? diye sordu. İbni Mesud’un eşi Zeynep, dediler. Evet, ona izin verin buyurdu. Zeynep’e izin verildi, o da şöyle dedi: Ya Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sen bu gün sadaka vermeyi emrettin. Benim yanımda takılarım var. Onların sadakasını vermek istiyorum. Fakat İbni Mesud ve oğlunu sadakaya başkalarından daha müstahak olduğunu iddia etti. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İbni Mesud doğru söylüyor. Kocan ve oğlun bu sadakaya başkalarından daha müstahaktır.1
-----------------------------
1- [Buhari 1393, Müslim 1000] Mezkûr rivayeti Nesai de tahric etmiştir.
Abdullah’ın zevcesinden murad: Hz. Abdullah b. Mesud’un karısıdır.
Nesai’nin rivayetinde: “Abdullah yani İbni Mesud’un zevcesi ile Ebu Mesud yani Ukbet b. Amr El-Ensâri’nin zevcesi gittiler...” denilerek babımız hadisinde ismi zikredilmeyen kadının Ebu Mesud’un zevcesi olduğu bildirilmiştir.
Bazıları: “İbni Sa'd, Ebu Mesud’un ensardan Hüzeyle binti Sabit adındaki karısından maada zevcesi olduğundan bahsetmemiştir.” demişlerdir.
Bunlar mezkûr kadının ya iki tane ismi bulunduğuna yahut ona Zeyneb ismini veren ravi'nin vehmettiğine ihtimal vermekte¬dirler. Yani ravi İbni Mesud (Radiyallahü anh)’ın zevcesinin Zeyneb olduğuna bakarak bunun da Zeyneb olacağına intikal etmiştir.
Fakat Aynî’nin de beyan ettiği vecihle İbni Sa’d’ın bahsetmemesi: Ebu Mesud Hazretlerinin başka bir karısı ol¬mamasını gerektirmez.
Tayâlus’nin rivayetinde Hz. Zeyneb’in bırak¬tığı yetimlerin kardeşi ile kız kardeşinin oğulları oldukları bildiril¬miştir.
Hadisde geçen “Hafifü’l-Yed” tâbiri fakirlikten kinayedir.
Kadınlar Hz. Bilâl’e kendilerinin kim olduklarını söyle¬memesini tembih ettikleri halde Bilâl (Radıyallahü anh)’in ver¬diği söze muhalefet ederek bu sırrı ifşa etmesine gelince: Bilâl (Radıyallahü anh), Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in suali ile karşılaşmıştır. Gerçi söylememesi, riâyeti gereken bir maslahat ise de, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e cevap vermesi daha bü¬yük bir maslahattır. Çünkü ona cevap vermek, te'hîri caiz olmayan bir vacipdir. İki maslahat tearuz ettiklerinde, hangisi daha mühimse o icra edilir. Burada şöyle bir sual de hatıra gelebilir: “Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sualine mutabık olan cevap: Zeyneb ile filan kadın ya Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), demekti. Acep niçin Bilâl (Radıyallahu anh) böyle cevap vermedi?”
Bu sualin cevabı şudur: İkinci kadının ismi zikredilmemistir. Onun ismi de Zeyneb’dir. Bu sebeple yaşça büyük olanın is¬mini zikretmekle iktifa olunmuştur.
İki ecirden biri karabet yani akrabaya yardım, diğeri de sada¬kadan mütevellit sevaptır.
Hz. Ebu Said’in rivayetinde Zeyneb (Radıyalla¬hu anha)’ın sualini Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bizzat sorduğu bildirilmiştir. Babımız hadisinde ise Bilâl (Radıyallahu anh) vasıtasıyla sorduğu anlaşılıyor.
Bazıları, bu iki rivayetin arasını bularak, Hz. Zeyneb’in müracaatını mecaza hamletmiş, hakikatte sualini Hz. Bilâl vasıtasıyla sorduğunu ileri sürmüşlerse de, Aynî bu babda varid olan hadislerin mecmuuna bakarak bu mütâlânın söz götürdü¬ğünü beyan etmiş ve: “Bu hadislerde zikri geçen kıssanın ayrı ayrı iki defa vukûbulmuş olması muhtemeldir.” demiştir.
Nevevî diyor ki: “Bu hadisde bahsedilen nafakadan murad; Sevabına verilen sadakadır. Hadislerin siyakı bunu göstermektedir. Bundan sonra gelecek Ümmü Seleme hadisindeki infak da aynı manadadır.”
Babımız hadisi Ulü’l-Emrin ahâlisine sadaka vermek, hayrat yap¬tırmak, fitneden emin olmak şartıyla kadınlara vaaz etmek gibi hususatı emredebileceğine delildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

و في رواية : عَنْ ابْنَ عَبَّاسٍ قَالَ : خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَصَلَّى ثُمَّ خَطَبَ - وَلَمْ يَذْكُرْ أَذَانًا وَلا إِقَامَةً - ثُمَّ أَتَى النِّسَاءَ فَوَعَظَهُنَّ وَذَكَّرَهُنَّ وَأَمَرَهُنَّ بِالصَّدَقَةِ فَرَأَيْتُهُنَّ يَهْوِينَ إِلَى آذَانِهِنَّ وَحُلُوقِهِنَّ يَدْفَعْنَ إِلَى بِلالٍ ثُمَّ ارْتَفَعَ هُوَ وَبِلالٌ إِلَى بَيْتِهِ . رواه البخاري (٤٩٥١) و مسلم ( ٤٤٨)
61- İbni Abbas (Radıyallahu anh)’den gelen bir rivayette İbni Abbas (Radıyallahu anh) şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıktı namaz kıldırdı sonra hutbe irat etti.[kurban bayramı veya fıtır bayramında] ezan ve kamet zikredilmedi. Sonra kadınlar geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara vaaz etti. Onlara sadakayı emretti, onlar da kulaklarındaki boyunlarındaki (takılarını) çıkarıp Bilal(Radıyallahu anh)’in eteğine attılar. Sonra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bilal (Radıyallahu anh) le birlikte kalktı evine gitti.[Buhari 4951 vd.]

وعَنْ ابْنِ عُمَرَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: "يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ، تَصَدَّقْنَ وَأَكْثِرْنَ الِاسْتِغْفَارَ، فَإِنِّي رَأَيْتُكُنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ النَّارِ" فَقَالَتِ امْرَأَةٌ مِنْهُنَّ جَزْلَةٌ: وَمَا لَنَا يَا رَسُولَ اللهِ أَكْثَرُ أَهْلِ النَّارِ؟ قَالَ: تُكْثِرْنَ اللَّعْنَ، وَ تَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ، وَ مَا رَأَيْتُ مِنْ نَاقِصَاتِ عَقْلٍ وَ دِينٍ أَغْلَبَ لِذِي لُبٍّ مِنْكُنَّ" قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَا نُقْصَانُ الْعَقْلِ وَالدِّينِ؟ قَالَ: "أَمَّا نُقْصَانُ الْعَقْلِ: فَشَهَادَةُ امْرَأَتَيْنِ تَعْدِلُ شَهَادَةَ رَجُلٍ فَهَذَا نُقْصَانُ الْعَقْلِ، وَتَمْكُثُ اللَّيَالِيَ مَا تُصَلِّي، وَتُفْطِرُ فِي رَمَضَانَ فَهَذَا نُقْصَانُ الدِّينِ . رواه مسلم (٧٩) والترمذي (٢٦١٣) وغيرهما
62- İbni Ömer (Radıyallahu anh) den gelen bir rivayette İbni Ömer şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; “Ey kadınlar topluluğu sadaka verin ve istiğfarı çok yapın muhakkak ki ben cehennem ehlinin çoğunun kadınlar olduğunu görüm.” Onların içinden bir kadın; “Ya Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) niçin cehennem ehlinin çoğu biz kadınlar?” dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu:“ Çok lanet okur, kocalarınıza karşı nankörlük edersiniz. Akıl ve dini noksan olanlardan hiç birinin akıllı bir kimseye sizin ka¬dar galebe çaldığını görmedim.” Kadın:
Ya Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akıl ve din noksanlığı nedir? dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akıl noksanlığı iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine muadildir ki bu akıl noksanlığıdır. (adet halinde) Gece kalkar namaz kılamaz ramazanda oruç tutamaz, bu da din noksanlığıdır, buyurdu.1
-------------------------
1- [Müslim 79, Tirmizi 2613 v.d.] Bu hadisi Müslim bir kaç yoldan rivayet ettiği gibi Buhari de: hayız, Oruç, Bayram namazları bahislerinde; Nesai Namaz bah¬sinde taline etmiştir. Onu İbni Mace ile başkaları da rivayet et¬mişlerdir.
Buhari’nin rivayetine göre Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir kurban veya ramazan bayramı namazına giderken kadınlara rastla¬mış ve hadisde geçen sözleri kendilerine o zaman söylemiştir.
Ma’şer: cemaat demektir. Kavm ve nefer kelimeleri de ayni manaya gelirler. Bunların müfretleri yoktur. Salebi: “Ma’şer kelimesi erkekler cemaatine mahsustur.” demişse de bu söz kabul edil¬memiştir. Nevevî: “Ma’şer, bir şeyde ortak olan cemaattir. Mesela: in¬san bir ma’şer, cin ma’şer, kadınlar ma’şer, şeytanlar ma’şerdir; Cem’i: meâşir gelir.” diyor.
Ekseriyetle cehennemliklerin kadınlar olduğu Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e İsra gecesinde gösterilmiştir. Hadiseyi anlatır¬ken Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kadınlara hitaben “sizi gördüm” demekten muradı muhatabı olan kadınlar değil, hemcinsleridir. Yani ekseriyetle cehennemlikler sizin sınıftandır; demek istemiştir. Cennetlikler hakkında varit olan bir hadiste: “Onların her birerlerinin ikişer karısı olacak...” buyurulmuştur.
Bu hadis, kadınların erkeklerden çok olacağına delalet ederse de el-Übbi’nin beyanına göre; kadınların o gün erkeklerden çok olması her zaman onlardan fazla olmalarını istilzam etmez. Yahut: kadınlar cehennemde erkeklerden çoktur; bir erkeğe iki kadın verilmesi ise cehennemden çıktıktan sonra olacaktır.” denilir. Maamafih bir erkeğe verilen iki kadının hurilerden olması ihtimali de vardır. Nitekim Allahu Teâlâ Hazret¬leri ehl-i cennet erkekleri hurilerle evlendireceğini vadetmiştir,
Cezle: akıllı, fikirli demektir. İbni Düreyd’e göre cezalet: akıl ve vakardır. Cezil: her şeyin büyüğü ve çoğudur. El-Übbi: “Kadının, korunmak maksadıyla yalnız —cehennemlik olmanın— sebebi¬ni sorması, onun cezalletine delalet eder.” demiştir.
Lân: Lügatte hayırdan uzaklaştırmak, kovmak ve sövmek manasındadır. Lânet bundan alınma bir isimdir.
Her şeye lânet etmek Arap kadınlarının âdeti idi. Sonra bu âdet erkeklerine de geçmiş ve o derece şüyu’ bulmuştu ki beğendikleri her şeyi lânetle anarlar; mesela: “filan ne de şairmiş Allah lanet etsin!” derlerdi. Hatta İbni Düreyd’in kasidesini pek be-ğendikleri için onun hakkında da bu sözü söylemişler ve bu sebeple mez¬kûr kasideye “el-Mel’ûne” denilmiştir.
Son nefesinde imanını kurtarıp kurtaramadığı bilinmeyen bir kim¬seye lânet etmek, ulemânın ittifakıyla haramdır. Fakat İblis, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi akıbetleri nassan malum olan kâfirlere lânet caizdir. Çünkü kâfir olarak öldüğü veya öleceği nasla bildirilen kimse kat'î olarak Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmıştır; binaenaleyh ona lanet ede¬ne günah yoktur. Tayin etmemek şartıyla bir sıfatın sahibine lânet etmek, mesela: zalimler, kâfirler... demek caizdir.
Bu cümleden murad: kadınların kocalarına kar¬şı küfran-ı nimette bulunduklarını, onlardan gördükleri nimetleri azımsadıklarını beyandır.
Aşir: Koca demektir; muaşeretten alındığı için zevceye ve eşe dosta da aşir denilir. Burada ondan murad hassaten kocadır.
Hadiste kadınlara hitap umumidir; yalnız mevcut olanlar orada bulunmayanlara tağlib edilmişlerdir.
Çok lânet etmekle küfrân-ı nimet edenlerin cehennem azabıyla tehdit olunmalarından bunların büyük günah olduğu manası çıkarılmıştır. Hatta Davudî: “küfrân-i nimet en büyük günahlardandır.” demiştir. Ancak El-Übbî lânetle küfrân arasında hüküm itibariyle fark görmektedir. Ona göre küfran-i nimet büyük günahtır; çünkü cezası ce¬hennemdir. Lân ise küçük günahlardandır. Zira hadiste onun çok yapıl-dığı beyan buyurulmuştur; küçük günahlar ancak çok yapıldığı zaman büyük günaha inkılap ederler.
Akıl: lügatte hükmün zıddıdır. Asmai’ye göre mastar bir keli¬medir. İbni Düreyd (ıkal) den müştak olduğunu söylemiştir. Ikal devenin bacağını bağladıkları iptir; bu ip deveyi nasıl zapt ederse; akıl da insanı cehilden öylece koruduğu için ona bu isim verilmiştir. Ezherî’nin “Tezhip” inde: “Akıllı kimse, nefsini hapseden ve onu hevâsına tabi olmaktan men' eyleyendir.” denilmiştir. Bazıları aklı: “Bir garizedir ki, mani' bulunmadığı takdirde zaruriyatı bilmek buna tâbidir.” diye tarif etmişlerdir. Akim; hilm, hicr, lüb, maht ve zihn gibi birçok müteradifleri vardır. Aklın yeri bazılarına göre dimağdır. İmam-ı Azam'ın kavli de budur. İmam Şafii ile diğer bir takım ule¬maya göre aklın yeri kalptir. Bazıları: “Akim yeri dimağdır. Ancak onu kalp tedbir eder.” demişlerdir. Bundan dolayıdır ki: “Akıl bir cevherdir. Allah onu dimağda yaratmış; nurunu kalbe vermiştir; onun sayesinde mugayyebat vasıta ile mahsusat ise müşahede suret ile anlaşılır.” denil¬miştir.
Kelâm ulemâsına göre akıl, ilim demektir. Aklın daha başka tarifleri de vardır.
Lüb: Hâlis akıl demektir. Akılla lüb arasında umum ve husus mut¬lak vardır. Her lüb akıldır; fakat her akıl lüb değildir. Kadınlar her cihetten erkeklerden noksan oldukları halde yine onlara galebe çalarlar. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buna taaccüp etmiştir. Hz. Muaviye (Radıyallahü anh)’in kadınlar hakkında: “Onlar iyi adamlara galebe çalarlar; kötü adamlar da onlara galebe çalarlar.” dediği rivayet olunur. Lisanımızda da: “Kadının fendi erkeği yendi.” denilir. İmam Gazali’nin rivayetine göre Said b. el-Müseyyeb 40 yaşına vardığı zaman bir gözü görmez olmuş. Bundan sonra 40 yıl yaşadığı ve yalnız evin¬den mescide giderken görüldüğü halde: “Nefsim için en ziyade korkum kadınlardandır.” dermiş.
Maamafih bu hadisten murad; akıl ve dinleri noksan olduğu için kadınları zemmetmek değildir. Çünkü: noksanlık onların yaradılışları iktizasıdır. Onun zikredilmesi, kadınların fitnesine kapılmaktan bilhassa aklı başında, tedbirli erkekleri sakındırmak içindir. Zira böyleleri kadınların fitnesine kapılırlarsa onlar gibi akıl ve dinleri noksan; adaletleri sakıt olur. Artık başkalarıyla birlikte dahi şehadetleri kabul edilmez.
Nevevî diyor ki: “Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in, namaz ve orucu terk ettikleri için kadınları din noksanlığı ile vasıflan¬dırmasının manası müşkil görülüyorsa da hakikat halde müşkil değildir. Çünkü din, iman ve İslam kelimeleri ayni manada müşterektir. Kimin ibadeti çok olursa din ve imanı da artar. İbadeti noksan olanın dini de noksanlaşır.” Fakat Buhari şarihi Aynî Nevevî’nin bu sö¬züne itiraz etmiş ve: üç şeyin manada müşterek olduğu iddiası mü¬sellem değildir. Çünkü aralarında lügaten ve şer’an fark vardır. İmanı arttı veya azaldı demek, imanın zatına değil, sıfatına raci’dır... demiştir.
Akıl ve din noksanlığı bu hadiste bütün kadınlara âmmen ve şamil görünüyor. Hâlbuki Tirmizi ile İmam Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettikleri Enes (Radıyallahü anh) hadisinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “cihan kadınlarından dört tanesi sana kâfidir: Meryem Binti İmran, Firavunun karısı Âsiye, Hadice Binti Huveylid ve Fatıma Binti Muhammed.” buyurmuştur.
Bazıları bu iki hadisin arasını bulmak için: “Umum ifade eden kadın¬lar hadisinden bazı fertler hariç kalmıştır; çünkü bunlar azdır.” demiş¬lerdir. Allâme Aynî bu cevabı beğenmemiş ve: “Bu hususta doğru cevap şudur: Bir şeyin bütününe hükmetmek onun her ferdine hüküm sayılmayı istilzam etmez.” demiştir.
Nevevî dinde noksanlığın yalnız günah icap eden şekle münha¬sır kalmadığını beyanla şunları söylemiştir: .
“Din noksanlığı bazen günah icap edecek şekilde olur. Özürsüz na¬mazı terk etmek gibi. Bazen günah icap etmeyecek şekilde olur. Bir özür¬den dolayı cuma namazını terk etmek gibi. Bazen da mükellef iken olur. Hayızlı kadının namaz ve orucu terk etmesi gibi. Fakat bu kadın mazur olduğuna göre acaba hayız zamanında kazasız olarak terk ettiği namazlardan dolayı kendisine sevap verilir mi? Nitekim hastaya sevap verilir ve sağlamken kıldığı nafile namazlar, hastalığında da kalmış gibi yazılır” denilirse cevap şudur: “Hadisin zahirine göre bu kadına sevap yoktur. Ara¬larındaki farka gelince: Hasta o namazları devam niyeti ile kılardı ve kıl¬maya da ehil idi. Hayızlının hali öyle değildir. Onun niyeti, hayız zama¬nında namazı terk etmektir. Hem nasıl terk etmesin ki, o halde namaz kıl¬mak kendisine zaten haramdır.”
Aynî Nevevî’nin bu son sözüne de itiraz etmiş ve: “haramı terk ettiğinden dolayı sevap verilmesi icabeder.” demiştir.
Hâsılı, dinde noksanlık, nisbi bir şeydir. Dini bütün bir kimse kendinden daha mükemmel olana nispetle nakıs sayılır.
Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1 - Bu hadiste sadaka vermeye, hayırlı işlere, istiğfar ve sair taatlara teşvik vardır.
2 - Yapılan iyilikler kötülükleri yok eder. Nitekim bu babda ayet de vardır.
3 - Küfran-ı nimet büyük günahlardandır.
4 - Lanet dahi pek çirkin günahlardandır. Ancak büyük günah olduğuna hadiste delil yoktur.
5 - Allah’ı inkârdan başkasına, mesela: Kocaya iyiliğe, nimete ve hakka karşı nankörlükte bulunmaya küfür denilebilir.
6 - İmanı ziyade ve noksan kabul eder. (Aslı itibarı ile değil.)
7 - Hükümdar ve büyükler, ahaliye nasihat ederek onları kendileri¬ne itaate teşvik edebilir. Ayrıca kadınlara da nasihat verilebilir.
8 - Talebe mualliminin ve tâbi metbu'unun ne söylediğini anlaya¬madığı zaman tekrar izahını istemesi caizdir.
9 - Ramazan ayına sadece ramazan denilebilir.
10 - İki kadının şahitliği bir erkeğin şehadetine muadildir.
11 - Bu hadis hayzın kadından namaz ve orucu iskat ettiğine nassan delildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنْ طَارِقٍ الْمُحَارِبِيِّ ، قَالَ : قَدِمْنَا الْمَدِينَةَ فَإِذَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَائِمٌ عَلَى الْمِنْبَرِ يَخْطُبُ النَّاسَ وَهُوَ يَقُولُ : يَدُ الْمُعْطِي الْعُلْيَا ، وَابْدَأْ بِمَنْ تَعُولُ أُمَّكَ وَأَبَاكَ وَأُخْتَكَ وَأَخَاكَ ، ثُمَّ أَدْنَاكَ أَدْنَاكَ . رواه النسائي (٢٥٣٢) وأحمد (١٦٦٦٤) وابن حبان (٣٣٤١)
63- Tarık El Muharibi (Radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Medine’ye geldiğimizde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde ayakta insanlara hutbe irad ediyordu. Şöyle buyurdu:
Veren el üstündür. Anneden babadan, kız kardeşinden erkek kardeşinden sonra daha aşağıya, daha aşağıya saymaya başladı.
[Nesai 2532] Elbani; sahihtir der. [İmam Ahmet 16667] Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı sahih ricali sıkattır ve şeyhaynin ricalidir. [İbni Habban 3341]
عَنْ جَرِيرٍ ابْنِ عِبْدِ اللهِ قَالَ : كُنَّا عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي صَدْرِ النَّهَارِ ، قَالَ : فَجَاءَهُ قَوْمٌ حُفَاةٌ عُرَاةٌ مُجْتَابِي النِّمَارِ ، أَوِ الْعَبَاءِ ، مُتَقَلِّدِي السُّيُوفِ [ وَلَيْسَ عَلَيْهِمْ أز وَلَا شَيْئٌ غَيْرَهَا ] عَامَّتُهُمْ مِنْ مُضَرَ ، بَلْ كُلُّهُمْ مِنْ مُضَرَ ، فَتَغَيَّرَ وَجْهُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا رَأَى بِهِمْ مِنَ الْفَاقَةِ ، قَالَ : فَدَخَلَ ، ثُمَّ خَرَجَ ، فَأَمَرَ بِلالًا فَأَذَّنَ وَأَقَامَ فَصَلَّى ثُمَّ خَطَبَ [ فَحَمَدَ اللهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ] فَقَالَ : [ أَمَّا بَعْدُ فَإنَّ اللهَ أَنْزَلَ فِي كِتَابِهِ] يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً ، (سورة النساء- 1 ) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (سورة الحشر 18-19) [ تَصَدَّقُوا قَبْلَ أَنْ يُحَالُ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الصَّدَقَةِ ] تَصَدَّقَ رَجُلٌ مِنْ دِينَارِهِ، مِنْ دِرْهَمِهِ، مِنْ ثَوْبِهِ، مِنْ صَاعِ بُرِّهِ ، [مِنْ شَعِيرٍ] مِنْ صَاعِ تَمْرِهِ - حَتَّى قَالَ – [وَلَا يَحْقرْنَ أَحَدكُمْ شَيْئًا مِنَ الصَّدَقَةِ ] وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ [ قَأَبْطَؤُوا حَتَّى بِأَنَّ فِي وَجْهِهِ الْغَضَبُ ] قَالَ: فَجَاءَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ بِصُرَّةٍ [ مِنْ وَرَقٍ ( وَفِي رِوَايَةٍ مِنْ ذّهَبٍ)] كَادَتْ كَفُّهُ تَعْجِزُ عَنْهَا، بَلْ قَدْ عَجَزَتْ،[ فَنَاوَلَهَا رَسُولُ اللهَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى مِنْبَرِهِ][فَقَالَ يَا رَسُولَ اللهِ هَذَا فِي سَبِيلِ اللهِ][ فَقَبَضَهَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهَ وَسَلَّمَ][ثًمَّ قَامَ أَبُو بَكْرٍ فَأَعْطَى ثُمَّ قَامَ عُمَرَ فَأَعْطَى ثُمَّ الْمُهَاجِرُونَ وَالْأَنْصَارِ فَأَعْطُوا] ثُمَّ تَتَابَعَ النَّاسُ [فِي الصَّدَقَاتِ][فَمِنْ ذِي دِينَارٍ وَمِنْ ذِي دِرْهَمٍ وَمِنْ ذِي وَمِنْ ذِي] حَتَّى رَأَيْتُ كَوْمَيْنِ مِنْ طَعَامٍ وَثِيَابٍ، حَتَّى رَأَيْتُ وَجْهَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَتَهَلَّلُ، كَأَنَّهُ مُذْهَبَةٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً، فَلَهُ أَجْرُهَا ، وَ مثل أَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدَهُ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً، كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا [وَمِثْلِ] وِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ [ثم تلى هذه الآية : وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ ...] (يس 12) [وقال قسمه بينهم] [رواه مسلم (١٠١٧) والنسائي (٣٥٥،٣٥٦) والدارمي (١٢٦،١٢٧) وغيرهم]
64- Cerir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Biz günün ortasında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında idik. Yalınayak kaplan postu rengindeki gömleklerini veya abalarını başlarına geçirmiş, kılıçlarını kuşanmış [onun haricinde üzerlerinde ne gömlek ne de başka bir şey vardı] çoğu hatta hepsi mudar kabilesinden çıplak bir gurup adam geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların muhtaç halini görünce yüzü değişti. İçeri girdi, sonra dışarı çıktı. Bilal’e ezan okumasını emretti. [Öğle] namazını kıldırdı.[sonra küçük bir minber üzerine çıktı] sonra hutbe irad etti. [Allah’a hamt ve sena etti.] [Bundan sonra Allah Teâlâ kitabında indirdi.] buyurdu ve “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”(Nisa 1)
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (haşr 18,19) okudu ve devamla
[sizinle sadaka arasına bir şey girmeden önce tasadduk edim] bir adam dinarından, dirheminden, elbisesinden, bir sa’ buğdayından (arpasından), bir sa’ hurmasından sadaka vermelidir. [sizden biriniz sadakadan hiçbir şey küçümsemesin,] yarım hurma bile olsa, buyurdu. [Cemaat biraz ağır davrandı da Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yüzünde gazap belirdi.] Ensar’dan birisi zor taşıdığı hatta taşımaktan aciz kaldığı bir sepet ile geldi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e takdim etti. [Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minberin üzerinde idi.] Ya Resulüllah! Bu Allah yolunadır, dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu aldı. Sonra Ebu Bekir kalktı verdi, Sonra Ömer kalktı verdi, sonra muhacir ve Ensar kalkıp verdiler, sonra insanlar bunları takip ettiler. [kimin dirhemi, kimin dinarı kimin nesi varsa] getirilen yiyecek ve giyeceklerin iki yığın olduğunu gördüm. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yüzünün altınla yaldızlanmış gibi parladığını gördüm. Bunu üzerine Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
“Her kim İslam da güzel bir çığır açarsa o çığırın sevabı ile kendisinden sonra o çığırla amel edenlerin sevaplarından bir şey eksiltmemek şartıyla aynı sevap kendisine verilir. Her kim İslam da kötü bir çığır açarsa o çığırın günahı ile o çığırla amel edenlerin günahlarından hiçbir şey eksiltilmemek şartıyla aynı günah ona da yazılır. Sonra şu ayeti okudu:
[onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız.] (/Yasin 12) [Cerir b. Abdullah (Radıyallahu anh) diyor ki; sonra onu onlar arasında taksim etti]1
-----------------------------
1- [Müslim 1017, Nesai 1/355-356, Darimi 1/ 126-127 Tahavi – müşkilde 1/93-97, Beyhaki 4/175-176, Tayalusi 670, İmam Ahmet 4/357-358-359-360-361-362, İbni Ebu Hatim tefsirinde, İbni Kesirde olduğu gibi 3/565] isnadı sahihtir. [Tirmizi3/377, İbni Mace 1/90]
Nimar: Nemre’nin cemi’dir.
Nemre: Yapağından dokunan çizgili kumaştır. Siyah beyaz çizgi¬leri havi olduğu için kaplan postuna benzetilerek, kumaşa bu ismin verilmiş olması muhtemeldir.
“Müstabin Nimar” tabiri: yapağıdan dokuma örtülerini ortadan yararak başlarına geçirmişler, manasına gelir.
Kum veya kevm: Yığın, demektir. Esâs itibariyle bu kelime “Rabiye” gibi tepe ve yüksek yer, manasına gelir. Sonradan mecazen her şeyin yığın hâlinde çok olan miktarına “Kum” denilmiştir.
“Mezhebe” kelimesi “Müdhüne” şeklinde de rivayet olunmuşsa da Kâdı İyâz ile diğer hadis imamlarının beyanına göre bu rivayet tasniftir.
“Müzhebe” nin tefsiri hakkında Kaadı İyâz iki vecih beyan etmiştir;
Birinci veçhe göre: Bu kelimenin manası: Altınla yaldızlanmış gümüş, demektir. Yüzün güzelliğini ve nurunu ifâde hususunda bu mânâ daha beliğdir.
İkinci veçhe göre: Râvî Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in güzelliğini ve nurunu altın yaldızlı derilere benzetmiştir.
Araplar deriden yaptıkları bazı eşyanın üzerine altın çizgiler çi¬zerlerdi.
Fahr-i Kâinat (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin sevinme¬sine sebep: Müslümanların kendi emrine imtisâlen taatullah’a koş¬malarını ve gelen muhtaç insanların başlarını çözmelerini gözleriyle görmesidir.
Müslümanların birbirlerine gösterdikleri şefkat ve yardım, ken¬dilerini son derece memnun etmiştir.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Müslümanın, birini muhtaçlara yardım ve müslümanlara şefkat ederken gördüğü zaman sevinmesi gerekir.
2- Hadis-i şerif, hayır hasenat hususunda ön-ayak olmaya teş¬vik, bâtıl ve çirkin şeylerden menetmektedir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Her kim İslamda güzel bir çığır açarsa... ilâh...” buyurmasına se¬bep: ilk olarak ashâb-ı kiramdan birinin taşıyamıyacağı kadar ağır bir kese para getirmesidir. Onu görünce diğer ashâb-ı kiram da el¬bise, yiyecek v.s. getirmişlerdir. Şu hâlde bu hususta en büyük fazi¬let ve sevap, keseyi getirmekle bu ihsan kapısını açan ilk zata ait¬tir.
3- Hadis-i şerif: “Sonradan icat edilen her şey bidattir; her bidat da dalâlettir.” hadisini tahsis etmektedir. Babımız hadisinden anlaşılıyor ki: Bidat hadisinden murad: Alelıtlak iyi veya kötü her bidat değil, batıl ve kötü badatlardır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Badatların: Vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah olmak üze¬re beş kısma ayrıldığını daha önce zikrettiğimiz için burada tekrarına lüzum görmedik.
“Ey iman edenler; Allah’tan korkun.” Bu ayet takvayı emretmektedir. Takva; emredilen şeyin yapılması ve yasaklanan şeyin terkedilmesini içerir.
“Ve herkes, yarın için ne hazırladığına bir baksın.” Hesaba çekil¬meden evvel kendinizi hesaba çekin. Rabbinizin huzuruna çıkacağınız dönüş günü için kendinize ne gibi salih ameller hazırladığınıza bakın ve “Allah'tan korkun.” Bu da ikinci bir te’kid. “Şüphesiz ki Allah, işledikle¬rinizden haberdardır.” İyi bilin ki, Allah; bütün yaptıklarınızı ve her türlü durumunuzu bilir. O'nun katında sizden hiç bir şey saklı kalmaz. Büyük küçük her işiniz O'nun gözünden uzakta değildir.
“Allah’ı unutanlar gibi olmayın. Nefisleri, Onu, kendilerine unutturmuştur.” Allah'ın zikrini unutmayın ki ahiretinizde size fayda ve¬recek olan ve kendi yararınıza olan amelleri unutursunuz. Çünkü ce¬za amel cinsindendir. “İşte onlar fasıklardır.” Kıyamet günü helak olan, ahirette hüsrana uğrayan, Allah’a itaatten dışarı çıkmış olan kimse-lerdir. Allahu Teâlâ'nın bir başka ayette buyurduğu gibi: “Ey iman eden¬ler; mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim böyle yaparsa; işte onlar, hüsrana uğrayanların kendileridir.” (Münafikûn, 9).
Hafız Ebu'l-Kasım et-Taberani der ki: Bize Ahmed İbni Abdulvahhab... Naim İbni Nemha’nın şöyle dediğini bildirdi: Ebubekir es-Sıddîk (Radıyallahu anh) bir hutbesinde şöyle demişti: Bilmez misiniz ki, siz sabah akşam belirli bir ecele doğru koşuyorsunuz, Allah Azze ve Celle’nin istediği amelde süresini doldurabilen öyle yapsın. Ancak böylece Allah Azze ve Celle’ye ulaşabilirsiniz. Hâlbuki bazıları sürelerini başkalarına verdi¬ler. Allah, sizin onlar gibi olmanızı yasakladı ve “Allah'ı unutanlar gibi olmayın. Nefisleri onu kendilerine unutturmuştur.” buyurmuştur. Kar¬deşlerinizden tanıdıklarınız neredeler? Geçmişlerin günlerinde geçirdik¬lerini geçirdiler; Kimileri mutlulukta, kimileri bahtsızlıkta karar kıldı. Şehirler kurup onu kalelerle çeviren eski zalimler nerede? Kayaların ve kuyuların altında kaldılar. İşte Allah'ın kitabı… O'nun harikaları son bulmaz. Binaenaleyh karanlık bir gün için O'ndan aydınlık dileyin. O'nun yazılarından ve açıklamalarından öğüt alın. Allah Zekeriya (Aleyhisselam)’a ve onun ev halkına övgüde bulunarak: “Doğrusu onlar hayırlı şeylerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.” (Enbiya, 90) buyurmuştur. Allah’ın rızasının kastedilmediği bir sözde hayır yoktur. Allah yolunda infak edil¬meyen bir malda hayır yoktur. Bilgisizliği, iyi huyluluğunu bastıranda hayır yoktur. Allah için başkalarının kınamasından korkanda hayır yoktur. Bu haberin isnadı sağlamdır. Ravilerinin hepsi de sika (güve¬nilir) kişilerdir. Hariz İbni Osman'ın şeyhi olan Naim İbni Nemha hak¬kında müspet ve menfi bir şey bilmiyorum. Ancak Ebu Davud es-Sicistani, Hariz’in bütün şeyhlerinin sika kişiler olduğuna hükmetmiştir. Ayrıca bu hutbenin başka şekilde şahitleri de rivayet edilmiştir. Allah en iyisini bilendir.
“Cehennem ashabı ile cennet ashabı bir değildir. Cennet ashabı; işte onlardır kurtuluşa erenler.” Kıyamet gününde Allah’ın hükmünde bunlarla onlar eşit olmazlar. Nitekim Allah Teâlâ Câsiye suresinde şöy¬le buyurur: “Yoksa kötülükleri kazananlar, ölümlerinde ve sağlıkların¬da kendilerini iman edip salih amel işleyen kimseler ile bir tutacağımı¬zı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar?” (Câsiye, 21), Ğâfir suresinde ise şöyle buyurur: “Körle gören, inanıp salih amel işleyenlerle kötülük yapan bir değildir. Ne de az düşünüyorsunuz.” (Ğâfir, 58). Sad suresin¬de ise şöyle buyurur: “Yoksa Biz, iman etmiş ve salih amel işlemiş olan¬ları, yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi kılarız? Yoksa Biz, muttakileri fakirler gibi mi tutarız?” (Sad, 28). Daha pek çok ayet-i Kerime’de Allahu Teâlâ iyilere ikram edeceğini ve fasıkları horlayacağını haber vermektedir. Bu sebeple burada “Cennet ashabı; işte onlardır kurtuluşa erenler.” buyuruyor. Allah Azze ve Celle’nin azabından kur¬tulup selamete erenler onlardır
Ebu’l-Fida İsmail İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 14/7821-7823

عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ وَهُوَ عَلَى المِنْبَرِ، وَذَكَرَ الصَّدَقَةَ، وَالتَّعَفُّفَ، وَالمَسْأَلَةَ: اليَدُ العُلْيَا خَيْرٌ مِنَ اليَدِ السُّفْلَى، فَاليَدُ العُلْيَا: هِيَ المُنْفِقَةُ، وَالسُّفْلَى: هِيَ السَّائِلَةُ . [رواه البخاري (١٣٦٢) ومسلم (١٠٣٣) وابو داود(١٥٩١) والدارمي (١٦٥٢) وأحمد (٥٧٢٨) وابن حبان (٣٣٦١)]
65- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i minber üzerinde sadakayı ve dilenmekten nezih kalmayı anlatırken: “Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır. Yüksek el: veren; alçak el de: dilenen eldir.” buyurduğunu işittim.1
------------------------------
1- [Buhari 1362, Müslim 1033, Ebu Davut 1648, Darimi 1652, İmam Ahmet 5728, İbni Hibban 3361]
Hadisin iki tariki vardır. Birinci tarikinde Ebu Numan’dan, ikinci tarikinde Abdullah b. Mesleme’den rivayet olunmuştur.
Bazı tariklerde “Münfika” yerine buradaki gibi “Müteaffife” denilmiştir.
İbnü’l-Arabi: “Ebu Davud onu bu şekilde rivayet etmiştir.” demişse de, Aynî bu bu sözü hatalı bulmak¬tadır. Çünkü Ebu Davud, hadisi imam Malik’ten, o da Nafi’den, o da İbni Ömer’den naklen “Münfika” lafzı ile tahric ettikten sonra: Eyyub’un, Nafi’den rivayeti ihtilaflıdır. Abdülvaris demişse de, ekseri raviler Hammad b. Zeyd’den, o da Eyyub’dan naklen şeklinde rivayet etmişlerdir. Bir tanesi “Müteaffiye” tabirini kullanmıştır.” demiştir.
Hattâbi “El-Mealim” adlı eserinde “Müteaffife” ri¬vayetini tercih etmiş ve: “Bu rivayet daha muvafık; mana itibarı ile daha sahihtir. Çünkü İbni Ömer bu hadiste sadakayı an¬latırken teaffüf kelimesini kullanmıştır...” demiştir.
İbni Abdilberr ise “Et-Temhid” adlı eserinde “Mün¬fika” rivayetini tercih etmiş, onun evla ve sevaba daha yakın oldu¬ğunu bildirmiştir. Buhari Müslim’deki rivayeti dahi “Münfika” şeklindedir. Nevevî bu rivayetin sahih olduğunu söyledikten sonra: “Her iki rivayetin sahih olması da muhtemeldir. Zira “Münfika” kelimesi mana itibarı ile “Saile”den: Âlâ olduğu için “Müteaffife” de “Saile”den âlâdır.” demiştir. Cumhur’a göre yüksek elden murad: Sadaka veren eldir. Bazıları yüksek el sa¬daka alan, alçak el sadaka vermeyendir, demişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisleri ile zengini sa¬daka vermeye, fakiri de dilenmekten nezih davranmaya teşvik bu¬yurmakta ve dilenmeyi zemmetmektedir.
Hadis-i Şerif’ten Çıkarılan Hükümler
1- Ölüm tehlikesi gibi bir zaruret olmadıkça dilenmek çirkin bir şeydir. Hanefî ulemasından bazıları: “Bir gün yiyeceği olan kim¬senin dilenmesi haramdır.” demişlerdir.
2- Şükrünü ifa eden zengin, fakirden efdaldir. Maamafih mesele ihtilaflıdır.
3- Hatibin vaaz, talim ve ibadet gibi maslahata muvafık hususatta konuşması mubahtır.
4- Hadis-i şerif itaat hususuna infakta bulunmaya ve sadaka vermeye teşvik etmektedir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

******

ORUC
Mağfiret ayı ramazan
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَعِدَ الْمِنْبَرَ ، فَقَالَ : آمِينَ . آمِينَ . آمِينَ . فَلَمَّا نَزَلَ قِيلَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ ، إِنَّكَ حِينَ صَعِدْتَ الْمِنْبَرَ ، قُلْتُ : آمِينَ . آمِينَ . آمِينَ . قَالَ : إِنَّ جِبْرِيلَ أَتَانِي ، فَقَالَ : مَنْ أَدْرَكَ شَهْرَ رَمَضَانَ ، فَلَمْ يُغْفَرْ لَهُ ، فَمَاتَ ، فَدَخَلَ النَّارَ ، فَأَبْعَدَهُ اللَّهُ ، قُلْ : آمِينَ . فَقُلْتُ : آمِينَ . قَالَ : وَمَنْ أَدْرَكَ أَبَوَيْهِ ، أَوْ أَحَدَهُمَا ، فَلَمْ يَبَرَّهُمَا ، فَمَاتَ ، فَدَخَلَ النَّارَ ، فَأَبْعَدَهُ اللَّهُ ، قُلْ : آمِينَ . فَقُلْتُ : آمِينَ . قَالَ : وَمَنْ ذُكِرْتَ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَيْكَ ، فَمَاتَ ، فَدَخَلَ النَّارَ ، فَأَبْعَدَهُ اللَّهُ . قُلْ : آمِينَ . فَقُلْتُ : آمِينَ . [رواه ابن حبان (٩٠٧) وابن خزيمة (١٨٨٨) والحاكم في المستدرك (٨٢٥٦)]
66- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh) den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıktı ve Âmin! Âmin! Âmin! Dedi. Cemaat; ya Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) minbere çıktığın zaman Âmin! Âmin! Âmin! Dedin, dediklerinde şöyle buyurdu:
“Cebrail bana geldi, kim ramazan ayını idrak eder de mağfiret olunmazsa cehenneme girsin ve Allah’tan uzaklaşsın, âmin de! buyurdu. Ben de âmin dedim. Kim ana babasına veya bunlardan birine yetişir de onlara iyilikte bulunmaz ölürse cehenneme girsin ve Allah’tan uzaklaşsın, âmin de! buyurdu. Ben de âmin dedim. Kim yanında sen zikredildiğin zaman salâvat getirmezse cehenneme girsin ve Allah’tan uzaklaşsın, âmin de! buyurdu. Ben de âmin dedim.1
-------------------------
1- [İbni Hibban 907] Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı hasendir der. [İbni Hüzeyme 1888] A’zami; isnadı ceyyit’tir dedi. [Hâkim – Müstedrek 7256]

******

HACC

Arafat ta hutbe
عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ : سَمِعْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وِسَلَّمَ يَخْطُبُ بِعَرَفَاتٍ : مَنْ لَمْ يَجِدْ نَعْلَيْنِ فَلْيَلْبَسِ الْخُفَّيْنِ , وَمَنْ لَمْ يَجِدْ إزَاراً فَلْيَلْبَسْ سَّرَاوِيلَ لِلْمُحْرِمِ .[ رواه البخاري (١٧٤٤، ١٧٤٦) ومسلم (١١٧٩) والبيهقي في الصغرى (١٥٣٧) والترمذي (٨٣٤) والنسائي (٢٦٧١) وابن ماجه (٢٩٣٢) والدرمي (١٧٩٩) وأحمد (١٨٤٨) وغيرهم ]
67- İbni Abbas(Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’tan işittim Arafat’ta hutbe irad ederken;
“Her kim nalın bulamazsa iki mest giyiversin. Gömlek bulamayan da don giysin.” buyurdular.1
----------------------------
1- [Buhari 1744-1746, Müslim 1189, Beyhaki – Es Sağir 1536, Tirmizi 834, Nesai 2671, İbni Mace 2932, Darimi 1799, İmam Ahmet 1848 vd.]
İbni Abbas (Radıyallahü anh)’in hadisini Buharı, Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. İbni Mace bu hadisi iki şeyhinden rivayet etmiştir: Hişam bin Ammar ve Muhammed bin es-Sabbah, Bu iki üstad aynı hadisi İbni Mace’ye rivayet etmişlerdir. Ancak şu iki husus yalnız Hişam’ın rivayetinde bulunur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in anılan hutbeyi minber üzerinde okuması ve izar bu¬lamayan kimselerin don giymeleri için verilen emrin don bulabil¬me haline inhisar etmesidir. Yani don bulamayan bir kimse, don giymekle mükellef değildir.
Bu hadisin zahirine göre erkek ihrama gireceği zaman veya ihramda iken bedenin belden aşağı kısmına sarılan ve memleketimiz¬de ihram ismi verilen peştamal bulamazsa don giyebilir. Tabii giyi¬lecek donun göbek ile diz kapağı arasını örtebilecek uzunlukta olma¬sı gereklidir. Keza naleyn bulamayan bir ihramlının mest giymesi¬nin caizliği bu hadisin zahirinden çıkar. Yani donu yırtıp peştamal haline sokmaya ve mesti topuk kemiklerinin aşağısına kadar kesme¬ye gerek yoktur.
Bundan önceki babda belirttiğim gibi Ahmed bin Hanbel ile Atâ bu hadisin zahirini tutarak böyle hükmetmişler¬dir. Bu görüş Ali bin Ebi Talib ile İkrime (Radıyallahü anhüma)’den de rivayet edilmiştir. Bu görüşe göre peştamala benzeyen izarı bulama-yan kimse uzunca don giyebilir. Keza naleyn bulamayan kimse topuk kemiklerini örten mest giyebilir.
Buhari ile Müslim'in rivayet ettikleri ikinci hadis, yani İbni Ömer (Radıyallahü anh)’ın İbni Mace de geçen 2932 nolu hadisi ve 2929. hadis ise naleyn bulamayan kimsenin giyeceği mestleri topuk kemiklerinin aşağısına kadar kesmesinin gerekliliğine delalet ederler. Buna kıyasla izar bulamayan kimsenin giyeceği donu yırtıp peştamal haline sokması gereklidir.
Naleyn bulamayınca ihramlının giyeceği mestlerin yukarı kıs¬mının kesilmesine dair gerekli bilgi ve âlimlerin konuya ilişkin gö¬rüşleri hadisten çıkarılan hükümler de verileceği için tekrarlamaya gerek yok¬tur. Ancak el-Hafız’ın el-Fetih’te İbni Abbas (Ra-dıyallahü anh)’in hadisinin izahı bölümünde verdiği bilgiyi özetle¬mekle yetineceğim:
Kurtubi: Ahmed bu hadisin zahirini tutarak naleyn ve izar bulamayan ihramlının donu ve mesti olduğu gibi giymesinin caizliğine hükmetmiştir. Fakat cumhur, mestin kesilmesini ve donun yırtılmasını şart koşmuştur. Cumhura göre ihramlı erkek anılan du¬rumda donu veya mesti olduğu gibi giyerse fidye vermesi gereklidir. Cumhurun delili İbni Ömer (Radıyallahu anh)’ın hadisin de bulunan “ve mestleri topuk kemiklerinin aşağısına kadar kessin” kaydıdır. Mutlak, yani kayıtlı olmayan İbni Abbas (Radıyallahu anh) in hadisi, kayıtlı olan İbni Ömer (Radıyallahü anh)'in hadisi gibi yorumlanır. Don da mest’e kıyaslanır. Çünkü bunlar ihramlıya yasak olması ba-kımından eşittir. İbni Kudâme demiş ki en uygunu mest¬leri kesmektir Çünkü bu takdirde sahih olan İbni Ömer’in hadisi ile amel edilmiş olur ve ona muhalefet etmekten sakınılmış olur, diye bilgi vermiştir.
El-Hafız, Kurtubi’nin yukarıdaki sözlerini naklet¬tikten sonra: İzar bulamayan ihramlının donu yırtmadan olduğu gi¬bi giymesinin caizliği Şafii1er’den ve başkaca çok âlimden nakledilmiştir. Bunlar da Ahmed gibi hükmetmişlerdir. Mu¬hammed bin el-Hasan, İmam ü’l-Haremeyn ve bir cemaata göre ise izar bulamayan kimsenin donu yırtıp peşte¬mal haline sokması gereklidir. Ebu Hanife’ye göre ihramlı kişi hiç bir surette don giyemez. Bu kavil Malik’ten de riva¬yet olunmuştur. Galiba İbni Abbas’ın hadisi Mâlik’e ulaşmamıştır. Çünkü el-Muvatta’da şöyle bir bilgi var: Bu hadisin durumu Malik’e soruldu. Malik: Ben bu hadisi işitme¬dim, diye cevap verdi.
Hanefilerden er-Razi’ye göre izar bulamayan ih¬ramlı donu yırtmadan giyebilir. Fakat fidye vermesi gereklidir. Onun bu görüşü Hanefilerin mest giyen ihramlı hakkındaki gö¬rüşleri gibidir.
Donu yırtmadan, olduğu gibi giymenin caizliğine hükmeden âlimler şu şartı koşmuşlardır: Donun yırtıldığı takdirde bir izar, yani peştamal gibi olmaya elverişli olmaması gerekir. Çünkü donun izar haline sokulması mümkün ise böyle bir dona sahip olan ihramlı izar bulamamış sayılmaz.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/125-127
Hadislerden Çıkarılan Hükümler
1. Erkek ihramda iken gömlek, don, ceket, pantolon ve benzeri elbise giyemez. Bedenin tamamını veya bir kısmını örten hiç bir elbiseyi adet ve usulüne uygun olarak giyemez. Eldivenler de elbise¬ler gibidir. Tekmile yazarının beyanına göre bu hüküm hususunda icma vardır. İhrama girecek veya ihramda olan bir kimse şayet göm¬lek, entari veya dondan başka bir şey bulamazsa ve bunlarla avret mahallini örtmeye mecbur kalırsa bunları bölerek birisini beline sar¬mak suretiyle peştamal gibi belden aşağısına örter. Diğer bir parça¬yı da omuzlarına atar.
2. Ayağa mest geçirmek, çorap, çizme ve topuklara kadar aya¬ğı Örten başka isimli herhangi bir ayakkabı nev’ini giymek ihramda olan erkek için haramdır. Ayağın tamamını örtmeyen ayakkabıyı giymek ise caizdir. Mesela, tokyo ve hacılarımızın giydikleri çeşitli, terlikler giyilebilir. Giyilecek ayakkabı topuk kemiklerini örterse, bazı Âlimlere göre ayakkabı bağcıklarının hizasına gelen tarak kemi¬ğini örterse giyilmemesi gerekir.
Şafiiler ile Hanbelilere göre ihramlı erkeğin yüzünü örtmesi haram değildir. Keza ihramlı kadının yabancı er¬keklerden saklanmak niyetiyle elini ve yüzünü örtmesi Hanefîler ile Şafiilere göre caizdir. Ancak yüze çekilen örtü¬nün yüze dokunmaması, yüz ile bu örtü arasında bir aralığın bu¬lunması şarttır. Hanbelilere göre kadının yüzünü ihtiyaç halinde örtmesi caizdir. Mesela yakınından yabancı erkekler geçti¬ği zaman yüzünü örtebilir ve bu gibi hallerde yüzünü örttüğü za¬man örtünün onun yüzüne dokunmasında bir sakınca yoktur. Malikilere göre kadın ilgi çekici derecede güzel olursa veya ya¬bancı erkeğin ona baktığı muhakkak bilinirse kadın bu maksatla yü-zünü ve ellerini örtebilir. Ancak örtü için de bir takım şartlar var. Bu konuda ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına müracaat edilmelidir.
3. İhramlı erkek yukarıda durumu anlatılan ayakkabı bulama¬dığı zaman mest giyebilir. Ancak bunu ayak topukları kemiklerinin aşağısına kadar kesmesi şarttır. Yani mest giydiği zaman aşık kemik¬leri tamamen dışarda ve açık olacak. Bu nedenle mestin üst kısmı¬nı kesip atması gerekir. Hanefiler, Şafii, Mâlik ve Cumhur böyle demişlerdir.
Atâ ve meşhur kavline göre Ahmed: İhramlı erkek za¬ruret halinde mest giyebilir ve giydiği zaman bunun topuk kemik¬lerinin aşağısına kadar olan kısmını kesmesine de gerek yoktur. Fid¬ye vermesi de söz konusu değildir. İkrime ve Ali (Radıyallahu anhüma)’den de bu görüş rivayet olunmuştur. Bu grubun delili İbni Abbas (Radıyallahü anh)’in İbni Mace de geçen 2931 nolu hadisidir. Ahmed ve Ata o hadisi delil gösterdikleri gibi: Mestin üst kıs¬mını kesmek bir malı telef etmektir. Bir malı bozup telef etmek ise Allah katında sevimli bir şey değildir, derler.
Hattâbi, Ahmed'e cevaben: Anılan vasıfta ayakkabı bulamayan kimsenin giyeceği mestin yukarı kısmını kesmesi bir ma¬lı kasten telef etmek yasağının şümulüne girmez. Çünkü bir mas¬lahat ve yarar uğruna yapılan mali zararlar malı telef etmek sayıla¬maz. Şer-i Şerif in emrine mutlak itaat ve uymak duru¬mu vardır, der.
Cumhur, İbni Abbas’ın ri¬vayet edilen 2931. hadisine şöyle cevap verir:
İbni Abbas’ın hadisi mutlaktır. İbni Ömer (Ra¬dıyallahü anh)'in hadisi ise mesti giyebilmek için topuk kemikleri¬nin aşağısına kadar olan kısmı kesmek kaydı ile kayıtlanmıştır. Ka¬yıtsız olan İbni Abbas’ın hadisi kayıtlı olan İbn-i Ömer’in hadisi gibi ve ona uygun biçimde yorumlanır. Ayrıca Nesai’nin rivayetinde İbni Abbas’ın hadisinde de: “ve mestleri topuk kemiklerinin aşağısı¬na kadar kessin” kaydı mevcuttur.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/122-124

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ النَّاسَ فِي عَرَفَاتٍ فَقَالَ: إِنَّ دِمَائَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا فِي شَهْرِكُمْ هَذَا فِي بَلَدِكُمْ هَذَا، أَلَا وَإِنَّ كُلَّ شَيْءٍ مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ تَحْتَ قَدَمَيَّ هَاتَيْنِ، وَدِمَاءُ الْجَاهِلِيَّةِ مَوْضُوعَةٌ تَحْتَ قَدَمَيَّ هَاتَيْنِ، وَأَوَّلُ دَمٍ أَضَعُهُ دِمَاؤُنَا: دَمُ ابْنِ رَبِيعَةَ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ كَانَ مُسْتَرْضَعًا فِي بَنِي سَعْدٍ فَقَتَلَتْهُ هُذَيْلٌ، وَرِبَا الْجَاهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ، وَأَوَّلُ رِبًا أَضَعُهُ رِبَانَا: رِبَا الْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَإِنَّهُ مَوْضُوعٌ كُلُّهُ، اتَّقُوا اللَّهَ فِي النِّسَاءِ فَإِنَّكُمْ أَخَذْتُمُوهُنَّ بِأَمَانَةِ اللَّهِ وَاسْتَحْلَلْتُمْ فُرُوجَهُنَّ بِكَلِمَةِ اللَّهِ، وَإِنَّ لَكُمْ عَلَيْهِنَّ أَلَا يُوطِئْنَ فُرُشَكُمْ أَحَدًا تَكْرَهُونَهُ فَإِنْ فَعَلْنَ فَاضْرِبُوهُنَّ ضَرْبًا غَيْرَ مُبَرِّحٍ وَلَهُنَّ عَلَيْكُمْ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَإِنِّي قَدْ تَرَكْتُ فِيكُمْ مَا لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ إِنِ اعْتَصَمْتُمْ بِهِ كِتَابَ اللَّهِ وَأَنْتُمْ تسألون (وفي لفظ : مَسْئُولُونَ) عَنِّي فَمَا أَنْتُمْ قَائِلُونَ؟ قَالُوا: نَشْهَدُ أَنَّكَ قَدْ بَلَّغْتَ رِسَالَاتِ رَبِّكَ وَنَصَحْتَ لِأُمَّتِكَ وَقَضَيْتَ الَّذِي عَلَيْكَ فَقَالَ بإِصْبَعِهِ السَّبَّابَةِ يَرْفَعُهَا إِلَى السَّمَاءِ وَيَنْكُتُهَا إِلَى النَّاسِ: اللَّهُمَّ اشْهَدْ اللَّهُمَّ اشْهَدْ
68- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh) dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat insanlara hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: Şüphesiz ki sizin kanlarınız ve mallarınız şu beldenizde, şu ayınızda, şu gününüzde haram olduğu gibi birbirinize haramdır. Dikkat edin! Cahiliye işleriyle ilgili her şey ayaklarımın altına kon¬muştur. Cahiliye devrinin kan davaları yürürlükten kalkmıştır. Bize ait kan davalarında yürürlükten kaldırdığım ilk kan (davası)... “İbni Rabia b. el-Haris b. Abdulmuttalib’in kanıdır.” (İyas b. Rabia) Beni Sa’d kabilesinde sütanadaydı. Onu Hüveyle kabilesi öldürdü. “Cahiliyet döneminin ribası da yürürlükten kaldırılmıştır. İlk yürürlükten kaldırdığım riba bizim – (yani) Abbas b. Abdullmuttalib’in – ribası dir. Bu ribanın hepsi kesinlikle yürürlükten kaldırılmıştır. Kadınlar hakkında Allah’dan korkun. Çünkü siz on¬ları Allah’ın emanetiyle (Allah’a verdiğiniz söz karşılığında) aldınız ve onları Allah’ın kelimesi ile kendinize helâl kıldınız. Evlerinize sevmediğiniz bir kimseyi ayak bastırmamaları sizin onlar üzerindeki hakkınızdır. Bunu yaparlarsa onları zarar vermemek şartıyla dövün. Onların sizin üzerinizdeki hakkı da yiyeceklerini ve giyeceklerini uygun bir şekilde vermenizdir. Size öyle bir şey bıraktım ki O’na sımsıkı sarılırsanız bir daha asla sapmazsınız: Allah’ın kitabı. Benim hakkımda size sorulacak, acaba ne diyeceksiniz? (Ashabı-ı kiram): Risalet’ini tebliğ, vazifeni eda ettiğine ve nasihatte bulunduğuna şahitlik ederiz, dedikten sonra şehadet parmağını semaya kaldırıp onunla insanlara işaret ederek üç defa, “-Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!” buyurdular.1
---------------------------
- [İbni Mace, İbni Carud, Ebu Davut, Darimi, Beyhaki, Şafii – müsnedinde – Elbani “Hüccet’in-Nebi” adlı kitabında sahihtir der. Bunu Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh) rivayet etimiştir.]
Kâdı İyâz diyor ki; “Müslim’in bazı ravileri İbni Rabia’nın kan davası yerine Rabia’nın kan davası demişlerdir. Ebu Davud’un rivayeti de bu şekildeyse de bunun vehim olduğu söylenir. Doğrusu İbni Rabia’dır. Çünkü Rabia Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den sonra Hz. Ömer devrine kadar yaşamıştır...”
İbni Rabia küçük çocukken evlerin arasında emekleyip gez¬diği bir sırada başına bir taş isabet ederek ölmüştür. Bu taş, Beni Sâd ile Benî Leys kabileleri birbirleriyle harp ederken ço¬cuğa isabet etmiştir.
Riba: Alış verişteki karşılıksız ziyadedir. Bugün “faiz” dediğimiz şey budur.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Hoşlanmadığınız bir kim¬seyi döşeklerinize ayak bastırmamaları kadınlar üzerinde sizin hakkınız¬dır.” ifadesi hakkında Mazirî şunları söylemiştir: “Bazılarına göre bundan murad: Kadınların erkeklerle baş başa kalmamalarıdır. Zinaları maksut değildir. Çünkü zina hadd-i şer’i icap eder. Ve erkek hoşlansın hoşlanmasın karısının her adamla zina etmesi haramdır.”
Kâdı İyaz’ın beyanına göre İslamiyet’ten önce Arapların âde¬ti erkeklerle kadınların beraberce oturup sohbette bulunmalarıymış. Bu, onlarca ayıp sayılmadığı gibi, hiç bir şüpheye de sebep olmazmış. Te¬settür ayeti nazil olunca kendilerine bu gibi sohbetler yasak edilmiş.
Hâsılı bu cümlenin şayan-ı tercih olan manası: Kadınların, koca¬tan izin vermedikçe evlerine erkek kabul etmemeleridir. Bu hususta gelen kimsenin ecnebi bir erkek olmasıyla kadının veya kocasının ya¬kın akrabasından olması arasında hiç bir fark yoktur.
Kâdı İyaz diyor ki: “Ulemâ bu hadisteki fıkıh meseleleri hakkında pek çok sözler söylemiştir.
Ebu Bekir, İbni Münzir bu hususta büyük bir cüz kitap telif etmiş ve 150 küsur mesele tahriç eylemiştir. Daha da tetkik etse tahriç ettiğine yakın bir miktar ziyade edebilirdi.”
Hadisin bazı ahkâmı geçen rivayetlerde görülmüştür.
Arafe günü imamın hacılara hutbe okuması cumhûr-u ulemâ’nın ittifakı ile sünnettir.
Bu hususta muhalefet edenler yalnız Malikiler’dir.
İmam Şafii’ye göre hacc esnasında dört yerde hutbe oku¬mak mesnun olmuştur. Bunlardan birincisi Zil-Hicce’nin ye¬dinci günü Beyt-i Şerif’te öğle namazını kıldıktan sonra okunur.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Şüphesiz ki sizin kanlarınız ve mallarınız birbirinize şu gününüzün hürmeti gibi haramdır...” buyurması bir şeyi misalle anlatmanın ve kıyasın caiz olduğuna delildir.
Cahiliyet zamanından kalma fiil ve âdetler batıldır. Kadınların hakkına riayet ve onlara iyi muamelede bulunmak lazımdır. Onların hukukuna riayet hususunda birçok hadisler varit ol¬muştur. Tedip ve terbiye için bir kimse karısını dövebilir. Ancak bu hususta şeriatın verdiği İzin haddini aşmamak şarttır.
Nevevî : «Döverken kadın ölürse, diyet ve kefaret lâzım ge¬lir.» diyor.
Allah’ın kelimesinden muradın ne olduğu ihtilaflıdır. Bazıları: “Bundan murad: Kelime-i tevhittir. Çünkü bir Müslüman kadım gayr-i Müslim erkeğe nikâh edilemez.” demişlerdir.
Bir takımlarına göre bundan murad: «Gize helâl olan kadınları ni¬kâh edin!» ayet-i kerimesidir. Sahih olan da bu kavildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Haccın farziyeti
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فقَالَ : " أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَحُجُّوا " ، فقَالَ رَجُلٌ : أَكُلَّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ ، فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلَاثًا ، فقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَوْ قُلْتُ : نَعَمْ ، لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ ، ثُمَّ قَالَ : ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ ، فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ ، فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِشَيْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ ، وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَدَعُوهُ " . [رواه مسلم (١٣٨٨) (١٣٣٧) وبيهقي قي الضغرى (١٤٧١)]
69- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irat ederek:
Ey cemaat! Allah size haccı farz kılmıştır. Binâenaleyh hacc edin, buyurdular. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak:
Her sene mi ya Resulüllah? diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sükût buyurdu. Hatta o zât sözünü üç defa tekrarladı. Nihayet:
Evet desem (her sene) vacip olur. Siz de buna güç yetiremezsiniz, buyurdu ve şunu ilâve etti:
Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın. Sizden önce ge¬çenler ancak çok sual sormaları ve Peygamberleri hakkında ihtilâfa düş¬meleri sebebiyle helak olmuşlardır. Ben size bir şey emrettim mi ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın! Bir şeyden sizi men ettim mi onu derhal bırakın!1
-------------------------------
1- [İbni Mihran El Esbahani – Müsnedi’l-Müstahrici Ala’s-sahihi’l-Müslim 3108, 4/11- Müslim 1388, Beyhaki – es sağir – 1471]
Ali (Radıyallahu anh)’ın hadisini Tirmizi de rivayet etmiştir. Hadiste geçen Âli İmran suresinin 97. ayeti hacc’ın farz olduğumu bildirir. Bu ayetin meali şöyledir:
“Kâbe’nin bulunduğu Mekke) yoluna gücü yeten İnsanların Kâbe’yi hac (ziyaret) etmeleri Allah’ın onlar üzerinde vacip bir hakkı¬dır.”
Bu ayet inince sahabiler gücü yetenlerin her yıl mı, yoksa ha¬yatta bir defa mı hac etmelerinin farziyetinde tereddüd ettikleri için durumu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sormuşlar. Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) soruyu cevapsız bırakınca so¬ru sâhibleri tekrar sormuşlar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hacc’ın bir defa ifasının farz olduğunu beyan et¬miş ve: “Eğer ben evet deseydim gücü yetenlerin her yıl hac etmeleri farz olurdu” buyurmuştur.
Tuhfe yazarı bu hadisin şerhinde şöyle der: Bu hadis hacc’ın ömürde bir defa farz olduğuna delalet eder. Nevevî, Hafız ve diğerlerinin dediği gibi bu hususta icma vardır. Umre de, farz olduğunu söyleyenlere göre böyledir. Ancak hac ve Umre ibadetlerini eda eden bir kimse daha sonra bunu yapmak için adakta bulunursa adağı ifa etmesi farzdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: -Eğer ben evet deseydim her yıl hac etmek farz olurdu- buyru¬ğu, O’nun şer’i hükümleri koymaya yetkili olduğuna delalet eder. Bu mesele hakkında bulunan ihtilâf Usul kitablannda tafsilatlı olarak anlatılmıştır.
Sindi de bu cümle ile ilgili olarak: Bu hadisin zahirine gö¬re hacc’ın her yıl ifa edilmesinin farz kılınması işi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in takdirine bırakılmıştır. Bu nedenle O, evet deseydi her yıl ifası farz olurdu. Bu yorum uzak değildir. Çünkü Al¬lahu Teâlâ’nın hac işini mutlak olarak farz kılması ve bunun hayat¬ta bir defa veya defalarca yapılmasını farz kılma yetkisini Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e vermesi ve gerekli açıklamayı da O’na bırakması mümkündür, diye bilgi vermiştir.
Hacc’ın hayatta bir defa mı, her yıl mı ifa edilmesinin farz kı¬lındığının Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sorulması ve gerekli cevabın verilmesi üzerine inen ve hadiste anılan Maide süresinin 101. ayeti ile bunun arkasındaki ayetin meali şöyledir:
“Ey iman edenler! Öyle şeyleri sormayınız ki, eğer size açıkla¬nırsa sizi üzecektir ve eğer siz Kur’an (ayetleri) indirildiği sırada sorarsanız onlar size açıklanır. Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah bağışlayandır, Halîm’dir.
Sizden önce bir kavim onları sordu, sonra da o sebeble kâfir oldu.”
Bu ayetlerin açıklaması ile ilgili bilgi için tefsir kitablarma mü¬racaat edilmelidir.
Enes (Radıyallahu anh)’ın hadisi Zevaid türündendir. Bu hadis de farz ibadeti ihmal etmenin azabı mucib olduğuna delalet eder.
İbni Abbas (Radıyallahu anh)’ın hadisini Ebu Davud, Nesai, Ahmed, Beyhaki, Hâkim ve Darekutni de rivayet etmişlerdir. Bu hadis de birden fazla yapı¬lan hacc’ın nafile olduğuna ve ömürde bir defa hac etmenin gücü yetenlere farz olduğuna delalet eder.
Hacc’ın gücü yetenlere farziyeti Kitâb, Sünnet ve icma ile sabit¬tir. Bilindiği gibi hac ibadeti İslam’ın rükünlerindendir. Hacc’ın meşruiyetindeki hikmet Kâbe-i Muazzama’yi yüceltmek, dünyanın uzak ve yakın ülkelerinde bulunan müslümanlann topla¬nıp tanışmalarını ve yardımlaşmalarını sağlamak ve kıyamet günün¬de Allah’ın huzuruna tüm insanların toplanması halini hatırlatmak¬tır. Hacc’ın meşruiyetinde maddi, manevi, sosyal, kültürel ve ekono¬mik bir çok yararlar bulunduğu gibi müslümanlar arasında bulun¬ması gerekli birlik, beraberlik, yardımlaşma, dayanışma ve sevişme bağlarını da kuvvetlendirir.
Hacc’m ne zaman farz olduğuna dâir rivayetleri bundan önceki bâbm hadislerinin izahı bölümünde açıkladım.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/47-49

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ خَطَبَنَا يَعْنِي رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ، كُتِبَ عَلَيْكُمْ الْحَجُّ، قَالَ فَقَامَ الْأَقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ فَقَالَ: فِي كُلِّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ لَوْ قُلْتُهَا لَوَجَبَتْ، وَلَوْ وَجَبَتْ لَمْ تَعْمَلُوا بِهَا، أَوْ لَمْ تَسْتَطِيعُوا أَنْ تَعْمَلُوا بِهَا، فَمَنْ زَادَ فَهُوَ تَطَوُّعٌ . [رواه أحمد (٢٣٠٤) وابو داود (١٧٢١)]
70- İbni Abbas(Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hitap ederek;
“Ey insanlar, Allah haccı sizin üzerinize farz kılmıştır.” buyurdu. Bunun üzerine el-Akra’ b. Hâbis;
Her sene mi ya Resulüllah? dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’de; “Eğer evet deseydim, (her sene haccetmek) üzerinize farz olurdu. (Her sene) farz olunca da onu yerine getirmezdiniz yahut getirmeye güç yetiremezdiniz. Kim daha fazla yapacak olursa, o nafiledir.”1
----------------------------
1- [İmam Ahmet 2304, Şuayip Arnavut; sahihtir, der. Ebu Davut 1721, Elbani; sahihtir, der.]
Bu hadis-i şerif Ebu Davud da şöyle geçmektedir: İbni Abbas (Radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre el-Akra’ b. Habis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e: Ey Allah’ın Rasülü, hac (bize) her sene mi farzdır, yoksa (ömrümüzde) bir kerre mi? diye sormuş, (Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de); “Yok, hayır. Bir kerredir. Kim daha fazla yapacak olursa, o nafiledir.” diye cevap vermiştir.
Ebu Davud dedi ki; “Seneddeki Ebu Sinan, Ebu Sinan ed-Düveliyy’dir. Aynı şekilde Abdü’l Celil b. Humeyd ile Süleyman b. Kesir de ez-Zühri’den (bu ravtnin ismini Ebu Sinan olarak) riva¬yet etti. Ukayl de rivayetinde yerine demiştir.
Müslim’in rivayetinde şu manaya gelen sözlerle rivayet edilmiştir: “Allah’ın Rasulü bize şöyle hitab etti:
“Ey insanlar! Hac size farz kılındı. Hac yapın.” Sahabilerden biri sordu:
Ya Resulallah, her sene mi (hac yapmak bize farz kılındı?) Allah’ın Rasul’ü bu suale cevap vermedi. Sahabi sualini üç defa tekrarlayınca şöyle buyurdu:
“Evet deseydim her yıl farz olurdu. Ve siz de buna güç yetiremezdiniz. Size açıklamadığım hususlarda beni kendi halime bırakın. Sizden önceki topluluklar çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri sebebi ile helak oldular. Size birşey emrettiğim zaman gücü¬nüz ölçüsünde onu yapın. Sizi bir şey den sakındırdığım zaman da onu bı¬rakın.”
Ahmet b. Hambel’in İbni Abbas’tan rivayet ettiği bir hadis de şu anlamdadır: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hitab ederek;
“Ey insanlar, Allah haccı sizin üzerinize farz kılmıştır.” buyurdu. Bunun üzerine el-Akra’ b. Habis;
Her sene mi ya Resulallah? dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’de; “Eğer evet deseydim, (her sene haccetmek) üzerinize farz olurdu. (Her sene) farz olunca da onu yerine getirmezdiniz (yahut) getiremezdiniz. Kim daha fazla yapacak olursa, o nafiledir.”
Buhari’nin rivayetinde ise, bu hadis “Ben sizi (serbest) bıraktığım müd¬detçe siz de beni (serbest) bırakın (soru sormayın)” şeklinde geçmektedir.
Konumuzu teşkil bu hadis-i şerif ile aktardığımız diğer rivayetler haccın insana ömründe bir kerre farz olduğunu ifade etmektedir. Hafız İbni Hacer ve Nevevî gibi ilim adamlarının beyanına göre, ilim adamları bu mevzuda ittifak etmişlerdir. Ancak “Ona bir yol bulabilenlerin (gücü ye¬tenlerin) Beyti hac (ve ziyaret) etmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkı¬dır,” ayet-i kerimesiyle hac sadece gücü yetenlere farz kılınmış, gücü yetmeyenler ise, hac ibadetiyle mükellef tutulmamışlardır. Hattâbi’nin be¬yanına göre: “Haccın insana ömründe bir kerre farz olacağına ve bu farziyyetin tekerrür etmeyeceğine dair icma varsa da bu icma başka bir delile dayanmaktadır. O delil ise, hadisin aslında bulunan “haccediniz” emri değildir. Çünkü bu emir haccın tekerrür etmeyeceğine delalet etmez. Eğer sözü geçen emir hac farizasının tekerrür etmeyeceğine açıkça delalet etmiş olsaydı, o zaman el-Akra’ b. Habis (Radıyallahu anh) de bu mevzuda soru sorma lüzu¬munu hissetmeyecekti.”
Esasesen bu mesele usul-i fıkıh ulemasınca ihtilaf konusu olmuştur. Bu ihtilafı ana hatlarıyla şu şekilde özetlemek mümkündür. Bu hususta dört mezhep vardır:
1. Mutlak emir, umum ve tekrar iktiza eder.
2. Umum ve tekrar iktiza etmez. Lakin bunlara ihtimali vardır. İmam Şafii’nin mezhebi budur. Nevevî diyor ki: “Ulemamızca sahih olan kavle göre emir tekrarı iktiza etmez. İkinci kavle göre tekrarı iktiza eder. Üçün¬cü bir kavle göre, bir defadan fazlası hakkında beyana ihtiyaç vardır. Binaenaleyh tekrarı iktiza ettiğine ve etmediğine hükmolunamaz. Tevak¬kuf olunur. Bu kavlin sahipleri (konumuzu teşkil eden) bu hadisle istidlal etmişlerdir. Çünkü mutlak emir tekrarı yahut adem-i tekrarı iktiza etseydi Hz. Akra Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’a sormazdı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de “suale hacet yok, mutlak emir şu manaya hamledilir” cevabını verirdi. Emrin tekrar iktiza ettiğini söyleyenler Hz. Akra’nın meseleyi ihtiyaten ve izahat alma kiçin sorduğunu iddia ederler.”
3. Hanefi ulemâsından bazılarına göre mutlak emir tekrar icab etmez. Lakin bir şarta muallak olur veya bir vasfın sübutuyla mukayyed bulu¬nursa, tekrar ifade eder.
4. Hanefilerin ekserisi tarafından ihtiyar edilen sahih mezhebe göre mutlak emir umum ve tekrar iktiza etmez. Onlara ihtimali de yoktur. Na¬maz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin tekerrür etmesi sebeplerinin tekerrü¬ründen dolayıdır. Haccın sebebi olan Beyt-i Şerif tekerrür etmediği için ömürde bir defa ifa etmekle bu babdaki emir yerini bulur.
Yine usul-i fıkıh ulemâsına göre bir şeyden nehy, o şeyi devam üzere bırakmayı iktiza eder. Binaenaleyh Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in: “Sizi bir şeyden nehyettim mi, onu derhal bırakın” sözü itlâkı üzere bırakılır. Bundan yalnız zaruret hali müstesnadır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın...” buyurmakla “Size bir şey emir veya nehy ettiğim müddetçe siz de beni bırakın. Bir şey sormayın” yahut “Bir mesele hakkında inceden inceye tafsilat isteme-yin. Çünkü bu işin sonu Beni İsrail’in helaki gibi kötü bir neticeye varabilir” demek istemiştir. Gerçekten Allahu Teâlâ hazretleri bir sığır kesmelerim Beni İsrâil’e emir buyurmuştu. Emre itaat ederek herhangi bir sığın kesse¬ler, emir yerini bulurdu. Fakat onlar öyle yapmadılar. Kesilecek hayvanın rengi nasıl, yaşı kaç, gibi bir çok sualler sordular. Onların isyankâr suallerine karşı Allahu Teâlâ da kendilerine şiddet gösterdi.
Şer’î bir meselede, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in istemesiyle o meselenin farz ol¬ması konusunu şamil yayınlarının Ebu Davud tercüme şerhindeki 1373 numaralı teravih hadisin şerhinde genişçe açıklanmıştır. İsteyen oraya muracaat edebilir. Burada aynı konuya şunları da ilave etmekte fayda görüyoruz:
1. Resul-i ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir meselenin yapılmasını emretmesi kendi içtiha¬dının mahsulü olabilir. O içtihade uymak da müminler için farz olur.
2. Cenab-ı Hakk, haccı müminlere mutlak olarak emretmiş, vasıf ve şartlarını ve adedini Resulüne havale etmiş olabilir. Dolayısıyla Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in, kendisine “Bizim üzerimize her sene haccetmek farz mıdır?” diye soru soran bir kimseye “Evet” diye cevap vermiş olsaydı, müminle¬re her sene hac etmek farz olurdu.
Hattâbi’nin beyanına göre bu hadis-i şerif, hac farizasını eda ettikten sonra dinden dönen bir kimsenin, tekrar müslüman olmasıyla daha önce¬den eda etmiş olduğu haccı iade etmesi lazım geldiğine delalet etmektedir. Bu görüş aynı zamanda Şafii mezhebinin görüşüdür. İmam Mâlik’e ve Hanefi ulemâsına göre ise, dinden dönen bir kimsenin daha önce eda et¬miş olduğu farzları iade etmesi lazım gelmez. Ancak hac farizası bundan müstesnadır. Çünkü diğer farzların vakti geçmiştir. Haccın vakti ise henüz geçmemiştir. Zira haccın vakti ömrün sonuna kadar devam eder. Eğer o kimse dininden döndükten sonra tekrar imana gelir ve irtidad etmeden önceki eda etmiş olduğu herhangi bir farzın vakti de henüz geçmemiş olursa, o farzı da iade etmesi lazım gelir. Çünkü henüz vakti geçmemiştir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 6/400-402.

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ الْحَجُّ فِي كُلِّ عَامٍ قَالَ لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَوْ وَجَبَتْ لَمْ تَقُومُوا بِهَا وَلَوْ لَمْ تَقُومُوا بِهَا عُذِّبْتُمْ. [رواه ابن ماجه (٢٨٨٥)]
71- Enes b. Malik (Radıyallahu anh)dan; şöyle demiştir:
Sahabeler: Ya Resulallah! Hacca gitmek her yılda (mı farzdır)? dediler. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (onlara cevaben):
“Eğer ben evet deseydim (her yıl hacc etmek) vacip olurdu, vacip olsaydı bunu ifa edemezdiniz ve ifa etmeseydiniz tazip edilirdiniz.” buyurdu.”1
-----------------------
1- [İbni Mace 2885, Buseyrî Zevaid’de: Bu hadisin senedi sahihtir, der. Elbani; sahihtir, der.]
Not: bu hadisin izahı için 69 nolu hadisin 75 nolu dip notunda gerekli izah yapılmıştır. Oraya muracaat edebilirsiniz.

عَنْ عَمْرِو بْنِ مُرَّةٍ عَنْ مُرَّةَ الطَّيِّبِ، قال: حَدَّثَنِي رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ - صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فِي غُرْفَتِي هَذِهِ، حَسِبْتُ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللهِ - صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - يَوْمَ النَّحْرِ عَلَى نَاقَةٍ لَهُ حَمْرَاءَ مُخَضْرَمَةٍ، فقال: هَذَا يَوْمُ النَّحْرِ، وَهَذَا يَوْمُ الحَجِّ الأَكْبَرِ . [رواه أحمد. (١٥٩٢٧)]
72- Amr İbni Mürre(Radıyallahu anh)’den, oda Mürre et Tayyip(Radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından bir Adam benim odamda tahdis etti. Şöyle dedi: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kırmızı muhadrama (yani kulakları kesik gibi küçücük olan) devesinin üzerinde bize hitap ederek şöyle buyurdu: bu gün nahr (bayram) günüdür, bu gün haccı Ekber’dir.1
-------------------------------
1- [İmam Ahmet 15927, Şuayip Arnavut; bu hadisin isnadı sahih, ricali sıkattır.]
Hac fiillerinin çoğu nahr gününde yani bayramın birinci gününde top¬landığı için bu güne “Hacc-ı Ekber” denmiştir. Şöyle ki akabe Cemresi, tıraş, kurban kesmek, tavaf-i ziyaret ve daha başka vazifeler bugün yapı¬lır. Halk arasında yaygın olan “arafe günü cumaya rastlarsa, hacc-i ekber olur” rivayetinin aslı yoktur. Ancak arafe günü cumaya rastlarsa, o haccın yetmiş haccdan efdal olduğuna dair Cemü’l-fevaid isimli eserde mürsel olarak rivayet edilen bir hadis vardır. İbni Sirin'in beyanına göre Hacc-ı Ekber gününden maksat, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Veda Haccındaki birinci bayram günüdür. Resul-i Ekrem Efen¬dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Veda hutbesini irad etmiş ve o hutbede İslam’ın anahatlarıyla bir özetini vermiştir. Kıymetli âlimlerimizden M.Zihnî Efendi de bu konuda şunları söylüyor: “Hac iki kısımdır: Hacc-i Ekber, Hacc-i asgar. Birincisi, İslam haccıdır yani müslümanlara farz olan hacdır. İkincisi ise, umredir. Hacc-ı Ekber’in cuma gününe rastlaması dolayısıyle özel bir durum alması yoktur. Ancak cumaya rastlayan Arafe gününün fazlaca sevabı vardır. “Günlerin en üstünü Arefe günüdür. Bu gün cumaya rastlarsa, cuma gü¬nü dışında yapılan yetmiş hacdan efdaldir.” mealindeki hadis-i şerifle bu husus açıklanmıştır.”
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/359-360
Bu hadisi Buhari ta’likan rivayet etmiştir. Ebü Davud da kısa olarak rivayet etmiştir.
Bu hadiste Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kurban bayramının ilk gününe Hacc-ı Ekber günü ismini vermiştir. Gerek bu hadis ve gerekse Tekmile’de nakledilen bazı hadisler Hacc-ı Ekber’in Kurban bayramının ilk günü olduğuna delalet eder. Cumhur ve mezheb imamları bu hadislere dayanarak böyle hükmetmiş¬lerdir. Bayramın ilk gününe “Hacc-ı Ekber = En büyük hac” günü isminin verilmesi sebebi ise cemreye taş atmak, kurban kesmek, saç tıraşı olmak, farz tavafı ifa etmek gibi haccın birçok vecibelerinin bu günde yerine getirilmesidir.
İbn-i Sirin’e göre Hacc-ı Ekber günü Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ifa ettiği Veda haccına mahsustur. Çünkü o hacc’a Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizzat ka¬tıldığı gibi o gün yahudilerin, hıristiyanların ve müşriklerin bayram gününe tesadüf etmişti. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o sıralarda nazil olan Nasr suresinden vefatının yaklaşmış oldu¬ğunu sezdiği için o gün müslümanlara veda etmiş, halka büyük bir hitabede bulunmuş, onlara hac menasikini bildirmiş ve cahiliyet devrinin hükümlerini iptal etmişti. Böyle bir gün ne geçmişti ne de ge¬lecekti. Bu itibarla gerek müslümanlar ve gerekse diğer halk o gü¬nün muazzamlığını anlamışlardı.
Ömer bin el-Hattab (Radıyallahu anh) ile oğ¬lu Abdullah’a göre Hacc-ı Ekber, Arefe günüdür. Onlardan böyle bir rivayet var ise de, diğer rivayetler karşısında tutarsız ka¬lır.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/336
Bazı Hükümler
1. Genel olarak kurban bayramının birinci günü hacc-ı ekber günüdür. Ulemanın büyük çoğunluğu ile birlikte dört mezhep imamı bu görüştedir. Bu mevzudaki hadislerden bazıları şunlardır:
a. Ali (kerremallahu vecheh)’den rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e hacc-ı ekber’in gününü sordum da, “Nahr günüdür” diye ce¬vap verdi.( Tirmizi hac, 110.)
b. “Kurban (Bayramının birinci) günü hacc-ı ekber günüdür. O gün¬de kurbanların kanları akıtılır, tıraş olunur ve temizlik yapılır.” (Teysîru'l-vüsûl, I, 125.)
c. ‘Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat’ta bir hutbe okudu da Allah’a hamd’ü senâ’dan sonra “İmdi gelelim sadede; bugün hacc-ı ekber günüdür” bu¬yurdu.”( Aynî Umdetü’l-Kârî, X, 83)
Bu son hadisle ilk iki hadis arasında bir çelişki bulunduğu zannedilmemelidir. “Hac arafat’ta vakfeden ibarettir” anlamındaki Ebu Davud’daki 1949 numara¬lı hadisin, “Arafat’ta vakfe yapmak haccın önemli bir rüknüdür” şeklinde tevil edildiği gibi bu son hadis de “Cuma gününe rastlayan arafe gü¬nünün fazileti çok büyüktür” şeklinde tevil edilmiştir.;
2. Hac imamının 1. Kurban bayramı günü bir hutbe okuyarak o hutbede hacılara o günde ve daha sonraki günlerde hacıların Mina’da ve Mek¬ke’de yapacakları hacla ilgili görevleri anlatması sünnettir. İmam Şafii ile Ahmed bu görüştedirler.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/359-360

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وهوعَلَى نَاقَةٍ َ مُخَضْرَمَةٍ , فَقَالَ : أَتَدْرُونَ أَيُّ يَوْمٍ هَذَا وأَيُّ شَهْرٍ أَيُّ بَلَدٍ هَذَا ؟ قَالُوا : هَذَا بَلَدٌ حَرَامُ وَ شَهْرٌ حَرَامٌ وَ يَوْمٌ حَرَامٌ قَالَ : ألا إِنَّ أَمْوَالَكُمْ ودِمَاءَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ كَحُرْمَةِ شَهْرِكُمْ هَذَا و فِي بَلَدِكُمْ هَذَا و فِي يَوْمِكُمْ هَذَا ألا إِنِّي فَرَّطَكُمْ عَلَى الْحَوْضِ وَأَكْثَر بِكُمُ الْأُمَمِ فَلَا تَسَوَّدُوا وَجْهِي أَلَا إِنِّي مُسْتَنْقِذٌ أُنَاسًا وَ مُسْتَنْقِذٌ مِنِّي أُنَاسٌ فَأَقُولُ : يَا رَبِ أَصِيحَابِي يَقُولُ : إِنَّكَ لَاتَدْرِي مَا أَحْدَثُوا بَعْدَكَ . [رواه ابن ماجه (٣٠٥٧)وأحمد (٢٣٥٤٤) والنساء في الكبرى (٤٠٩٩)]
73- Abdullah bin Mesut (Radıyallahu anh)den:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat’ta muhadrama (yani kulakları kesik gibi küçücük olan) devesi üstünde olduğu hal¬de şöyle buyurdu, demiştir:
(Ey ashabım!) Bu gün hangi gündür, bu ay hangi aydır ve bu belde hangi şehirdir biliyor musunuz? diye sordu. Sahabeler (Radıyallahu anhüm):
Bu belde mukaddes bir şehirdir, bu ay mukaddes bir aydır ve bu gün mukaddes bir gündür, diye cevap verdiler. (Bunun üzerine Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Bilmiş olunuz ki bu şehriniz (Mekke) de, bu (Arefe) gününüzde, bu (Zilhicce) ayınız nasıl mukaddes ise, mallarınız ve canlarınız da şüphesiz size haram ve mukaddestir.
(Ashabım!) İyi biliniz ki: Ben Kevser havuzu başında öncünü¬züm (yani orada muhtaç olduğunuz şeylerin önceden hazırlayıcısıyım) ve diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla Övünürüm. Artık (çok günahlar işlemekle) siz benim yüzümü karartmayınız (yani beni Al¬lah’a karşı mahcup etmeyiniz).
Bilmiş olunuz ki: ben (kıyamet günü) bazı insanları kurta¬racağım. Bazı insanlar da benden kurtarılacak (yani zebaniler onları götürecekleridir. Ben Ya Rabbi! Arkadaşcıklarım (ne olacaklar?) diyeceğim. Allah şöyle buyuracak:
Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini bilmiyorsun.”1
-------------------------
1- [İbni Mace 3057, Buseyrî Zevâid'de: Bunun senedi sahihtir, demiştir. Elbani; sahihtir, der. İmam Ahmet 23544, Şuayip Arnavut; isnadı sahih, ricali Şeyhayn’in ricalidir, sıkattır,der.Nesai El kebir 4099]
Âlimlerin Hac Hutbeleri Sayısı Hakkındaki Görüşleri
1. Hanefiler ile Mâlik’e göre hac hutbeleri üç tanedir: Bunlar Zilhicce ayının yedinci, dokuzuncu ve on bi¬rinci günlerinde okunur.
2. Şafii’ye göre ise dört hutbe okunur: Bunlar, Zilhicce ayının yedinci, dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oku¬nur.
3. Ahmed’e göre ise hac hutbeleri üçtür: Bunlar, mezkûr ayın dokuzuncu, onuncu ve on ikinci günlerinde okunur.
Hanefiler, Malik ve Şafii’ye göre devlet başka¬nı veya hac emîri Zilhicce ayının yedinci günü Mekke’de öğle namazından sonra bir hutbe okur. Bu hutbeyi okumak sünnet¬tir. Hutbede Mekke’den Mina’ya çıkış anından Arefe gü¬nü öğle namazına kadar yapılması istenen hac menasiki hakkında hacılara bilgi verilir. Şayet o gün Cuma’ya rastlarsa Cuma hutbesi okunur ve Cuma namazı kılınır. Namazdan sonra bu hutbe okunur. Çünkü sünnet olan bu hutbenin öğle namazından sonraya bırakıl-masıdır. Cuma hutbesi ise bilindiği gibi Cuma namazından önce okun¬ması şarttır.
Ahmed’e göre o gün hutbe okumak sünnet değildir. Her¬halde bu hutbe hakkındaki hadis ona göre sahih değil veya ona in¬tikal etmemiştir.
Arefe günü hutbesi ile bayram günü hutbesi bu babın hadisle¬rinde ve benzeri hadislerde mevcuttur.
Bayramın ilk gününden sonraki günlerde okunan hutbenin bayramın ilk günü okunan hutbenin aynısı olduğu, Ebu Davud ile Beyhaki’nin rivayet ettikleri ve Beni Bekir kabi¬lesinden iki sahabi’ye ait bir hadisten anlaşılmaktadır.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/337

Hacda insanların ihrama girecekleri yerler
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ ، يسأل عن المهلِّ فَقَالَ: سَمِعْتُ قَالَ الرَّاوِي أَحْسَبُهُ رَفَعَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (وَ فِي رِوَايَةٍ قَالَ:خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: مُهَلُّ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مِنْ ذِي الْحُلَيْفَةِ، وَالطَّرِيقُ الْآخَرُ مِنْ الْجُحْفَةِ ، وَمُهِلُّ أَهْلِ الْعِرَاقِ مِنْ ذَاتِ عِرْقِ، وَمُهِلُّ أَهْلِ نَجْدٍ مِنْ قَرْنٍ، وَمُهِلُّ أَهْلِ الْيَمَنِ مِنْ يَلَمْلَمٍ. [رواه ابن ماجه و مسلم والشافعي في مسنده وأحمد و بيهقي والطيالسي وصحيح الأباني]
74- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anhuma)'dan; Şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim, - ravi diyor ki zannediyorum Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e yükseldi, - bir rivayette de Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize bir hutbe irad etti. Medine halkının ihrama girecekleri yer Zü’l-Huleyfe’den başlar. Şam halkının ihrama girecekleri yer, Cuhfe’den başlar. Irak halkının ihrama girecekleri yer Zât-ı Irak’tan başlar. Necid halkının İhrama girecekleri yer Karn’den başlar. Yemen halkının ihrama girecekleri yer Yelemlem’den başlar, bu¬yurdu.1
--------------------------------
1- [İbni Mace, Müslim, İmam Şafii - Müsned’inde,- İmam Ahmet, Beyhaki, Tayalusi, Elbani; hüccet ün-nebi adlı eserinde sahihtir, der.]
Mevakit: Mikat’ın çoğuludur, mikatlar manasındadır. Mikat, hac veya umre ya da ikisini ifa etmek isteyen kişinin ihrama gireceği yer demektir. Dünyanın herhangi bir yerinden hacca veya umreye giden adayın, mikat ismi verilen belirli yerlerden hangisinden ve¬ya hizasından geçecek olursa mikat yerine varacağı zaman orada usulüne uygun biçimde niyet etmesi gerekir. İhrama girmeden, yani etmek istediği hac veya umre'ye usulüne uygun olarak niyet etmeden mikat’ı geçmek yasaktır. Buna ilişkin hükümler bu aşağıda verilecektir. İhrama girmek için mikat is¬mi verilen yerlerin tayin ve tespiti Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından yapılmıştır. Yalnız Irak tarafından gidenle¬rin mikat’ı olan Zât-ı Irk’ın O’nun tarafından mı, Ömer (Radıyallahü anh) tarafından mı tayin ve tespit edildiği hususunda ihtilaf vardır.
Anılan Mikatlar Hakkında Özlü Bilgi
Bu konu hakkında bilgi vermeye geçmeden önce anılan memleketlerden hac veya umre’ye gidenlerin mikatları şuralardan başlar, ifadesinden maksat şudur: O semtten hac veya umre’ye gidenler inikat denilen yerlere varmadan önce ihrama girebilirler ve ihrama girmek için son sınır bu belirli yerlerdir. İhramsız olarak bu sınırı geçemezler. Ama bu sınıra varmadan önce, hatta bulundukları memlekette ihrama girebilirler. Bu durumu belirtmek için “ihra¬ma girecekleri yer şuradan başlar” şeklinde tercüme ettim.
1. Medine-i Münevvere halkının mikatı olan Zü’l-Huleyfe, Medine’nin güney batısı tarafında ve Medine’ye altı mil mesafede bir yerin ismidir. Burada Mescidü’ş-Şecere isimli bir cami ve Âbâr-ı Alî denilen kuyular bulunur.
2. Şam halkının mikatı olan Cuhfe, Mekke’nin kuzey batısında ve Mekke’ye 32 mil mesafede bir köyün ismidir. Bu yer Rabığ şehrine yakındır. Bu yere Mühey’a denilirdi. Şu anda Cuhfe köyü izi ve belirtileri kalmadığı için bu yol¬dan giden hacı adayları bu köyün kuzey cephesinde bulunan Rabığ şehrinde ihrama girerler.
3. Necid halkının mikatı olan Karn, Mekke’nin kuzey doğusunda ve Mekke’ye bir gün, bir gecelik mesafede bir dağın ismidir. Bu dağ silsilesi Arafat’a kadar uzanır. Bu semte Karnü’l-Menâzil de denilir. Burada bir kaç yol kesiştiği için Karnü’l-Menâzil ismini aldığı rivayet olu¬nur. Necid, Hicaz ile Irak arasında kalan ve Arabistan Yarımadasında bir bölgedir.
4. Yemen halkının mikatı olan Yeleralem, Mekke’nin güneyinde ve buraya iki konak mesafede bir dağın ismi¬dir. Bu dağa Elemlem de denilir. Hatta asıl isminin Elemlem olduğu söyleniyor. Bu mikat ile Mekke arasındaki me¬safenin 30 mil olduğu söyleniyor. El-Fetih'te: “Hadisin zahirine göre Yelemlem, Yemen halkının tümünün mikatıdır. Hâlbuki bu mana kasdedilmemiştir. Çünkü Yemen halkı iki ayrı yolla Mekke’ye gelir: Yemen’in Tihâme bölgesi halkı Yelemlem’den veya hizasından geçerler. Bu bölge halkının mikatı Yelemlem’dir. Yemen’in dağlık bölgesinden Mekke’ye giden yol ise Karn mikatından veya hizasından geçer. Yemen, Necid ismi verilen bu bölge halkının mikatı Yelemlem değil, Karn isimli mikattır. Şu halde hadiste anılan Yemen” den maksad bu ülkenin tamamı değil, sadece Tihâme bölgesidir,” diye bilgi verilmiştir.
5. Doğu, yani Irak halkının mikatı olan Zât-ı Irk, Mekke’nin kuzey doğusunda ve Mekke’ye 46 mil mesa¬fede bir yerin ismidir. Irak halkı mikatının Zât-ı Irk olduğu, Müslim’in Cabir (Radıyallahu anh)’den rivayet ettiği hadste ve Ebu Davud, Nesai, Tahavi ve Beyhaki’nin rivayet ettikleri Aişe (Radıyallahu anha)’nın hadisinde bildirilmiştir. Bu itibarla İbni Mace’nin rivayetinde bulunan doğu ifadesi Irak manasına yorumlanmıştır. Bu hadisle¬re göre Zât-ı Irk Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından Irak halkı için inikat kılınmıştır. Cumhur ve Atâ bin Ebi Rabâh’ın görüşü böyledir. Diğer bir kavle göre Zât-ı Irk’in Irak halkı için mikat kılınması Ömer İbni Hattab (Radıyallahu anh)’ın içtihadı ile olmuştur. Cabir bin Zeyd, Tâvûs, Muhammed bin Şirin, Gazali, Râfi’ ve Nevevi bu görüşte olanlardandır.
Yukarda anılan mikatlar, hadislerde anılan bölgelerde ikamet eden halk için olduğu gibi bu bölgelerde ikamet etmemekle beraber anılan mikatlardan veya hizalarından Mekke’ye giden başka memleket halkı için de mikat sayılır. Mesela Türkiye’den hac veya umre niyetiyle yola çıkan bir kimse Medine-i Münev¬vere üzerinden geçerse Medine halkının mikatı olan Zü’l-Huleyfe o kimse için de mikat sayılır. Keza bir kimse Yemen Yoluyla Mekke’ye gitmek isterse onun mikatı Yemen hal¬kının mikatı olan Yelemlem’dir. Çünkü Buhari, Müs¬lim, Ebu Davud ve başkalarının rivayet ettikleri İbni Abbas (Radıyallahü anh)’in hadisinde mikatlar ve âit oldukları memleketler beyan buyurulduktan sonra:
“Bu mikatlar, hac ve umre etmek isteyen bu bölgeler halkı ile diğer memleketler halkından yolları bu yerlere uğrayan kimseler içindir” ilavesi vardır.
El-Menhel yazan bu cümlenin izahı bölümünde özetle şöyle der:
“Yani bu mikatlar yukarda anılan memleketler halkı ile yolu bu mikatlardan veya hizasından geçen başka memleketler halkı için mi¬kattır. Bir mikattan geçen kimsenin memleketine ait belirli bir mikatı bulunsun veya bulunmasın hüküm budur. Belirli mikatı bulun¬mayan bir memleket halkı hangi mikat üzerinden geçerse o mikat onun mikatıdır ve orada ihrama girmesi gerekir.
Belirli bir mikatı bulunup da kendi mikatına varmadan önce yo¬lu başka bir mikata uğrayan kimse hangi mikatta ihrama girecek? Mesela Şam’lı bir kimse Medine-i Münevvere’ye uğrayıp oradan hacc’a veya umre’ye gidecek olursa, Medine halkının mikatı Zü’l-Huleyfe’dir ve Medine’ye 6 mil mesafededir. Şam halkının mikatı olan el-Cuhfe ise Me¬dine ile Mekke arasında ve Medine’ye bir hayli uzak, Mekke’ye 32 mil mesafededir. Şam’lı kimse Medine’den Mekke’ye hareket edince Medine’lilerin mikatı olan Zü’l-Huleyfe’de ihrama girerse, Şam halkının mikatı olan Cuhfe’ye ihramlı olarak uğramış olur. Şayet ken¬di memleketinin mikatında ihrama girecekse. Medine’lilerin mikatı olan Zü’l-Huleyfe’den ihramsız geçecek ve Mekke’ye yaklaşınca Cuhfe’de ihrama girecektir.
Yukarıda verdiğim misaldeki adam hangi mikatta ihrama girmelidir?
Âlimlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:
1. Hanefi mezhebinin meşhur kavline göre adam Zü’l-Huleyfe’den ihrama girmelidir, yani ilk mikattan ihrama gir¬mesi mendubtur. Şayet ilk inikatta ihrama girmeden onun sınırını geçerse Cuhfe’de, yani son mikatta ihrama girmesi mecbu¬riyeti vardır. Mâlik de böyle demiştir.
2. Şafii, Ahmed ve İshâk’a göre adam Zü’l-Huleyfe’de yani ilk mikatta ihrama girmek mecburiyetinde¬dir. Ebu Hanife’nin de bir kavli böyledir.
Hanefi mezhebinin fıkıh kitablarından el-Bedâyi’de: Kim bu mikatlardan birisinden (ihramsız) geçer ve başka bir mikata va¬rırsa, yani başka mikatta ihrama girerse caizdir. Fakat birinci mikatta ihrama, girmesi müstehabtır. Medine-i Münevve-re’ye uğrayıp da oranın mikatı olan Zü’l-Huleyfe’de ih¬rama girmeden geçen başka ülke halkının Cuhfe’de ihrama girmelerinin caizliği, fakat en iyisinin Zü’l-Huleyfe’de ih¬rama girmeleri hükmü Ebu Hanife’den rivayet olunmuş, diye bilgi verilmiştir.
İki mikat arasından geçen bir kimse, Hanefi mezhebine göre bunlardan birisinin hizasına gelince ihrama girer. Mikatın sem¬tini inceleme ve araştırma neticesinde varacağı kanaata göre tayin ve tesbit eder. Bu iki mikattan hangisi Mekke’ye daha uzak ise orada ihrama girmesi daha iyidir. Maliki mezhebinin za¬hiri de böyledir. İmam Ahmed’e göre ise adam, Mekke’ye en uzak inikatta ihrama girmek zorundadır. Şafii mezhebinin en sıhhatli kavli de böyledir.
Buhari, Müslim ve başkalarının rivayet ettikleri İbni Abbas (Radıyallahü anh)’ın hadisinde bulunan; “Hac ve umre etmek isteyenlerden...” ifadesinin zahirine göre hadiste anılan mikatlardan ihrama girmek Mekke’ye Hac veya Umre niyetiyle gitmek isteyenlere vacibtir. Fakat başka maksadla Mekke’ye gitmek isteyenlere bu mikatlarda ihrama girmek vacib değildir. Şu halde bir Medine’li, mikatları olan Zü’l-Huleyfe’den geçerken hac veya umre niyetini taşımayıp Mekke’ye yaklaştıktan sonra hac veya umre’ye niyet ederse niyet edeceği yerde ihrama girebilir. Bunun ihram için geri dönüp mikattan ihrama girmesi mecburiyeti yoktur. Niyet ettiği yerde ihrama girdiği zaman, mikattan ihramsız geçmiş di¬ye kurban kesmesi de gerekmez.
Bu husustaki ilmi görüşlere gelince:
1. Yukarıda beyan edilen hüküm, yani mikattan geçerken hac veya umre maksadı yok iken bilahare Mekke’ye yaklaşınca hac veya umre etmek isteyen ve böylece niyetini değiştiren kimse¬nin bulunduğu yerde ihrama girmesinin caizliği ve kurban kesme¬sinin gereksizliği görüşü İbni Ömer ve İbni Abbas’tan rivayet olunmuştur. Şafii’nin son kavli de böyledir.
2. Evzâi, Ebu Hanife, Ahmed, İshak ve Cumhura göre bu adam ihrama girmek için mikata dönmeyip bu¬lunduğu yerde ihrama girerse kurban kesmesi vacibtir. Çünkü Mekke’ye herhangi bir maksadla gitmek isteyen kimsenin şer’î maze¬reti yok iken mikat’ı ihrâmsız geçmesi caiz değildir. Hac veya umre’den başka bir maksadla da olsa Mekke’ye giden kimsenin mikatta ihrama girmesi gerekli olduğu halde bu adam buna riayet etmediği için günah işlemiş olur ve bu yüzden ceza kurbanı kesmek zorunda kalır.
Yukarıdaki hüküm, ikametgâhı mikatların dışında kalanlara mahsustur. Ama ikamet ettiği köy veya şehir, mikat ile Mekke arasında bulunan kimsenin Mekke’ye her girişinde ihramlı olması şartı yoktur. Böyle bir kimse çeşitli iş ve maksadlarla sık sık Mekke’ye gider. Her girişinde hac veya umre niyetiyle ihrama girmesi mecburiyeti olursa büyük sıkıntı ve güçlük doğar, islamiyet’te güçlük bulunmadığı Kur'an-i Kerim'in ayetleriyle sabittir.
El-Ayni, Buhari’nin şerhinde özetle şu bilgiyi verir: “Çeşitli iş ve ihtiyaçlar için sık sık Mekke’ye gitmek ih¬tiyacını duyan kimse ile mubah savaş veya düşman korkusu ile Mekke’ye gitmek isteyen kimselerin Mekke’ye girebilme¬leri için ihrama girmeleri gerekmez. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Fetih günü başında bir miğfer bulunduğu halde Mekke’ye girdi. Ashabı da böyle etmişlerdir. Defalarca Mek-ke’ye girip çıkan kimsenin her girişinde ihrama girmesi vacib olursa adamın bütün zamanının ihramlı geçmesi gerekecek. Bu ise güçtür. Bu itibarla hüküm budur. Her giriş için ihrama girmesi vacib değildir. Şafii ve Ahmed de böyle hükmetmişlerdir.
Bir mikat’tan geçerken Mekke’ye uğramak niyetinde ol¬mayıp da sonradan Mekke’ye girmeye niyetlenen kimsenin de mikatta ihrama girmesi vacib değildir. Çünkü mikattan geçerken Mekke’ye uğramak niyeti yoktu. Bu nedenle mikatı geçtikten sonra Mekke’ye girmeye niyetlenen kimse niyetlendiği yerde ihrama girer ve ceza kurbanı kesmesi veya başka bir ceza gerek¬mez. Malik, Şafii, Sevri ve Ebu Hanife’nin iki arkadaşı da böyle demişlerdir. Ahmed ve İshak’tan ya¬pılan rivayete göre bu adamın mikata geri dönüp orada ihrama gir¬mesi vacibtir.”
Şu noktaya da işaret edeyim: Mekke’de ikamet eden bir kimse hac etmek veya hac ile umre’yi birleştirmek suretiyle ifa et¬mek istediği zaman Mekke’nin içinde ihrama girer. Fakat yalnız umre etmek istediği zaman Harem’in dışına ve umre’nin mikatına gidip orada ihrama girer. Mekke’nin içinde, yani ha¬rem sayılan bölge içinde ihrama giremez.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/95-100

Mina hutbesi
عَنْ عَبْدِ الرَحْمَنِ بْنِ مُعَاذٍ قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِمِنَى فَفَتَحَ اللهُ أَسْمَاعُنَا حَتَّى إِنْ كَنَا لَنَسْمَعُ مَا يَقُولُ وَ نَحْنُ فِي مَنَازِلِنَا فَطَفِقَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَلِمُهُمْ مَنَاسِكِهِمْ حَتَّى بَلَغَ الْجِمَارِ فَقَالَ بِحِصّي الْخَذْفِ وَأَمَرَ الْمُهَاجِرِينَ أَنْ يُنَزِّلوُا فِي مُقَدَّمِ الْمَسْجِدِ وَأَمَرَ الْأَنْصَار أَنْ يُنَزِّلُوا فِي مُؤَحِّرِ الْمَسْجِدِ . [رواه النسائي (٢٩٩٦) و ابو داود (١٩٥٧)وبيهقي في الكبير (٩٣٢١)]
75- Abdurrahman b. Muaz (Radıyallahu anh)’den; Şöyle demiştir:
Biz Mina’da iken Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize bir hutbe irat etti de Allah işitme gücü¬müzü (öyle) genişletti ki söylediği şeylerin hepsini bulunduğumuz yerde işitebiliyorduk. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac da yapılaması gereken her şeyi hatta atılacak taşların ölçüsünü bile bildirdi. Muhacirlere Mescidin ön tarafına inmelerini emretti. Ensar’a da Mescidin arkasına konaklamalarını emretti.1
--------------------------------
1- [Nesai 2996, Elbani; sahihtir der. Ebu Davut 1957, Beyhaki – El-Kebir – 9321]
Veda Haccında Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Mina’da halka hitaben yaptığı bir konuşması bir özür sebebiyle bu konuşmayı dinlemeye gidemeyip de çadırlarında kalan kimseler tarafından bile rahatça işitilip dinlenebilmiştir. Bu durum Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için bir mu-cizedir. Söz konusu hutbenin Zilhiccenin 8. günü irad edilmiş olması ihti¬mali bulunduğu gibi, bayramın birinci gününde veya daha sonraki teşrik günlerinde irad edilmiş olması ihtimali de vardır.
Sünen-i Ebu Davud’un bazı nüshalarında “şehadet parmaklarını kulaklarına koydu” ifadesi vardır ki, bu ifade Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sesini daha uzaklara eriştirebilmek için parmak uçlarını kulak deliklerine koyup bu hususta ellerinden de yararlandığını gösterir. Nitekim Hz. Bilâl de ezan okurken böyle yapardı. Beyhaki’nin rivayetinde ise bu cümle: şehadet parmaklarının birini diğeri üzerine koydu” şeklindedir ki “cemrelere atı¬lacak olan taşların büyüklüğünü parmaklarıyla gösterdi” anlamına gel¬mektedir. Metinde geçen “fiske taşlan (büyüklüğünde taşlar atınız) dedi” şeklinde tercüme etmek de mümkündür.
Bir başka tabirle cümlesindeki fiili, “attı” anlamında kullanılmıştır. Buna göre bu cümle, Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )’in cemrelere taş atışını beyan eden ve raviye ait bir cümle olur.
Bazı Hükümler
1. Hac imamının Mina’da bir hutbe okuyarak hacla ilgili görevlerinde halkı aydınlatması sün¬nettir.
2. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )’in Mina’da okuduğu hutbeyi, yakında bulunanlar gibi ta uzakta bulunanlar da rahatça dinleyebilmişlerdir.
3. İdareci durumunda bulunan kimseler, idaresi altında bulunanların maddî ve manevî çıkarlarını düşünmelidir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/377-378

عَنْ رَجُلَيْنِ مِنِ بَنِي بَكْرِ قَالَا : رَأَيْنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهِ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ بَيْنَ أَوْسَطِ أَيَّامِ التَّشْرِيقِ وَنَحْنُ عِنْدَ رَاحِلَتِهِ وَهِيَ خُطْبَةُ رَسَول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الَّتِي يَخْطُبُ بِمِنَى . [رواه ابو داود (١٩٥٢)]
76- Bekroğullarından iki kişiden; demişlerdir ki:
Biz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i teşrik günlerinin ortasında hutbe irad ederken gördük. Biz onun bineğinin yanında idik. Bu hutbe Resulüllah’ın Mina’da irad ettiği hutbe idi.1
---------------------------
1- [Ebu Davut 1952, Elbani; sahihtir der]
“Teşrik”, eti güneşletip kurutmak demektir. Arablarca Zilhiccenin onbirinci, on ikinci ve on üçüncü gün¬leri kurban etlerini güneşe sererek kurutmak âdettir. Onun için bu üç güne “teşrik günleri” denilmiştir .Teşrik günleri üç gün olduğuna göre ikinci teşrik günü bunların ortasında yer alır. Bu durumda, metinde “teşrik gün¬lerinin ortasında” cümlesinden maksat, kurban bayramının üçüncü, Zil¬hiccenin on ikinci günüdür.
Bu hadisi rivayet eden Bekroğullarından iki sahabidir. Bunların isim¬lerinin bilinmemesi, hadisin sıhhatine bir zarar vermez. Çünkü sahabilerin hepsi güvenilir kimselerdir.
Sözü geçen sahabiler, “biz onun hayvanının yanında idik” sözüyle, “Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bu hutbesini çok yakından, net olarak ve eksiksiz ola-rak dinleyebildik” demek istemişlerdir.
Bazı Hükümler
Hac imamının Mina’da bayramın üçüncü gününde bir hutbe irad ederek Mina da yapılacak hac görevleri ile ilgili konularda halkı aydınlatması müstehabtır. İmam Şafii ile İmam Ahmed de bu görüştedirler. Hanefî ulemâsı ile İmam Mâlik’e göre ise, hac hutbeleri üçtür:
a. Bunlardan birincisi Zilhiccenin 7. günü Mekke’de Harem-i Şerif de okunur. Bu hutbede hac hükümleri, özellikle terviye günü Mina’ya çıkılaması ve orada geceledikten sonra Arafat’a çıkılacağı meseleleri anlatılır. Hutbenin arasında oturulmaz. Tek hutbe olarak okunur.
b. İkinci hutbe Arefe günü Arafat’ta Nemire mescidinde cem-i takdim ile kılınan öğle ve ikindi namazlarından önce okunur.
Cuma hutbesinde olduğu gibi arasında oturulup iki hutbe halinde oku¬nur. Bu hutbelerde hac hükümleri özellikle Arafat ve Müzdelife vakfeleri cem-i takdim, cem-i tehir.... anlatılır.
c. Üçüncü hutbe Bayramın ikinci günü (11 Zilhicce) öğle namazından sonra Mina’da okunur. Bu hutbenin de arasında oturulmaz. Tek hutbe halinde okunur. Nitekim Nevevî’nin “Şerhü'l-menâsik” isimli eserinde İbn Sâd’ın Tabakât’ından naklen, Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Mina’daki bu hutbeyi bay¬ramın ikinci günü irad ettiği ifade ediliyor. Şafii ulemâsına göre ise hac hutbeleri dörttür:
Birincisi Zilhiccenin yedinci günü Mekke’de, ikincisi Arafe günü Ara¬fat’ta, üçüncüsü Bayramın birinci günü irad edilir. Dördüncüsü de bayra¬mın üçüncü günü okunur. Bayramın birinci günü hac imamının hutbe oku¬masının müstehap olduğuna dair Şafii ulemâsının delili ise Ebu Davud’un rivayet ettiği 1945 numaralı hadistir. Hanefi ulemâsından Tahavi’ye göre 1945 numaralı hadis-i şerifte söz konusu edilen konuşma, ümmet-i Muhammed’in istikbali ile ilgili bir vasiyet niteliği taşıdığından o konuşmaya bir hutbe gözüyle bakılamaz. Daha fazla bilgi için Ebu Davud’un rivayet ettiği 1956 numaralı hadisin açıklamasına bakılabilir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/373-374.

عَنْ رَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : خَطَبَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ النَّاسَ بِمِنَى وَنَزلَهُمْ مَنَازِلَهُمْ فَقَالَ : لِيَنْزِلِ الْمُهَاجِرَةُ هَهُنَا أَشَارَ إِلَى مَيْمَنَةِ الْقِبْلَة وَالْأَنْصَارُ هَهُنَا وَأَشَارَ إِلَى مَيْسَرَةِ الْقِبْلَة ثُمَّ لِيَنْزِلِ النَاسُ حَوْلَهُمْ . [رواه ابو داود (١٩٥١)]
77- Ashab’dan birinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mina’da halka bir hutbe irad edip onları (Ken¬dileri tayin ettiği) yerlerine yerleştirdi. Ve yine bu maksatla kıble (ciheti)’nin sağına işaret ederek,
“Muhacirler buraya konaklasın”; Kıble (ciheti)’nin soluna işaret ederek:
“Ensar da buraya konaklasın, (diğer) halk onların çevresine yerleşsinler” buyurdu.1
--------------------------
1- [Ebu Davut 1951, Elbanî; sahihtir der]
Bu hadiste de ifade edildiği gibi Fahri Kâinat Efendimiz Mina’da halka bir hutbe irad ederek Muhacirlerin “Mescid-i Hayf” denilen Mina Mescidinin ön tarafına, Ensar’ın da bu mescidin arka tarafına yerleşmelerini bu iki cemaatin dışında kalan kimselerin de Muhacir ve Ensar’ın çevresine dağılıp yerleşmelerini emretmiştir.
Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Muhacirleri bir yere, Ensarı bir başka yere, diğer hal¬kı da onların çevresine yerleştirirken ümmete, Muhacirlerle Ensar’ın bu dindeki hizmetlerinin büyüklüğünü, dolayısıyla bu ümmetin diğer fertleri¬nin onların kadir ve kıymetlerini bilmeleri gerektiğini öğretmek maksadını gözetmiş olabilir. Bunun yanında her kesimin iman bağı ile birlikte mev¬cut olan akrabalık bağı dolayısıyla birbirleriyle daha kolay yardımlaşacaklarını da düşünmüş olabilir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/372.

عَنْ أَبِي بَكْرٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ فِي حَجَّتِهِ قَالَ : إِنَّ الزَّمَانَ قَدِ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ، السَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا، مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ، ثَلاثَةٌ مُتَوَالِيَاتٌ: ذُو الْقَعْدَةِ، وَذُو الْحِجَّةِ، وَالْمُحَرَّمُ، وَرَجَبٌ مُضَر . [رواه ابو داود (١٩٤٧) والبخاري (٣٠٢٥) ومسلم (١٦٧٩)]
78- Ebu Bekre (Radıyallahu anh)'dan:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Veda) haccında (halka) bir hutbe irad edip (şöyle) buyur¬muştur:
(Takvim düzeni açısından) zaman, Allah’ın gökleri ve yeri ya¬rattığı gündeki (ilk) durumuna dönmüştür. (Artık) sene on iki ay¬dır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü peş peşedir ki, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir. Bir de Cümade’l- (ahir) ile Şa¬ban arasında yer alan Mudar’ın Receb’i dir.1
-----------------------------
1- [Ebu Davut 1957, Elbanî; sahihtir der. Buhari 3025, Müslim 1679, ]
Hadisi Buharı tefsir babında ve başka yerde rivayet et¬miştir. Müslim de Eyyub kanalıyla... Abdurrahman İbni Ebu Bekre’den, o ise babasından bu hadisi rivayet etmiştir.
Ulemânın beyanlarına göre cahiliyet devrinde Araplar haram ayların tahrimi hususunda Hz. İbrahim dinine riayet ederlermiş. Fakat arka arkaya üç ay harbsiz durmak kendilerine güç gelirmiş. Bu sebeple haram aylardan birinde harbe muh¬taç olurlarsa o ayın hürmetini sonraki aya tehir ederler; mesela Mu¬harrem ayında harb olursa onun hürmetini Safer’e bırakırlarmış. Gelecek sene bu hürmet başka aya tehir edilirmiş. Bu iş yıllarca tekerrür etmiş. Nihayet ayları karıştırmışlar. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in haccı onların Zü1hicce’yi haram kıldıkları seneye tesadüf etmiş. Bu münasebetle izahta bulunarak zamanı döndürmelerinin Allah’ın göklerle yeri yarattığı gün verdiği hükme tesadüf ettiğini haber vermiştir.
Ebu Ubeyd şöyle diyor: “Araplar nesi' yani tehir yaparlardı. Allahu Teâlâ’nın hakkında:
(Nesi' ancak küfürde fazlalıktır.) buyurduğu işte budur. Çok defa Muharrem ayında harbe muhtaç olurlar; onun tahrimini Safer’e tehir ederlerdi. Sonra gelecek sene Safer’i tehir ederlerdi. İşte o sene Muharrem’in yerine dönüşüne rastlamıştır.”
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Receb için “Mudar'ın ayı” demesi meseleyi izahda mubalega göstermek içindir. Filhakika Mudar’la Rabia kabileleri arasında Receb ayı hakkında ihtilaf vardı. Mudar Receb’i bugün maruf olan yerinde sayar; Rabia ise onu ramazan kabul ederlerdi. Bundan dolayı Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Receb’i Mudara izafe buyurmuştur. Mamafih Mudar Receb ayını başka kabilelerden daha fazla ta’zim ettiği için onlara izafe ettiğini söyliyenler de olmuştur.
İbni Cerîr der ki: Bize Muhammed İbni Ma’mer’in... Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)’den rivayetine göre Allah Rasulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Mu¬hakkak ki zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli ile dönmüştür (dönmektedir). Allah katında ayların sayısı gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın kitabında onikidir. Onlardan dördü haram ay¬lardır. Üçü peşpeşe olup (biri de) Cumada ile Şaban arasındaki Mudar’ın Receb’idir. Hadisi Muhammed İbni Ma’mer’den rivayet eden el-Bezzâr: Bu hadis Ebu Hüreyre’den sadece bu yönden rivayet edilmiştir. Hadisi İbn Avn da... Abdurrahman İbn Ebu Bekre’den, o ise babasından rivayet etmiştir, der.
Yine İbn Cerîr der ki: Bana Musa İbn Abdurrahman el-Mesrûkî’nin... İbni Ömer’den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Allah Rasulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) veda haccında teşrik günlerinin ortasında Mina’da hutbe okuyup şöyle buyurdu: Ey insanlar, muhakkak zaman dönmüştür. O, bugün Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibidir. Muhakkak Allah katında ayların sayısı onikidir. Onlardan dördü haram aylardır. Onların ilki Cumada ve Şaban arasındaki Mudar’ın Receb’idir. Zülkade, Zül-hicce ve Muharrem (diğer üç haram aydır). Hadisin bir benzerini veya aynını İbni Merduyeh de Musa İbni Ubeyde kanalıyla... İbni Ömer’den rivayet etmiştir.
Hammad İbni Seleme der ki: Bana Ali İbni Zeyd’in Ebu Hurre’den, onun er-Rukâşî'den, onun da sahabi olan amcasından rivayetine göre o, şöyle demiştir: Teşrik günlerinin ortasında Allah Rasulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün devesinin gemini tutmuş, insanları ondan uzaklaştırıyordum. Allah Ra¬sulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Dikkat ediniz, muhakkak ki zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibi dönmüştür, (dönmektedir). Muhakkak ki Allah katında Allah’ın kitabında gökleri ve yeri yarattığı günde ayların sayısı oniki aydır. Onlardan dördü haram aylardır. Onlarda kendilerinize yazık etmeyiniz (zulmetmeyiniz). Saîd İbni Mansûr’un Ebu Muaviye kanalıyla... İbni Abbas’tan rivayetine göre o, “Bun¬lardan dördü haram olanlardır.” ayeti hakkında: Muharrem, Receb, Zülka’de, Zülhicce, demiştir.
Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hadiste: Muhakkak ki zaman Allah’ın gök¬leri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibi dönmüştür (dönmektedir), bu¬yurmuş olması onun takdim ve te’hir, fazlalık ve eksiklik, geciktirme ve değiştirme olmaksızın evvelemirde Allah’ın yaratmış olduğu durumu bir tesbit ve anlatmadan ibarettir. Nitekim Mekke’nin haram kılınması konusunda da: Muhakkak ki bu beldeyi Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı günde haram kılmıştır. O, kıyamet gününe kadar Allah’ın ha¬ram kılmasıyla haramdır, buyurduğu gibi burada da: Muhakkak ki zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli ile dönmüştür (dönmektedir), buyurmuştur. Bugün durum Allahu Teâlâ’nın gökleri ve yeri yarattığı günde olduğu gibi kitabında aynen meşrû'dur.
Bu hadis üzerinde müfessir ve mütekellimlerden birisi şöyle demiştir: Hz. Peygamber’in: Muhakkak ki (zaman) Allahu Teâlâ’nın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli gibi (şekli ile) dönmüştür, sözünden maksad şudur: Allah Rasulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nün haccı o sene zülhicceye rastlamıştı. Araplar haram ayları ertelerlerdi. Böylece senelerin çoğunda ve hatta ekserisinde Zülhicceden başka aylarda haccederlerdi. (Bazıları) Ebu Bekir Sıddîk’ın 9. senedeki haccının Zülkade’de olduğunu sanmış¬lardır ki bu şüphelidir.
Bundan daha da garibi Taberânî'nin seleften birisinden rivayet ettiği bir hadis içinde geçen şu sözlerdir: Veda haccı senesi müslümanların, yahûdilerin ve hıristiyanların haccı bir güne rastlamıştı ki o da nahr günüdür. En doğrusunu Allah bilir.
Şeyh es-Sehâvî “el-Meşhûr fi Esmâ-i Eyyâm'iş-Şuhûr” ismi ile toplamış olduğu bir cüzde şöyle der: Muharrem'e bu ismin verilmesi, onun haram bir ay olmasındandır. Bana göre böyle isimlendirilmesi, onun ha¬ram kılınmasını kuvetlendirmek içindir. Çünkü arablar bu ay üzerinde diledikleri gibi tasarrufda bulunur; bir sene helâl, bir sene haram sayarlardı. Bu kelimenin çoğulu muharremât, mehârim ve mehârîm ola¬rak gelir. Safer ayına ise bu ismin verilme sebebi, onların (bu ayda) savaş ve sefer için çıktıklarında evlerinde olmamalarıdır. Bu kelimenin de çoğulu Erbiâ' ve Erbia olarak gelir. Rebî’ül-Âhir de birincisi gibidir. Cemâziyel-evvel ayına bu ismin verilme sebebi ise bu ayda suların donmasındandır. Onlara göre aylar dönmezdi. Bu, şüphelidir. Zira onların ayları hilallere bağlıydı. O halde mutlaka dönmesi gerekir. Herhalde bu ismi vermeleri ilk isimlendirildiğinde soğuktan suların donmuş olma¬sındandır.
Bu kelimenin de çoğulu cumâdiyât olarak gelir, müzekker ve müennesdir. Dolayısıyla cumada el-Ûlâ, cumada el-Evvel ve cumada el-Âhir, cumâdâ el-Âhire denilir. Receb kelimesi, tazim anlamında olan tercib kökünden gelir. Çoğulu ercâb, ricâb ve recebât şeklindedir. Şaban ismi ise; yağma için kabilelerin dağılması aslından alınmıştır. Şeâbin ve Şa'bânât şeklinde çoğul yapılır. Ramazan ayına bu ismin verilmesi, sıcağın şiddetli olmasındandır. Ramezânât, Ramâzîn ve Ermiza şek¬linde çoğul yapılır. O, Allah’ın isimlerinden bir isimdir, diyenin sözü ise hatalı olup önem verilmez ve iltifat edilmez. Ben de derim ki: Bu hususta bir hadis varid olmuşsa da zayıftır. Ben bunu Oruç Kitabının başında açıkladım.
Şevval kelimesi dişiye aşmak üzere devenin kuyruğunu kaldırması anlamına gelen masdardan türetilmiştir. Şevvâvîl, şevâvîl ve şevvâlât şeklinde çoğul yapılır. el-Kade kelimesi kafın kesresi iledir. —Ben de derim ki: Kafın tek fethası ile de olur.— Bu aya bu ismin veriliş se¬bebi, onların (arapların) bu ayda savaş ve yolculuk yapmamalarıdır. Zevat el-Kade şeklinde çoğul yapılır. el-Hicce kelimesi hâ’nın kesresi —ben de derim ki: Hâ’nın fethası ile de olur— iledir. Bu aya Zülhicce denmesinin sebebi haccı bu ayda yerine getirdiklerindendir. Zevat el-Hicce şeklinde çoğul yapılır.
Günlerin isimleri: İlki el-Ehad’dır. Âhad, Uhâd ve Vuhûd olarak çoğul yapılır. Sonra el-İsneyn’dir. Esânîn şeklinde çoğul yapılır. Sonra hem müzekker ve hem de müennes sayılan es-Sülâsâ’dır. Çoğulu Sülâsâvât ve Esâlis'dir. Sonra el-Erbiâ olup Erbiâvât ve Erâbî' şeklinde çoğul yapılır. Sonra el-Hamîs’dir. Ahmise ve Ahâmis şeklinde çoğul yapılır. Sonra Cümüa —Mimin zammesi ile sükûnu ile ve fethası ile okunur— dır. Çoğulu Cuma' ve Cümüât gelir. Sonra Sebt gelir ki kesme anlamına olan sebt kelimesinden alınmıştır. Sayılar burada sona ermektedir. Araplar ise günleri şöyle isimlendirmişlerdi: Evvel, Ehven, Cübâr, Debâr, Mu’nis, Arûbe, Şeyyâr.
Allahu Teâlâ: “Bunlardan dördü haram olanlardır.” buyurur ki araplar câhiliye devrinde de bunları haram kılmaktaydılar. Onlardan el-Besl adındaki bir grup dışında cumhûr’u dört ayı haram sayardı. El-Besl ismindeki topluluk ise (dinlerinde) derinleşme ve zorlaştırma sebebiyle senede sekiz ayı haram sayarlardı..
Hz. Peygamber: “Üçü peşpeşedir: Zülk’de, Zülhicce ve Muharrem, (Dördüncüsü ise) Cumâdâ ve Şaban arasındaki Mudar’ın Receb’idir.” sözünde Recep ayının Mudar kabilesine izafe edilmesinin sebebi, cahiliye döneminde Araplar ramazan ayının ismini değiştirerek recep koyup haram ay olarak saymışlardı. Müdar kabilesi ise recep ayını değiştirmemiş olmasındandır. Receb ayını Mudar kabilesine izafe etmekle onların; Receb, Cumada ve Şaban arasındaki aydır, sözlerinin sıhhatli olduğunu beyan etmiştir. Hâlbuki Rabîa kabilesi; haram olan Receb ayının, Şaban ve Şevval arasındaki ay olduğunu kabul ederlerdi ki bu ay bu gün Ramazan ayıdır. Bu sözleriyle Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Rabîa’nın Receb’i olmayıp Mudar’ın Receb’i (nin haram olan ay) olduğunu beyan etmiştir. Haram aylar dörttür. Üçü birbirini takib eder, biri ise tektir. Bu, hacc ve umre farzlarının edası içindir. Hacc ayından önceki bir ay haram kılınmış olup bu, Zülkade ayıdır. Zira onlar, bu ayda savaş yapmazlardı. Zül-hicce ayı da haram kılınmıştır. Zira onlar haccı bu ayda yerine getirir, haccın farzlarını yerine getirmekle meşgul olurlardı. Bundan sonra da bir ay haram kılınmıştır ki Muharrem ayıdır. Bu, en uzak beldelerde olanların emniyyet içinde dönebilmeleri içindir. Senenin ortasında Receb’in haram olması ise Allah’ın evine Arab Yarımadası’nın en uzak yerlerinden gelenlerin Beytullah’ı ziyaretle umre yapmaları, ziyaretten sonra vatanlarına bu ayda emniyyet içinde dönebilmeleri içindir.
Allahu Teâlâ: “İşte doğru din budur.” buyurur ki bu, Allah’ın kitabında geçtiği üzere uyulacak, imtisal edilecek ve Allah’ın aylar içinde bazılarını haram kılmasıyla O’nun emrine uyulacak dosdoğru bir yol, bir şeriattır.
Allahu Teâlâ: “O halde bunlarda (bu haram aylarda) nefislerinize zulmetmeyin.” buyurur. Zira diğerlerine göre günah, bu aylarda daha ağırdır. Nitekim haram beldede günahlar, kat kat daha ağırdır. Allahu Teâlâ bir ayet-i kerîme’de: “Kim orada zulm ile ilhada yeltenirse biz onlara can yakıcı bir azabı tattırırız.” (Hacc, 25) buyurur ki haram ay da böyledir. Onlarda günahlar daha ağırdır. Bu sebepledir ki İmam Şafiî ve âlimlerden birçoğuna göre; diyet, haram ayda daha ağırlaştırılır. Haram (beldede) birisini öldüren veya ihramlı birini öldüren hak¬kındaki hüküm de böyledir. Hammâd İbn Seleme’nin Ali İbni Zeyd ka¬nalıyla... İbn Abbas’tan rivayetine göre; o, “O halde bunlarda nefisle¬rinize zulmetmeyin.” ayeti hakkında: Bütün aylarda, demiştir. İbn Abbas’tan rivayetle “Allah katında ayların sayısı... 12 aydır... O hal¬de bunlarda nefislerinize zulmetmeyin.” ayeti hakkında Ali İbni Ebu Talha şöyle der: Bu ayların hepsinde. Sonra bunlardan dördünü ayır¬mış ve haram kılmıştır. Onların haramlarını büyültmüş, günahı bunlardan daha büyük; salih amel ile bunun ecrini de büyük kılmıştır.
Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3485-3491

Nahr günü başka bir hutbe
عَنْأَبِي بَكْرَةَ ، قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ النَّحْرِ ، فَقَالَ : " أَيُّ يَوْمٍ هَذَا ؟ " . قُلْنَا : اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . فَسَكَتَ ، حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهُ سَيُسَمِّيهِ بِغَيْرِ اسْمِهِ ، فَقَالَ : " أَلَيْسَ يَوْمَ النَّحْرِ ؟ " قُلْنَا : بَلَى . قَالَ : " فَأَيُّ شَهْرٍ هَذَا ؟ " قُلْنَا : اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . فَسَكَتَ ، حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهُ سَيُسَمِّيهِ بِغَيْرِ اسْمِهِ ، فَقَالَ : " أَلَيْسَ ذَا الْحِجَّةِ ؟ " قُلْنَا : بَلَى ، يَا رَسُولَ اللَّهِ . قَالَ : " فَأَيُّ بَلَدٍ هَذَا ؟ " . قُلْنَا : اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . فَسَكَتَ ، حَتَّى ظَنَنَّا أَنَّهُ سَيُسَمِّيهِ بِغَيْرِ اسْمِهِ ، فَقَالَ : " أَلَيْسَتْ بِالْبَلْدَةِ الْحَرَامِ ؟ " قُلْنَا : بَلَى . قَالَ : " فَإِنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا فِي شَهْرِكُمْ هَذَا فِي بَلَدِكُمْ هَذَا ، أَلا هَلْ بَلَّغْتُ " . قَالُوا : نَعَمْ . قَالَ : اللَّهُمَّ أشهد " فَلْيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ مِنْكُمُ الْغَائِبَ ، فَرُبَّ مُبَلَّغٍ أَوْعَى مِنْ سَامِعٍ لا تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ " . [رواه البخاري (١٦٥٤ ، ٦٧)]
79- Ebu Bekre (Radıyallahu anh)’dan; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nahr günü bizlere hitap edip:
“Bu gün hangi gündür, biliyor musunuz?” buyurdu. Biz:
Allah ve Resulü en iyi bilendir, dedik.
O, sükût etti. O derecede ki, biz Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu başka bir isim¬le isimlendirecek sandık. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Nahr günü (yani kurban kesme günü) değil mi?” buyurdu. Bizler:
Evet, kurban kesme günüdür, dedik.
Sonra:
“Bu ay hangi aydır?” diye sordu. Biz:
Allah ve Resulü en bilendir, dedik.
O yine sükût etti. O derecede ki biz ona isminden başka bir isim verecek sandık. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Zilhicce ayı değil mi?” buyurdu.
Biz: Evet, zilhicce ayıdır, dedik.
“Bu hangi beldedir?” diye sordu.
Biz yine: Allah ve Resulü en bilendir, dedik.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sustu; o derecede ki, biz ona isminden başka bir isim verecek sandık.
“Haram olan Belde değil mi?” buyurdu.
Biz: Evet, Haram Beldedir, dedik. Bunun üzerine:
“Muhakkak ki kanlarınız, mallarınız bu beldeniz içinde, bu ayınızda, bu gününüzün haramlığı gibi birbirinize, Rabbinize ka¬vuşacağınız güne kadar haramdır. Dikkat edin! Bunları size tebliğ et¬tim mi?” dedi.
Sahabeler: Evet, tebliğ ettin, dediler. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
“Ey Allah’ım! Şahit ol!” dedi. Sonra: “Burada hazır bulunan¬lar, hazır bulunmayanlara tebliğ etsin. Bazen kendisine tebliğ edil¬miş olan kimse, burada bulunup işiten kimseden daha iyi anlayıp belleyici olur. Benden sonra birbirinizin boyunlarını vuracak kâfir¬lere dönmeyiniz!” buyurdu.1
--------------------------------
1- Bu hadisi Buhari “İlim, Hacc, Bed’ül-Halk, Edâhi, Fiten, Tefsir ve Megâzi” bahislerinde; Nesai “Hacc ve İlim”de tahriç et¬tikleri gibi, diğer Sünen sahipleri de bu manada hadisler rivayet et¬mişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hutbesini Veda' haccında Kurban Bayramı günü Mina’da irat etmiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Bu ay hangi aydır?” diye sorarak sükût etmesi, sonra izahta bulun¬ması, tefhim, takrir ve bu ayın, bu günün, bu beldenin mertebelerinin büyüklüğüne tenbih içindir.
Ashab-ı kiramın: “Allah ve Resulü bilir.” şeklindeki cevapları ter¬biye ve nezâketleri icabıdır. Zira malumları olan cevabın Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e gizli kalmadığını bildikleri için maksadının mutlak surette ihbar olmadığını anlamışlardı. Hadisin bir rivayetinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Ey cemaati Bugün hangi gündür?” diye sorduğu, ashabın şu sorulara: “Haram gündür. Haram beldedir. Haram aydır.” diye cevap verdikleri bildiriliyor. Burada ise sahabenin: “Allah ve Re¬sulü bilir.” dedikleri görülüyor ki bu da hutbenin ayrı ayrı iki defa okunduğu ihtimâlini kuvvetlendirir. Şu halde ikinci hutbede cevap ve¬renler, birinciyi dinleyenlerdir. Birinci hutbede bulunmayanlar susmuş¬lardır. Ravilerin bazısı cevap verenleri, bazısı da vermeyenleri dinlemiş ve her biri işittiğini rivayet etmişlerdir, denilmektedir.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Âlim bir zatın, ilmini, bilmeyenlere tebliğ ve beyan etmesi vaciptir. Allah’ın ulemâdan aldığı ahd-u misak da budur.
2- Hadisin ravisi onun manasını bilmese bile rivayeti kabul edile¬bilir.
3- Bir şeyin haram olduğunu bilen kimsenin onu en beliğ ve ağır şekilde beyan etmesi gerekir.
4- Böbürlenmek için değil de ihtiyaç dolayısı ile hayvan üzerine oturmak caizdir.
5- Cemaatin işitip görmesi için hutbeyi yüksek bir yerde okumak gerekir.
6- Haram olmakta mal, can ve ırz müsavidir.
7- Nevevî'nin beyanına göre mal, can ve ırzları güne, aya ve beldeye benzetmekte darb-ı meselin ve benzeri benzerine kıyas etmenin müstehap olduğuna delil vardır.
8- Bitmez tükenmez kan davası peşinde koşanlar bu hadislerden ib¬ret almalıdırlar!
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنِ البَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ عِنْدَ سَارِيَةَ مِنْ سَوَارِي الْمَسْجِدِ قَالَ: خَطَبَنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ النَّحْرِ، قَالَ : إِنَّ أَوَّلَ مَا نَبْدَأُ بِهِ فِي يَوْمِنَا هَذَا أَنْ نُصَلِّيَ ، ثُمَّ نَذْبح، فَمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ فَقَدْ أَصَابَ سُنَّتَنَا، وَمَنْ ذَبَحَ قَبْلَ ذَلِكَ ، فَإِنَّمَا هُوَ لَحْمٌ يُقَدِّمُهُ لِأَهْلِهِ فَذَبَحَ أَبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ ، عِنْدِي جذْعَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُسَنَّةٍ قَالَ : إِذْبَحْهَا وَلَنْ تَوَفَّي عَنْ أَحَدٍ بِغَيْرِكَ . [رواه النسائي (١٥٦٣) وابن حبان (٥٩٠٦) والنسائي في الكبرى (١٧٦٤) ولبيهقي في الكبرى (٩٠٨) البخاري (٥٢٢٥) وأحمد (١٨٥٠٤ ، ١٨٧١٥)]
80- Bera b. Azip (Radıyallahu anh)’den:
Mescidin direklerinden birine dayanarak şöyle demişti: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), kurban bayramı günü bir hutbe irat etti ve hutbesinde şunları söylemişti: “Bugün yapacağınız ilk iş bayram namazını kılmaktır sonra da kurban kesmektir. Kim böylece yaparsa bizim yolumuza uymuş olur. Kurbanını önce kesenler ise aile fertlerinin et ihtiyacını karşılamış olurlar.” Ebu Bürde İbni Dinar şöyle demişti: “Ey Allah’ın Resulü! Ben önceden kesivermiştim. O kestiğimden daha gösterişli bir hayvanım daha var, onu kesersem onun kefareti olur ve kurban yerine geçer mi?” Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de: “Olur kes fakat bundan sonra hiç kimse için böyle bir şey olamaz” buyurdular.
[Nesai 1654 Elbani bu hadis sahihtir, der. İbni Habban 5907 Şuayip Arnavut; isnadı şeyhaynin şartı üzere sahihtir, der. Nesai El Kübra 1764, Beyhaki El Kübra 908, Buhari 5225, İmam Ahmet 18504-18715]
Terviye gününden once hutbe
عَنِ بْنِ عُمَرَ قَالَ : كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا كَانَ قَبْلَ التَّرْوِيَةِ بِيَومٍ خَطَبَ النَّاسَ فَأَخْبَرَهُمْ بِمَنَاسِكِهِمْ . [رواه حاكم وبيهقي]
81- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle demister:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) terviye günü geldiğinde hutbe irad eder, cemaate haccın menasikini anlatırdı.
[Hâkim, Beyhaki, Elbani; sahih’ul-cami’de bu hadis sahihtir, der 4774.]
Umre Hacca Dâhil Olmuştur
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدُاللهِ قَالَ : خَرَجْنَا مَعَ رَسُول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حجاجًا لَانُرِيدُ إلَّا الْحّجَ وَلَا نَنْوِي غَيْرَهُ حَتَّى وِإِذَا بَلَغنَا سَرِفَ خَاضَتْ عَائِشَةَ فَدَخَلَ عَلَيْهَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهِيَ تَبْكِي فَقَالَ : مَالَكِ تَبْكِينَ ؟ قَالَتْ : يَا رَسُولَ اللهِ أَصَابَنِيَ الْأَذَى قَالَ : إِنَّمَا أَنْتِ مِنْ بَنَاتِ آدَمَ يُصِيبُكِ مَا يُصِيبُهُنَّ قَالَ : وَ قَدما الْكَعْبَةَ فِي أَرْبَعِ مَضينَ مِنْ ذِي الْحِجَةِ أَيَامًا أَوْ لَيَالِي فَطَفنَا بَالْبَيْتِ وَبَيْنَ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ ثُمَّ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَنَا فَأَحْللْنَا الْإِحْلَالَ كُلّهُ قَالَ : فَتَذَاكِرنَا بَيْنَنَا فَقُلْنَا : خَرَجْنَا حجَاجًا لَا نُرِيدُ إِلَّا الْحَجَّ وَلَا نَنْوِي غَيْرَهُ حُتَّي إِذَا لَمْ يَكُنْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ عَرَفَاتٍ إِلَّا أَرْبَعَة أَيَّامٍ أَوْ لَيَالٍ خَرَجْنَا إِلَى عَرَفَاتٍ وَمُذَاكِرِينَا تَقْطُرُ الْمَنِيُّ مِنَ النِّسَاءِ فَبَلَغَ ذَلِكَ رَسُول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَامَ خَطَبَنَا فَقَالَ أَلَا إِنَّ الْعُمْرَةَ قَدْ دَخَلَتْ فِي الْحَجِّ ولو اسْتَقْبَلْتُ مِنْ أَمْري مَا اسْتَدْبَرْتُ ما سُقْتُ الهَدْىَ ، ولَوْ الهَدْىَ لأَحْلَلْتُ فَمَنْ لَمْ يَكُنْ مَعَهُ هَدْيً فَلْيَحِل فَقَامَ سُرَاقَةُ بنُ مَالِك بْنِ جُعْشُم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللهِ خَبّرْنَا خَبَرُ قَوْمٍ كَأَنَّمَا وَلَدوا الْيَوْمَ الْعَامِنَا هَذَا أَمْ لِلْأَبَدِ قَالَ: لَا بَلْ لِلْأبَدِ قَالَ : فَأَتَيْنَا عَرَفَاتَ وَانْصَرَفْنَا مِنْهَا ثُمَّ إِنَّ عَائِشَةَ قَالَتْ : يَا رَسُولَ اللهِ إِنِّي أَجِدُ فِي نَفْسِي قَدِ اعْتَمَرُوا قَالَ إِنَّ لَكِ مِثْلِ مَا لَهُمْ قَالَتْ : يَا رَسُولَ اللهِ إِنِّي أَجِدُ فِي نَفْسِي فَوَقَفَ بِأَعْلَى وَادِي مَكَّةَ أَمَرَ أَخَاهَا عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي بَكْرٍ فَأَرْدَفَهَا حَتَّي بَلَغَتِ التَّنْعِيمِ ثُمَ أَقْبَلَتْ . [رواه أحمد (١٤٩٨٥) والبخاري (٥٢٢٨) وابن حبان (٤٠٠٥)]
82- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte biz hacca; niyet ederek (Mekke’ye) geldik. Serife vardığımızda Aişe hayzını gördü.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Aişe (Radıyallahu anha)’nın yanına girdi. Aişe ağlıyordu. Ona: Seni ağlatan şey nedir diye sordu.
Aişe: Bana eziyet (adet hali) isabet etti. de¬di.
Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): (Bu, Allah’ın, Âdem kızlarına takdir buyurduğu bir şeydir.) Sen Âdem (Aleyhi’s-Selam)’ın kızlarındansın onlara isabet eden sana da isabet edecektir, buyurdular.
Zilhicce ayının dördüncü günü veya gecesi Mekke’ye gelince biz, Kâbe’yi ve Safa ile Merve arasını tavaf ettik. Sonra Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), yanında Hedy (kurbanlık) bulunmayanlarımıza ihramdan çıkmamı¬zı emir buyurdu.
Bunu kendi aramızda konuşur olduk, Biz, hacca niyet etmişken, onu nasıl Mut’a yapabiliriz? Dedik, Arafe günüyle aramızda ancak dört gece veya gün vardı. İhramlıya haram olan her şeyi bize helal kıldı. Bunun üzerine kadınlarla cima’ ettik, güzel kokular süründük ve elbisemizi giydik. Zekerlerimizden meni damlayarak Arafat’a geldik. Bu (Bizim konuşmalarımız) Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e ulaştı. ara¬mızda ayağa kalktı bize hitaben şöyle buyurdu: Dikkat edin umre hacca dâhil olmuştur. Yanımda hedyim (kurbanlığım) olmasaydı mutlaka ben de sizin çıktığınız gibi ihramdan çıkardım. Arkamda bıraktığım şu iş bir daha önüme çıksaydı yanımda hedy (kurbanlık) getirmezdim, buyurdu.
Bunun üzerine Sürâka İbni Mâlik İbni Cü’şum: Ya Resulallah! Bu iş, yalnız bu seneye mi mahsus, yoksa ebediyen devam edecek mi? diye sordu. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Ebediyyen devam edecek, buyurdular.
(Sonra terviye günü tekrar hacca niyet ettik.) Arafat’a geldik ve ondan ayrıldık. Sonra Aişe (Radıyallahu anha):“Ya Resulallah! Ben, içimden hacca gidip, beyti tavaf etmediğimi hissediyorum” (sizler bir hacc ve bir umre ile gidiyorsunuz, ben ise yalnız bir hacc ile gidiyorum,) dedi.
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Sana hem haccın hem ömren İçin kâfidir.” buyurdu. Aişe (Radıyallahu anha): “Ya Resulallah! Ben, içimden hacca gidip, beyti tavaf etmediğimi hissediyorum” dedi.
Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke de yüksek bir vadide durdu. Hz. Aişe (Radıyallahu anha)’nin kardeşi Abdurrahman b. Ebu Bekir’e; “Bunu götür de Ten’im den ömre yaptır,” buyurdu.
[İmam Ahmet 14985, Şuayip Arnavut; “Bu hadis sahihtir, isnadı Ceyyid, ricali şeyheynin ricalindendir, Ma’kul b. Übeydullah hariç, o Müslim’in ricalindendir,” der. Buhari muhtasar 5228, İbni Hibban 4005]
عَنْ سُرَاقَةَ بْنِ جُعْشُمٍ، قَالَ: قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، خَطِيبًا فِي هَذَا الْوَادِي، فَقَالَ: أَلَا إِنَّ الْعُمْرَةَ، قَدْ دَخَلَتْ فِي الْحَجِّ، إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ . [رواه أحمد (١٧٦١٨) وابن ماجه (٢٩٧٧)]
83- Sürâka b. Malik b. Cü’şum (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vadide ayağa kalktı bize hitaben şöyle buyurdu: “Dikkat edin kıyamete kadar umre hacca dâhil olmuştur.”1
---------------------------
1- [İmam Ahmet 17618, Şuayip Arnavut; Bu hadis sahihtir, der. İbni Mace 2977, Elbani; bu hadis sahihtir, der.]
Bu hadisi Ebu Davud ve Darimi de rivayet etmiş¬tir. Ebu Davud’un rivayet ettiği metin buradakinden uzuncadır. Oradaki metin mealen şöyledir:
“Allahu Teâlâ şüphesiz sizin bu haccınızda üzerinize bir umre de dâhil buyurmuştur. Bu itibarla Mekke’ye vardığınız zaman Kâbe’yi tavaf edip Safa ile Merve arasında sa'y eden bir kimse ihramdan çıkmış olur. Ancak beraberinde kurbanlık bulunanlar bu hükmün dışındadır.”
Ebu Davud’un rivayet ettiği metnin açık manası Hacc-ı Temettü’ün meşru kılınmasını ifade eder. Mananın daha açık şekli şöyledir: Allahu Teâlâ hac mevsimi içinde sizin için umre ibadetini ifa etmeyi meşru kıldı ve umre'yi hac aylarına da dâhil etti. Hac aylarında umre yapmanın yasaklığına dair cahiliyet anlayışını iptal et¬ti. Artık hac aylarında önce umre yapıp bundan sonra hac etmeniz meşrudur.
İbni Mace’nin rivayet ettiği metin de böyle yorumlanabilir ve Hacc-ı Temettü'ün meşruluğuna delalet eder.
Müslim, Ebu Davud ve Nesai bu hadisin bir benzerini İbni Abbas (Radıyallahü anh)’den rivayet etmiş¬lerdir. Hattâbi bu hadisin değişik şekillerde yorumlandığını beyanla özetle şöyle der:
Umre’nin farz olduğuna hükmeden âlimler ile farz olmadığına yani sünnet olduğuna hükmeden âlimler bu hadisi değişik şekillerde yorumlamışlardır. Şöyle ki:
Umre’nin farz olduğuna hükmeden âlimler bu hadisi iki şekilde yorumlamışlardır. Bir yorum şöyledir: Umre hac mevsimine dâhil olmuştur. Hac mevsiminde umre yapılabilir. Yorum böyle olunca Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hadisle cahiliyet dev¬rindeki batıl inanışı yıkmış ve hac mevsiminde de umre yapmanın meşruluğunu bildirmiştir. Bu takdirde hadis, Hacc-ı Temettü'ün meş¬ruluğuna delalet eder.
İkinci yorum şekli ise şöyledir: Umre menasiki hac menasikini içine girmiştir. Artık Hacc-ı Kıran’a niyetlenen bir kimse için bir ih¬ram, bir tavaf ve bir sa'y yeterlidir. Bu takdirde hadis Hacc-ı Kıran’ın meşruluğuna delalet eder.
Umre’nin farz olmadığına hükmeden âlimler ise bu hadisi şöyle yorumlamışlardır: Umre ibadetinin farziyyeti hac ibadetinin farziyyetiyle kaldırılmıştır. Artık umre farz değildir. Umre’nin hacc’a dâhil olmasından maksat umre’nin farzıyetinin kaldırılmasıdır.
Sürâka (Radıyallahu anh)’in işaret ettiği dere Usfan vadisidir. Bu durum Ebu Davud’un rivayetinde belirtilmiş¬tir. Usfan vadisi Mekke ile Medine arasında ve Mekke’ye takriben 120 km. mesafede bir derenin ismidir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/202-204

İhramlı ne giyemez
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ : قَالَ رَجُلٌ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ مَا يَلْبِسُ المُحْرِم ؟ قَالَ : لَا يَلْبِسُ القَمِيصَ وَلَا العِمَامَةَ ولَا السَّرَاوِيلَ وَلَا الْبُرْنُسَ وَلَا الخُفَّيْنِ ؛ إِلَّا أَحَد لَا يَجِدُ نَعْلَيْن فَمَا أَسْفَلَ مِنَ الْكَعْبَيْنِ، وَلَا شَيْئٌ مِنَ الثِيَابِ مَسَّهُ ورس ولا الزَّعْفَرَان . [رواه ابو يعلى (٥٨١٢) والبخاري (١٤٦٨، ٥٤٥٨ ، ٥٤٦٦)والنسائي (٢٦٧٠) وأحمد (٤٤٧٢) وابن ماجه (٣٩٥٥) وابن خزيمة (٢٥٩٧) والطيالسي(١٧٣٩)]
84- İbni Ömer (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Bir adam, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minberde iken: Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e ihramlı kimsenin ne giyebileceğini sordu.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurdu: “Gömlek, sarık, don, bornoz, mest giymeyin. Ancak biriniz ayakkabı bulamazsa o zaman mest giysin. Ama mestleri topuktan aşağısından kes¬sin. Safran veya ala çehre çiçeği ile boyanmış hiç bir elbise giymeyin.” buyurmuşlar.1
----------------------------
1- [Ebu Ya’la5812, Hüseyin Selim Esed isnadı sahihtir, der. Buhari 1468–5458–5466, Nesai 2670, İmam Ahmet 4482, İbni Hibban 3955, Şuayip Arnavut: Şeyhayn’in şartı üzere isnadı sahihtir, der. İbni Hüzeyme 2597, Tayalusi 1839]
Bu hadisi Buhari Hacc bahsinde bir-iki yerinde ve Kitabu’l-libas ile Kitabu's-Salat’ta, Ebu Davud, Nesai ve İbni Mace Hacc bahsinde muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
Ulemânın beyanına göre Hadis-i Şerif, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bedi' ve veciz sözlerinden biridir. Çünkü kendisine hacca niyet eden bir kimsenin neler giyebileceği sorulmuş, cevaben filân ve filân şeyleri giymeyiniz, buyurmuştur. Bu suretle cevaptan, hadiste zik¬ri geçen şeylerin giyilmeyeceği, onlardan maada her şeyin giyilebileceği anlaşılmıştır.
Giyilemeyecek şeylerin tasrih buyurulması evladır. Çünkü bunlar mahduttur. Giyilecek şeyler ise çok olup, münhasır değildir.
Nevevî diyor ki: “Ulemâ bu hadiste zikri geçen şeylerin ih¬ram halinde giyilemeyeceğine ittifak etmişlerdir. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gömlek ve don ile o manada olan dikişli ve bedeni sım¬sıkı saran her şeyin giyilemeyeceğine işaret buyurduğu gibi kavuk ve bornoz ile dikişli veya dikişsiz başı örten her şeye hatta sargıya tenbih buyurmuştur. Sargıya ihtiyacı olan hacı, onu sarar, fakat fidye vermesi icap eder.
Mestlerle, ayakları örten her şeyin ihram halinde giyilmesi yasak olduğunu ifade buyurmuştur. Bütün bunlar erkeklere mahsustur.
Kadına gelince: Dikişli veya dikişsiz her şeyle, yüzünden maada bütün bedenini örtmesi mubahtır. Fakat ne ile olursa olsun yüzünü ört¬mesi haramdır.
Ellerini eldivenle örtmesi ulemâ arasında ihtilaflıdır. Şafiî’nin bu hususta iki kavli vardır. Esah kavline göre ihramlı bir kadının eldiven giymesi haramdır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) alaçehre ve safranı zikretmek¬le bu manadaki şeylere yani güzel koku sürünmeye işaret buyurmuştur. İhram halinde erkek ve kadın bütün hacılara her nev’i koku sürünmek haramdır. Lakin meyve ve çiçek gibi şeyleri koklamak haram değildir. Zira bu gibi şeyler kokulanmak maksadıyla kullanılmazlar.
Ulemânın beyanına göre hacca niyet eden kimseye zikri geçen şey¬lerin haram kılınması onu refah halinden uzaklaştırmak huşu’ ve me¬zellet sıfatıyla vasıflandırmak içindir.
Hacı, bütün hacc müddetince ihramlı olduğunu hatırlayacak, bu su¬retle daha ziyade zikir ve ibadetle meşgul olacak, kendini murakabe edecek, ibadetini koruyacak, haram olan şeylerden sakınacak, ihram el¬bisesiyle ölümü, kefeni ve kıyamet gününde insanların yalınayak baş açık huzûr-u ilahiye çıkacaklarını hatırlayacaktır.
Koku sürünmenin ve kadınlara yaklaşmanın haram kılınmasındaki hikmet, dünya ziynetleriyle, dünya lezzetlerinden ve refahtan uzak kalarak bütün düşüncesini uhrevî maksatlara tahsis etmektir.
Vers: Yalnız Yemen’de yetişen sarı bir çiçektir. Elbise boyamakta kullanılır.
Safran da sarı bir çiçektir. Arap memleketlerinde yetişmez. Cümledeki “lâ” kelimesi nâfiye ve nahiye olabilir. Nâfiye olduğu takdirde dâhil olduğu fiili muzari’ merfu, nahiye olduğuna göre meczum okunur.
Hadisin son cümlesinde “giymeyiniz” fiilinin muhataplarında kadın¬lar da dâhildir. Bu cümleden önce giyilmesi yasak edilen şeyler erkek¬lere mahsustur.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1) Hacca niyet eden kimsenin dikişli elbise, serpuş, eldiven ve di¬kişli ayakkabı giymesi, haramdır.
Niyet ederken üzerinde bu gibi elbise bulunanlar onları çıkarırlar.
Bazıları elbiseyi yararak çıkarmak icap ettiğine kail olmuşlarsa da cumhura göre yarmadan başından çıkarmak caizdir.
İmam Azam, İmam Mâlik ve İmam Şafii’nin mezhepleri de budur.
Gömleği giymeden sarınmak caizdir.
2) Mest giymek caiz olabilmek için konçlarını kesmek şarttır. Yal¬nız İmam Ahmed’e göre kesmeden de giyilebilir.
Atâ’dan da böyle bir kavi rivayet olunmuştur.
3) Bazıları İbni Ömer (Radıyallahu anh) hadisinin mensuh olduğunu iddia etmişlerdir.
4) İbnü’l-Cevzi ile diğer birtakım ulemâ İbni Ömer hadisinin mevkuf mu yoksa merfu’mu olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Maamafih hadis ulemâsı bu hadisin merfu’ olduğunu söylemiş, mevkuf riva¬yetinin şazz olduğunu bildirmişlerdir.
5) Hadisin zahirine bakılırsa safran ve vers gibi şeylerle boyanmış elbise giymenin mutlak surette memnu olduğu anlaşılıyor.
Rivayete nazaran İmam Malik’e koku sürünmüş, fakat rüz¬gârla kokudan eser kalmamış elbisenin hükmü sorulmuş, Hz. İmam:
“Safran veya vers ile boyanmamışsa bunda bir beis yoktur. Mekruh olan boyayı içmiş elbise giymektir.” demiştir.
İmam Şafii’ye göre elbise ıslandığı vakit koku salacak sekili¬de boyanmışsa giymesi caiz değildir. Yalnız rengi kalan elbise hakkında İmamü'l-Haremeyn iki kavil rivayet etmiştir.
Şafiiler’den Rafii: “Sahih olan kavle göre yalnız renk muteber değildir.” diyor.
Hanefiiler’e göre yıkandıktan sonra silkmekle rengi dağıl¬mayan elbiseyi ihramda giymekte beis yoktur. Bu kavil Said b. Cübeyr, Atâ b. Ebi Rabâh, Hasan-ı Basri, Ta¬vus, Katade, İbrahim Nehaî, Sevrî, İmam Ahmed, İshak ve Ebu Sevr’den de nakledilmiştir.
Bazılarına göre elbiseyi yıkayıp sildikten sonra dikkat edilecek ci¬het koku salmamasıdır. Muteber olan kavil de budur.
Elbisenin yıkandıktan sonra boyası yayılmasa bile kokusu çıkmamışsa giyilmesi memnudur. Çünkü kokması, koku veren şeyin orada kal¬dığına delildir.
6) Hacca gitmeyen kimseler safran veya vs. ile boyanmış elbise giyebilirler. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hadisteki beya¬natını ihramlı kimsenin ne giyebileceği sualine cevap olarak ifade bu¬yurmuştur. Binaenaleyh ihrama girmeyenler mezkûr eşyayı giyebilirler.
Aynî diyor ki: “Üstadımız Zeynüddin, versin koku sa¬yılıp sayılmadığı hususunda ulemanın ihtilaf ettiğini söylemiştir.
İbnü’l-Arabî’ye göre vers (Alaçehre) koku değildir. İbnü’l-Arabî : (Vers koku olmasa da onun güzel bir kokusu vardır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bununla halis kokudan ve kokuya benzer şeylerden kaçınılmasını anlatmak istemiştir.) demiştir.
Rafi: (Söylenildiğine göre alaçehre Yemen’in en güzel kokularındanmış.) demektedir.
Nevevî'nin sözü dahi alaçehrenin koku sayıldığını andırıyor.”
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنِ جَابِرِ بن عَبْدالله قَالَ : فَقَامَ (أي النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) فَخَطَبَ النَّاسَ فَحَمَدَ اللهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ فَقَالَ: أَباللهِ تُعَلِّمُونِي أَيُّهَا النَّاسُ؟ قَدْ عَلِمْتُمْ أَنِّي أَتْقَاكُمْ وَأَصْدَقُكُمْ وأَبرُّكُم، افْعَلُوا مَا آمُرُكُمْ بِهِ فَإنِّي لَوْلَا هَدْيِي لَحَللْتُ لَكُمْ كَمَا تُحِلُّونَ وَلَكِن لَا يُحِلُّ مِنِّي حَرَامُ [أي: لَا يُحِلُّ مِنْ شَيْءٍ حَرَام ]حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدِي مَحِلَّه، وَلَوِ اسِتَقْبَلْتُ مِنْ أَمْرِي مَا اسْتَدْبَرْتُ لَمْ أَسْقِ الْهَدْيِ، فَحَلُّوا. قَالَ: فَوَاقَعْنَا النِسَاء، وَتَطَيَّبْنَا بِالطَّيِبِ، وَلَبِسْنَا ثِيَابُنَا . [رواه مسلم والنسائي وابن ماجه وأحمد والبخاري وبيهقي والكحاوي في شرح الآثار]
85- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı cemaate hutbe irat etti. Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle buyurdu:
Ey insanlar bilirsiniz ki ben, sizin Allah’tan en çok korkanınız, en doğru söyleyeniniz ve en iyinizim. Yanımda hedyim olmasaydı mutlaka ben de sizin çıktığınız gibi ihramdan çıkardım. Lâkin hedy yerini buluncaya kadar ihramlıya haram olan bir şeyi yapmak, bana helâl değildir. Arkamda bıraktığım şu iş bir daha önüme çıksaydı yanımda hedy getirmezdim. Öyle ise ihramdan çıkın! Cafer (Radıyallahu anh) demiştir ki; Bunun üzerine kadınlarla cima' ettik, güzel kokular süründük ve elbisemizi giydik.
[Müslim, Nesai, İbni Mace 2980, Tahavi –şerhi asar –, İmam Ahmet, Buhari, Beyhaki, İbni Said, Tayalusi ve Elbani hüccet’ün-Nebi adlı eserinde tashih etti.]
عَنْ جَابِرِ بْنُ عَبْداللهِ قَالَ : حَتَّى إِذَا كَانَ آخِرِ طَوَافِهِ (وَفِي رِوَايَةٍ : كَانَ السَّابِع) عَلَى الْمَرْوَةِ فَقَالَ : أي النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا اَيُّهَا النَّاسُ لَوْ أَنِّي اسْتَقْبَلْتُ مِنْ أَمْري مَا اسْتَدْبَرْتُ لَمْ أسُقِ الهَدْىَ ، وَلَوْ الهَدْىَ وَجَعَلْتُهَا عُمْرَة ًفَمَنْ كَانَ مِنْكُم مَعَهُ هَدْيً فَلْيَحِل وَلْيَجْعَلْهَا عُمَرَةً (وَفِي رِوَايَةٍ : فَقَالَ : أحَلُّوا مِنْ إحْرَامِكُمْ فَطَوَّفُوا بِالْبَيْتِ وَبَيْنَ الصَّفَا وَالْمَرِوَةَ وَقَصِّرُوا وَأقِيمُوا حَلَالاً حَتَّى إذَا كَانَ يَومُ التَّرْوِيَةِ فَأَهَلُّوا بِالْحَجِّ وَاجْعَلُوا الَّتِي قَدَّمْتُمْ بِهَا مُتْعَة [اي اجْعَلُوا الْحَجَّ الْمُفَرَدَةِ الَّتِي أهْلَلْتُمْ بِهَا عُمْرَة تَتَحَلَّلُوا مِنْهَا فَتَصِيرُوا مُتَمَتِّعين فَأَطْلَقَ عَلَى الْعُمْرَةِ مُتْعَةً مَجَازًا] فَقَامَ سُرَاقَةُ بْنُ مَالِكُ بْنُ جُعْشُم وَهُوَ فِي أَسْفَلِ الْمَرْوَةِ فَقَالَ : يَا رَسُولَ اللهِ أَرَأَيْت عُمْرَتَانِ وَفِي لَفْظٍ : مُتْعَتَانِ هَذِهِ أَلِعَامِنَا هَذَا أمْ لِأَبَدِ الْأَبَد ؟ قَالَ : فَشَبَكَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَصَابِعَهُ وَاحِدَةٌ فِي أُخْرَى وَقَالَ : دَخَلَتِ الْعُمْرَةُ فِي الْحَجِّ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا بَلْ لِأَبَدِ الْأبَدِ لَا بَلْ لِأَبَدِ الْأبَدِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ . [رواه أحمد وابو داود والبيهقي وابن جارود والبخبري ومسلم وابن ماجه والنسائي والدارمي ]
86- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Merve üzerinde son tavafını (bir rivayette yedinci tavafını) yaparken: - Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) - Ey insanlar arkamda bıraktığım iş tekrar karşıma çıksaydı hedyi getirmez bu hacca, umre yapardım. Sizden hanginizin yanında hedy yoksa hemen ihramdan çıksın ve haccını umreye çevirsin! buyurdu.
(Başka bir rivayette Beyt’i tavaf, Safa ile Merve ara¬sını sa’y etmek ve saçlarınızı kısaltmak suretiyle ihramlarınızdan çı¬kınız. Sonra ihramsız olarak Mekke’de ikamet ediniz. Ta terviye günü olduğu zaman hacc niyetiyle ihrama girip, telbiye ediniz. [yani evvelki ihramlanmış olduğunuz ifrad hac¬cınızı (böylece) temettü’ haccı yapınız] buyurdu.
Bunun üzerine Sürâka İbni Malik İbni Cû’şum Merve’nin aşağılarında idi, ayağa kalkarak:
Ya Resulallah! Bu iş, bizim bu senemize mi mahsus, yoksa ilele¬bet devam edecek mi? diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “parmaklarını birbirine kenetledi ve üç defa:
Umre, kıyamete kadar hacca dâhil olmuştur, hayır, ebedî olarak devam edecektir! buyurdu.1
------------------------------
1- [İmam Ahmet, Ebu Davut, Beyhaki, İbni Carud, Buhari, Müslim, İbni Mace, Nesai, Darimi Elbani peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haccı adlı eserinde bu hadis sahihtir der.]
Bu hadisi Müslim, Ebu Davud, Nesai ve Ahmed de rivayet etmiştir. Tekmile yazarının dediği gibi Cabir (Radıyallahü anh)’ın maksadı Veda haccında Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e refakat eden sahabelerin çoğunun Hacc-ı İfrad’a niyet ettiklerini beyan etmektir. Çünkü sahabelerin bir kısmı¬nın Hacc-ı Kırana, bir kısmının da Hacc-ı Temettü’a niyetlendikleri başka hadislerle sabittir. Bu durum Buhari, Ahmed Ebu Davud ve başkalarının rivayet ettikleri Aişe (Radıyallahü anha)’nın bir hadisinde açıklanmıştır.
Buradaki rivayetin zahirine göre Hacc-ı İfrad niyetiyle ihrama giren sahabeler tavaf ve sa'y ettikten sonra Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara, haclarını umre’ye çevirmelerini emretmiş¬tir. Hâlbuki bu emir Buhari ve Müslim'in rivayet et¬tikleri Cabir (Radıyallahü anh)’ın bir hadisinde belirtildiği gi¬bi tavaf ve sa’y’den önce buyurulmuştur. Asıl olan da budur. Anılan emrin mükerrer buyurulduğu kuvvetle muhtemeldir ve buradaki ri¬vayet böyle yorumlanmalıdır. Buhari, Müslim ve Ebu Davud’un rivayet ettikleri Aişe (Radıyallahu anha)’nın bir hadisinden anlaşıldığı gibi Veda haccında Mekke’ye girilme¬den önce Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beraberinde kur¬banlık getirenlere hac ve umre’ye niyetlenmelerini emretmiş ve kur-banlığı olmayanlar ise umre’ye niyetlenmişlerdir.
Sahabeler hac için Mekke’ye gidenlerin her türlü nefsi ar¬zulardan uzak durmasının gerekliliğine inandıkları için haccı umre’ye çevirmekle ihramdan çıktıktan sonra kadınlara yaklaşmayı ve bunun akabinde ihrama girip Arafat’a çıkmayı fazilet bakımın¬dan yadırgamış olabilirler. Cahiliyet devrinin itikadına göre ise hac aylarında umre yapmak en büyük günahlardandı. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu batıl itikadı yıkmak üzere beraberin¬de kurbanlık getirmeyen sahabelerin haclarını umre’ye çevirmelerini emretmiş ve bu hükme hayret eden sahabelerine hadiste anılan cevabı buyurmuştur.
Hadisin Fıkıh Yönü
1. Hacc-ı İfrad niyetiyle ihrama giren bir kimse tavaf etmeden önce bunu umre’ye çevirebilir. Ahmed, Mücahit, el-Hasan ve Zahirîye mezhebi mensuplarından bir grup böy¬le hükmetmişlerdir. Fakat cumhur bu hükmün Veda haccına mah¬sus olduğu görüşündedir. Veda haccında verilen ruhsat ve izin, hac mevsiminde umre yapmanın büyük günahlardan olduğuna dair cahiliyet devrinin batıl itikadını yıkmak içindir.
2. Hacc-ı Temettü eden kimseler umre’ye ait ihramdan çıktık¬tan sonra ihramlı kimse için haram olan şeyleri işleyebilirler. Bu cümleden olarak kadınlarına yaklaşabilirler.
3. Hacc-ı İfrad veya Hacc-ı Kıran niyetiyle ihrama giren ve beraberinde kurban getiren kimseler Veda haccında da hacılarını um¬re’ye çevirememişlerdir.
Şu noktayı da belirteyim:
Sürâka (Radıyallahü anh)’in Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sorduğu; "Bu mut'amız bu yılımıza mı mahsustur, yoksa ilelebet meşru mudur? Sorusu ve buna karşılık buyurulan; “Hayır, (bu yıla mahsus değil). Bilâkis ilelebet meşrudur” cevap değişik şekillerde yorumlanmıştır: Hacc’ın umre’ye çevrilmesine hükmeden Ahmed ve Zahiriye mezhebi mensuplarına göre bu hükmün Veda haccı yılına mahsus olmayıp kıyamete dek meşru olduğu yolunda yo¬rum yapmışlardır. Cumhura göre ise bu soru ile verilen cevap Hacc-ı Temettü’ün meşruluğuna dairdir. Yani Hacc-ı Temettü daima meşru¬dur, meşruluğu Veda haccı yılına mahsus değildir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/210-211

عَنْ سُلَيْمَانِ ابْنُ عَمْرُو ابْنُ الْأَحْوَص عِنْ أُمِهِ أَنَّهَاشَهِدَت النَّبِيّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَمَ عِنْدَ جَمْرَةِ عَقَبَة وَالنَّاس يَرْمُونَ فَقَالَ : يَا أيُّهَا النَاسُ لَاتَقْتُلًوا أوْ لَاتَهْلِكُوا أَنْفُسَكُمْ وَارْمُوا الْجَمْرَةَ أَوِ الْجَمَرَاتِ بِمِثْلِ حِصِّي الْخَذْفِ . [رواه أحمد (٢٢٣٨١)]
87- Süleyman b. Amr b. Ahves (Radıyallahu anh) annesinden:
O akabe cemresinde peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında idi. İnsanlar taş ayıyorlardı. Şöyle buyurdu: “Ey insanlar sakın taşlan atarken birbirinizi öldürmeyin veya helak etmeyin (Öyleyse) fiske taşları gibi (küçük taşlar) atınız.” (Yâni iri taş atıp birbirinize zarar vermeyiniz)1
-------------------------------
1- Ahmed 22381 Şuayip Arnavut: hasen ligayrihi der.
“Cemre” küçük taş demektir. Çoğulu “cimar” gelir. “Remyu’l-cimar” ise, belli bir zamanda ve belli bir mekânda belli sayıdaki küçük taşları belli yerlere atmak demektir.
Ayrıca “cemre” ufak taşların toplandığı yer manasına da gelir. Mina vadisinde bu manada üç cemre vardır. Bunların birincisi Hayf Mescidini takiben Cemre-i Üla’dır. İkincisi Cemre-i Ûlâ ile Cemre-i Akabe arasında kalan cemre-i vüstadır. Üçüncüsü de Cemre-i Akabe’dir. Buna “Cemre-i Kübrâ” da denir ve halk arasında “büyük şeytan” diye bilinir. Bu cemre Mina vadisine Mekke cihetinden gelen bir kimsenin hemen Mina vadisine girerken sol tarafına .düşer. Burası taşlardan örülmüş üç metre yüksekli¬ğinde ve iki metre eninde bir duvardır. Yerden 1,5 m. yüksekliğinde bulu¬nan bir kayanın üzerine oturmuştur. Bu duvarın alt kısmında taşların içe¬risine atıldığı bir havuz yer alır. Akabe Cemresi ile Cemre-i Vüsta arasın¬da 117 m. olduğu gibi Cemre-i Vusta ile Cemre-i Ûlâ arasında da 156 m.lik bir mesafe vardır.
Buralara yapılan taş atma işi haccın vaciplerindendir. Atılan taşların adedi yetmiştir. Yedisi kurbanın birinci, geri kalanları iki, üç ve dördüncü günleri atılır. Taşların teker teker, her taş atışta tekbir getirilerek atılması gerekir. Bu taşlar cemrelere yaklaşık üç metrelik bir mesafeden atılır. Cem¬relerin yakınına düşmesi de yeterlidir. Bu cemrelerin şeytanı temsil ettiği rivayet edilirse de bunları taşlamanın hikmetini Allah bilir. Bazılarına gö¬re bu taşları atmanın hikmeti âlemlerin yaratıcısı olan Allah’a karşı insa¬nın aczini, kulluğunu ve za’fını izhar etmesi ve sadece bir imtihan olan bu taşları atma görevini yerine getirmesi, şimdiye kadar işlemiş olduğu hatalardan dolayı duyduğu nedamet hissini bilfiil ifade etme, kendisini isyan yollarına sürükleyen şeytana karşı duyduğu kin ve öfkeyi bilfiil ha¬rekete geçirme, istikbalde bir daha şeytana uymayacağını orada bizat şey¬tana karşı verdiği kavga ve yaptığı saldırılarla ortaya koyma ve ispatlama¬dır. Netice olarak cemreleri atmaktan maksat, nefse hiçbir pay ayırmadan Hz. İbrahim gibi sadece Allah’a teslim olmak ve ona boyun eğmekten ibarettir.
Her ne kadar konumuzu teşkil eden bu Ebu Davud hadisi Müslim’in rivayet ettiği “ben Veda Haccında Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte haccettim. Onu Cemre-i Akabe’de taş atarken ve oradan ayrılırken hep devesinin üzerinde gördüm. Beraberinde Bilâl ile Üsâme vardı. Biri devesini yediyor, diğeri Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ı güneşten korumak için elbisesini onun başı¬na kaldırıyor (siper ediyor)du. anlamındaki hadise aykırı gibi görünü¬yorsa da aslında bu iki hadis arasında herhangi bir çelişki yoktur. Şöyleki: Bir kimseyi herhangi bir tehlikeden korumak isteyen kimse onun arkasına durur. Güneşten korumak isteyen kimse ise güneşin durumuna göre arka¬sında veya önünde durabilir. Binaenaleyh iki hadise bu iki ayrı açıdan bakmak gerekir.
Resul-i Ekrem’in, “Ey insanlar, sakın taşları atarken kiminiz kiminizi öldürmesin” diye ihtarda bulunmasının sebebi bazı kimselerin oldukça bü¬yük taşlan atmak istemeleridir. Atâ’nın tarifine göre cemrelere atılacak olan taşlar parmak ucu büyüklüğünde olmalıdır. Beyhaki’nin Cemil b. Yezid’den rivayet ettiği bir hadiste “İbni Ömer (Radıyallahu anh)’in attığı taşlar no¬hut büyüklüğünde idi.”
Bazı Hükümler
1. Alkabe cemresini binitli olarak diğer iki cemreyi de yaya olarak taşlamak müstehabdır. Nitekim bundan sonra tercümesini sunacağımız hadisler de bunu gösterir. Ayrıca Beyhaki’nin Cabir b. Abdullah’tan rivayet ettiği şu hadis de bu gerçeği teyid etmektedir: “Ben Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i deve üzerinde cemrelere taş atarken gördüm.”
Metinde geçen “el-Cimar” kelimesinin başında bulunan “el” harf-i tarifi ahd için olduğundan (bilinen bir şeye delalet ettiğinden) bu kelime¬nin Cemre-i Akabe’yi ifade etmek için kullanıldığı anlaşılır.
2. Her taşı atarken tekbir getirmek ve şu duayı okumak müstehabtır:
“Allah’ım bu haccımı güzel bir hac yap, günahlarımın bağış¬lanmasına bir vesile kıl, makbul bir amel eyle.”
Nitekim Ahnned b. Hanbel’in Abdurrahman b. Yezid’den rivayet etti¬ği bir hadis-i şerifte Abdullah b. Mesud’un binitli olarak ve her taş için tekbir getirip:
“Allah’ım bunu güzel bir hac yap günahların bağışlanmasına bir vesile kıl,” diyerek taşları attığı ifade ediliyor.
Hafız İbni Hacer’in beyanına göre cemrelere taş atarken tekbir getir¬meyi unutan bir kimseye için bir ceza lazım gelmediği konusunda ulemâ ittifak etmişlerdir. Ancak Süfyan es-Sevrî, “Tekbiri terk eden bir kimse¬nin bir fakiri doyurması icab eder. Eğer kurban keserse bence daha iyidir” demiştir. İbni el-Kasım ise, tekbir yerine, “sübhanallah” denildiğinde birşey lazım gelmeyeceğini söylüyor. Hanefî ulemâsından Bedrüddin Ay¬nî ise şöyle diyor: “Bizim ulemâmıza göre cemreleri atacak olan kimse her taşı atarken tekbir getirir ve; “Şey¬tana ve onun taraftarlarına rağmen Allah’ın ismiyle (bu taşları atıyorum) ve Allah en büyüktür” der.
3. Ashab-ı Kiramın Resul-i Ekrem’e gelecek olan herhangi bir sıkıntı¬dan onu korumak hususunda son derece titiz ve gayretli oldukları gibi Resul-i Ekrem de ümmetine karşı son derece şefkatli idi.
4. Akabe Cemresine atılacak olan taşlan vadinin içinden atmak müstehabtır. Atâ, Salim b. Abdullah, Sevrî, Şafii, Ahmed ve İshak bu görüşte¬dirler. Sözü geçen ulemâya göre buraya taşları yukarıdan atmak mekruh¬tur. Tirmizî’nin beyanına göre; bazı ilim adamları vadinin içinden taşları atmaya imkân bulamayan bir kimsenin imkân bulduğu yerden atmasının caiz olduğunu söylemişlerdir.,
Hanefi ulemâsıyla Maliki ulemâsından İbni Battal’a göre bir kim¬se bu taşları istediği yerden, atabilir.
5. Atılacak taşların küçük olması icab eder. Bunların Müzdelife’den toplanmış ve temiz olmaları da müstehabtır. Taşların Mina’da toplanması da caizdir.
Beyhaki’nin beyanına göre imam Şafii cemrelere atılacak taşların Mina’dan toplanmasını yeterli görmüştür. Ancak Mescidin taşlarının çıkarıl¬masını uygun görmediğinden bu taşların mescidden toplanmasını mekruh gördüğü gibi, pisliği dolayısıyla heladan toplanmasını da mekruh görmektedir. Cemrelere atılan taşlardan toplanması ise makbul değildir.
Hanefi ulemasıyla İmam Ahmed de aynı görüştedirler. İmam Malik ise, “cemrelere atılmış olan taşların tekrar oradan alınara k atılması yeterli değildir. Çünkü daha önce kullanılmış olan bu taşlar bir daha kullanılamaz” demişse de aslında bu söz İmam Malik’in kendi mezhebinin ilkelerine uy¬gun değildir. Çünkü İmam Malik’e göre mâ-i müstamel (kullanılmış su) temizleyicidir.
Hanefi ulemasına göre atılan taşların yeryüzü cinsinden olması şart¬tır. Bu bakımdan taş toprak çamur gibi maddeleri cemrelere atmak caiz¬dir. Fakat taş atılması daha da faziletlidir. Bu konuda gelen hadislerin mutlak oluşu bunu ifade eder. Ancak İmam Malik, Şafii ve Ahmed’e göre ise, cemrelere atılacak maddelerin taş cinsinden olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber cemrelere taştan başka birşey atmamıştır. Hanefi ulemâsının yeryüzü cinsinden olan maddelerin cemrelere atılabileceğini iddia etmesi dayanaksızdır. Esasen bu mevzu kıyasın sahasına da girmez
İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 425- 426,
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/395-396

عَنْ أُمِّ جُنْدَب الْأَزْدِيَّةِ أَنَّهَا سَمِعت النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَيْثُ أَفَاضَ النَّاسُ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ عَلَيْكُمْ بِالسَّكِينَةِ وَالْوَقَارِ وَعَلَيْكُمْ بِمِثْلِ حِصِّي الْخَذْفِ . [رواه أحمد (٢٣٢٦٧) وابو داود وابن ماجه ]
88- Ümmü Cündeb el-Ezdiyye (Radıyallahu anha)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i Halk sıkışıklık meydana getiriyorken işittim, şöyle buyurdu: ey insanlar sükûnet ve vakarlı olun fiske taşları gibi küçük taşlar atınız.
Ahmed 23267, Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı sahih ricali sıka ve sahabe Ümmü Cündeb el-Ezdiyye (Radıyallahu anha) hariç şeyheynin ricalidir. Ebu Davud ve İbni Mace de rivayet etmişlerdir.
عَنْ أَبِي عُمْرَانَ أَنَهُ حَجَّ مَعَ مَوَالِيهِ قَالَ : فَأَتَيْتُ أُمُّ سَلَمَةَ فَقُلْتُ : يَا أُمُّ الْمُؤْمِنِيَن إِنِي لَمْ أَحِجّ قَطُّ فَبِأَيِّهِمَا أَبْدَأُ بِالْحَجِّ أَمْ بِالْعُمْرَةِ ؟ فَقَالَتْ : إِنْ شِئْتَ فَاعْتَمِرْ قَبْلَ أَنْ تَحِجَّ وَ أِنْ شِئْتَ بَعْدَ أَنْ تَحِجَّ فَذَهَبْتُ إِلَى صَفِيَّةَ فَقَالَتْ لِي مِثْلِ ذَلِكَ فَرَجَعْتُ إِلَى أُمُّ سَلَمَةَ فَأَخْبَرْتُهَا بِقَوْلِ صّفِيَّةَ فَقَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ : سَمِعْتُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ : يَا آلَ مُحَمَّد مَنْ حَجَّ مِنْكُمْ فَلْيَهِل بِعُمْرَةٍ فِي الْحَجِّ . [رواه ابن حبان (٣٩٢٢) والبيهقي في الكبرى (٨٥٦٨)]
89- Ebu İmran melasıyla beraber hacca gitti. Şöyle dedi:
Ümmü Seleme (Radıyallahu anha)’ye gittim dedim ki ey müminlerin annesi ben hiç haccetmedim hangisiyle başlayayım hacla mı yoksa umreyle mi? “İstersen hacdan önce umre yap istersen hacdan sonra umre yap” dedi. Hz. Safiye (Radıyallahu anha)’ye gittim. O da aynını söyledi. (sonra) Ümmü Seleme (Radıyallahu anha)’ye dönüp Safiye (Radıyallahu anha)’nin söylediklerini haber verdim. Ümmü Seleme dedi ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim: Ya ehli Muhammed sizden kim hacc ederse hacda umre yapsın” buyurdular.
İbni Hibban 3922 Şuayip Arnavut: isnadı sahihtir der. Beyhaki Kübra da 8568

عن جَابِر بْن عَبْدِاللهِ: أنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ خُذُوا عَنِّي مَنَاسِكَكُمْ فَإِنِّي لَا أَدْرِي لَعَلِّي لَا أَحُجُّ بَعْدَ عَامِي هَذاَ . [رواه النسائي ومسلم (٧٢٤)]
90- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Haccın menasikini (hac vecibelerini) benden alın (benden öğrenin). Çünkü bilmiyorum; belki bu seneden sonra bir daha haccedemem,” buyurdu.1
------------------------------
1- Nesai, Elbani bu hadisi sahih’ül-Cami’ 8772 de ve İrva’1059 da tashih etti. Ayrıca bak Müslim muhtasar 734 sahihi Elbani 2767
Bu hadis-i şerif “Menâsik-i hacc” denilen hacc ibadetleri hakkında büyük bir temeldir. Ve namaz hakkında varid olan:
“Benim nasıl namaz kıldığımı gordünüzse sizde öyle kilin” hadisi gibidir.
“Haccın menasikini (hac vecibelerini) benden alın!” cümlesinden murd: “Ben, bu iba¬detleri kavlen ve fiilen nasıl yaptımsa, sizin için de bunlar aynı şekilde meşru olmuştur; bunları böylece belleyin, kendiniz bu suretle amel et¬tiğiniz gibi başkalarına da öğretin!” demektir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Bilmiyorum, belki bu seneden sonra bir daha haccedemem!” buyurmakla vefatının yakınlığına işaret et¬miştir.
Hadis-i şerif, Mina’ya hayvan üzerinde vasıl olan kimsenin bay¬ram günü cemre-i Akabe’de hayvan üzerinde taş atmasının müstehab olduğuna delildir.
Maamâfih taşları yerde atmak da caizdir.
Mina’da taş atarken hayvan üzerinde mi, yoksa yerde mi bulun¬manın efdal olduğu ihtilaflıdır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

******

CENAZE

Kefeni güzel yapmak
عن جَابِر بْن عَبْدِاللهِ يَحْدِثُ أنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ يَوْمًا فَذَكَرَ رَجُلًا مِنْ أَصْحَابِهِ قَبَضَ فَكَفَنَ فِي كَفَنٍ غَيْرَ طَائِل فَقَبر لَيْلًا فَزَجَرَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَقْبرَ الرَّجُلَ بِاللَّيْلِ حَتَّى يُصَلِّى عَلَيْهِ إِلَّا أَنْ يَضْطرَ إِنْسَان إِلَى ذَلِكَ وَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِذَا كَفَنَ أَحَدكُمْ أَخَاهُ فَلْيَحْسنْ كَفَنه . [رواه مسلم (٧٢٤) وابو داود (٣١٤٨) والنسائي (١٨٩٥) وأحمد (١٤١٧٨) وابن حبان (٣٠٣٤)]
91- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Bir gün Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti. (Hutbe esnasında) asha¬bından bir zatın vefat ederek, kifayetsiz bir kefene sarıldığını ve ge¬celeyin defnedildiğini zikretti. Müteakiben namazı kılınmadan ge¬celeyin cenaze defnedilmesini menetti, ancak insanın buna mecbur kalmasını müstesna sayarak:
Biriniz din kardeşini kefenlediği vakit, onun kefenini güzel yapsın, buyurdular.1
------------------------
1- [Müslim 943, (kifayetsiz: yırtık ve mevtayı öertmeye yeterli değil.) Ebu Davut 3148, Nesai 1895, Elbani; bu hadis sahihtir, der.
İmam Ahmet 14178, Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı Müslim’in şartı üzere sahihtir. Ricali sıkattır. Ebu Zübeyr hariç şeyheyn ricalidir. O Muhammet b. Müslim b. Tedris El Mekkî, müslim’in ricalindendir. İbni Habban 3034, Şuayip Arnavut: bu hadisin isnadı kavidir, der.]
Geceleyin cenaze defnedilmenin nehiy buyurulması, bazılarına göre: Geceleyin onu teşyi’e ve namazını kılmaya pek az kimseler ge¬lebileceği içindir. Gündüzün defnedilirse bittabi cemâat kalabalık olur. Ulemâdan bazıları ashab-ı kiram işe yarayacak kefenlik bulamadık¬ları için cenazelerini geceleyin defnederdiklerini söylemişlerdir. Zira karanlık olduğu için geceleyin kefenin iyisi kötüsü seçilemez.
Hadis-i şerifin evveli ile âhiri bu kavli te’yid etmektedir. Onun için Kaadi İyaz: “Her iki illet sahihdir. Zahire bakılırsa Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunların ikisini de kastetmiştir. Nitekim ulemâdan bunu söyleyenler vardır.” diyor.
Kaadı İyâz’ın iki illet’den muradı: Geceleyin cenazeye iş¬tirak edenlerin azlığı ile, işe yarayacak kefenlik bulunamamasıdır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in mecburiyet halini istis¬na etmesi, zarurette geceleyin cenaze defninde beis olmadığını gös¬terir. Bu mes’ele ulemâ arasında ihtilaflıdır.
Hasan-ı Bsri bu hadisle istidlal ederek geceleyin ce¬naze defnini mekruh görmüştür. Yalnız zaruret hali müstesnadır.
Cumhûr-u ulemâ’ya göre: Geceleyin cenaze defni mekruh değildir. Delilleri Hz. Ebu Bekir ile Selefden bir cemâatin geceleyin defnedilmeleri ve buna kimsenin itiraz etme-mesidir. Bir delilleri de: Mescid-i Nebevî’yi süpürüp temizleyen zatın geceleyin defnedildiğini bildiren hadistir. Mezkûr hadiste Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in o zatı sorduğu; ashab-ı ki¬ramın: “O geceleyin vefat etti de, biz de geceleyin defnettik.” ceva¬bını verdikleri, bunun üzerine: “Bana da haber etseydiniz ya...!” bu-yurduğu; ashabın karanlıktan dolayı haber veremedikleri için özür beyan ettikleri bildiriliyor.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ashab’a bir şey dememiş; yaptıklarına itirazda bulunmamıştır. Şayet geceleyin cenaze defni mekruh olsaydı, bunu beyan ederdi.
Cumhûr, bu hadisi için: “Bu hadisdeki nehy, sırf gece¬leyin cenaze defnetmek için değil cenaze namazı kılınmadığı içindir. Yani geceleyin cenaze defnini ya namazı kılınmadığı için yahut na¬maz kılanların adedi az olacağı veya kefen hususuna ihtimam gösterilemeyeceğindendir. Bunların hepsinden dolayı nehy buyurmuş ol¬ması da ihtimal dâhilindedir.
Kerahet vakitlerine gelince; Güneş doğarken, zevalde iken ve ba¬tarken cenaze namazı kılmak ve cenaze defnetmek ulemâ arasında ihtilaflı bir meseledir.
Hanefilerle. Leys’e göre: Kerahet vakitlerinde cenaze namazı kılmak ve cenaze defnetmek mekruhdur.
Şafii’lere göre: Mekruh değildir. Meğerki hiç bir sebep yok¬ken bu işi bile bile kerahet vaktine bırakmış ola. O takdirde mekruh işlemiş olur.
İmam Mâlik’den rivayet olunduğuna göre, kerahet va¬kitlerinde cenaze namazı kılınamaz. Ancak bir zaruret karşısında kılınabilir.
Ulemânın beyanına göre: Kefen meslesine ihtimam göstermek ve kefeni güzel yapmaktan murad: “Kefenin en nefis ve pahalı ku¬maştan yapılması” değil; temizliği, kesafeti ve vücûdu örtmesidir. Zi¬ra pahalı kumaştan kefenlik yapmak israftır. Bilcümle umurun en hayırlısı ortası olduğuna göre, kefenliği de orta kumaştan seçmek en doğru bir harekettir. Bir kimsenin sağlığında giydiği elbisesi hangi nev'i kumaştan ise, kefenliği de o nev’iden olmalıdır. Çok pahalıya saldırmak veya pek ucuza inmek doğru değildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat
Bu hadisi şerifte yasaklanmak istenen, namazı kılınmış olan bir ölünün geceleyin defnedilmesidir. Namaz kılınmayan bir Ölünün ise geceleyin gömülmesinin yasak olduğu gibi, gündüzün defnedilmesinin de yasak olduğu bilinen bir gerçektir. Binaenaleyh, bu hadis-i şerif¬ten “namazı kılınmayan bir ölünün geceleyin kabre konulmasının yasak olup da gündüzün defnedilmesinin caiz olduğu” manasını çıkarmak doğru değil¬dir.
Merhum Ahmed Davudoğlu, bu hadis-i şerifi açıklarken şu görüşlere yer vermiştir: “Geceleyin cenaze defnedilmesinin nehiy buyurulması, bazıla¬rına göre: Geceleyin onu teşyî’e ve namazını kılmaya pek az kimseler gelebi¬leceği içindir. Gündüzün defnedilirse, bittabi cemaat kalabalık olur. Ulemâdan bazıları, ashab-ı kiram işe yarayacak kefenlik bulamadıkları için cenazelerini geceleyin defnedebildiklerini söylemişlerdir. Zira karanlık olduğu için ge¬celeyin kefenin iyisi kötüsü seçilemez.
Hadis-i şerifin evvel ile ahiri bu kavli te’yid etmektedir. Onun için Kadı İyaz: “Her iki illet sahihtir. Zahire bakılırsa, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunların iki-sini de kastetmiştir. Nitekim âlimlerden bunu söyleyenler vardır.” diyor.
Menhel yazarı, hadis-i şerifte geçen kefenle ilgili açıklamaları şu ifade¬lerle Özetliyor. Kefenler, kumaşların en temizinden, beyazından seçilmeli, ce¬nazeyi örtmeye yetecek miktarda ve hayatta iken, giyilmesi mubah olan cinsten olmalıdır. Buna göre pamuk, yün, keten kıl gibi derilerin kullanılması mu¬bah maddelerden yapılan kumaşlardan kefen biçmek caizse de, erkekler için kullanılması haram olan ipek kumaştan kefen yapmak caiz değildir. Kadın¬lar için ipekten kefen yapmanın mekruh olduğunu söyleyenler olduğu gibi, haram olduğunu söyleyenler de vardır. İpekten kefen yapmanın pahalıya mal olduğu ve dolayısıyla israfa kaçtığı düşünülürse, kadına ipek kumaştan ke¬fen yapmanın haram olduğu görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılır.
İmam Nevevî, kefenin kalite ölçülerinin tesbitinde ölünün sağlığındaki halinin esas alınmasını, zengin bir kimsenin kefeninin üstün kaliteli kumaş¬lardan, orta halli bir kimsenin kefeninin orta kalitedeki kumaşlardan, fakir kimselerin kefenlerinin de mali durumlarıyla mütenasib kumaşlardan hazır¬lanmasını söylemiştir.
Bazı Hükümler
1. Zaruret olmadıkça ölüyü geceleyin defnetmek mekruhtur.
2. Cenaze namazında cemaatin çok olması iyidir.
3. Kefenin evsafını haiz kumaşlardan ve yeteri kadar uzunluk ve geniş¬likte olması müstehabdır.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/558.

عَنْ أَبِي قَتَادَةَ الْأَنْصَارِيُّ قَالَ : بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جَيْشَ الْأُمَرَاءِ ، فَقَالَ : " عَلَيْكُمْ زَيْدُ بْنُ حَارِثَةَ ، فَإِنْ أُصِيبَ زَيْدٌ , فَجَعْفَرُ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ، فَإِنْ أُصِيبَ جَعْفَرٌ , فعَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ الْأَنْصَارِيُّ " , فَوَثَبَ جَعْفَرٌ ، فَقَالَ : بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللَّهِ ، مَا كُنْتُ أَرْهَبُ أَنْ تَسْتَعْمِلَ عَلَيَّ زَيْدًا , قَالَ : " امْضِهْ فَإِنَّكَ لَا تَدْرِي أَيُّ ذَلِكَ خَيْرٌ " , فَانْطَلَقُوا فَلَبِثُوا مَا شَاءَ اللَّهُ ، ثُمَّ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَعِدَ الْمِنْبَرَ , وَأَمَرَ أَنْ يُنَادَى الصَّلَاةُ جَامِعَةٌ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " نَابَ خَبْرٌ أَوْ بَاتَ خَبْرٌ أَوْ ثَابَ خَبْرٌ شَكَّ عَبْدُ الرَّحْمَنِ , أَلَا أُخْبِرُكُمْ عَنْ جَيْشِكُمْ هَذَا الْغَازِي ، إِنَّهُمْ انْطَلَقُوا فَلَقَوْا الْعَدُوَّ ، فَأُصِيبَ زَيْدٌ شَهِيدًا ، فَاسْتَغْفِرُوا لَهُ " , فَاسْتَغْفَرَ لَهُ النَّاسُ " ثُمَّ أَخَذَ اللِّوَاءَ جَعْفَرُ بْنُ أَبِي طَالِبٍ فَشَدَّ عَلَى الْقَوْمِ حَتَّى قُتِلَ شَهِيدًا ، أَشْهَدُ لَهُ بِالشَّهَادَةِ فَاسْتَغْفِرُوا لَهُ ، ثُمَّ أَخَذَ اللِّوَاءَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ ، فَأَثْبَتَ قَدَمَيْهِ حَتَّى قُتِلَ شَهِيدًا فَاسْتَغْفِرُوا لَهُ ، ثُمَّ أَخَذَ اللِّوَاءَ خَالِدُ بْنُ الْوَلِيدِ وَلَمْ يَكُنْ مِنَ الْأُمَرَاءِ ، هُوَ أَمَّرَ نَفْسَهُ " , ثُمَّ رَفَعَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِصْبَعَيْهِ ، فَقَالَ : " اللَّهُمَّ هُوَ سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِكَ فَانْصُرْهُ " , فَمِنْ يَوْمِئِذٍ سُمِّيَ خَالِدٌ سَيْفَ اللَّهِ ، ثُمَّ قَالَ : " انْفِرُوا فَأَمِدُّوا إِخْوَانَكُمْ ، وَلَا يَتَخَلَّفَنَّ أَحَدٌ " , قَالَ : فَنَفَرَ النَّاسُ فِي حَرٍّ شَدِيدٍ مُشَاةً وَرُكْبَانًا . [رواه أحمد (٢١٩٧١)]
92- Ebu Katade (Radıyallahu anh)’den; şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (mute ordusunu) gönderdiğinde ordunun başına Zeyd b. Harise (Radıyallahu anh)’yı, o şehit olursa Cafer b. Ebu Talip (Radıyallahu anh)’i, oda şehit olursa Abdullah b. Revaha el Ensari (Radıyallahu anh )‘yı kumandan tayin etti. Cafer (Radıyallahu anh) kalktı ve şöyle dedi: anam babam sana feda olsun ya Resulallah Zeydi bana tercih etmende seni korkutan nedir? Ben korkak biri değilim ki Zeydi bana tercih ediyorsun. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: emri yerine getir. Çünkü sen neyin daha hayırlı olduğunu bilemizsin. Ordu ile birlikte gittiler. Allah’ın dilediği kadar bekledikten sonra Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minbere çıktı “essalatü camia” diye nida edilmesini emretti.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Size şu gazaya çıkan ordunuzdan haber vereyim mi? Onlar gittiler, düşmanla karşılaştılar. Zeyd şehit oldu. Ona istiğfarda bulunun! Cemaat ona istiğfarda bulundu. Sonra sancağı Cafer b. Ebu Talib aldı. Kavm üzerine şiddetle saldırdı nihayet oda vurulup şehit oldu. Onun şehitliğine şahitlik ederim. Ona istiğfarda bulunun. Sonra sancağı Abdullah İbni Revaha aldı, sebat etti (sabırla mücadele etti) o da vurulup şehit oldu, ona da istiğfarda bulunun. Sonra sancağı Halit b. Velid aldı. O ümeradan değildi. – kendine emretti – sonra Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ellerini kaldırdı ve şöyle buyurdu: Allah’ım o senin kılıçlarından bir kılıçtır ona yardım et! O günden sonra Halit’in ismi Seyfullah kaldı. Sonra şöyle buyurdu: kardeşleriniz vazgeçip geri çekildiler bir kişi geride bırakmadılar. İnsanlar şiddetli sıcakta yaya ve binekli olarak çekildiler.1
------------------------------
1- Ahmed 21971 Elbani Ahkam’ul-Cenaiz’de 24 isnadı hasendir, der.
Mute gazvesi, müslümânlarla Bizanslılar arasında yapılan muharebelerin baş-langıcıdır. Sebebi, Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Şöyle ki: Peygamber, Busra Emiri Şurahbil ibni Amr’a, sahabilerden Haris ibni Umeyr eliyle bir mektub gönderip onu İslam’a davet etmişti. Haris ibni Amr, Mute’den geçerken Şurahbil’e elçilik sıfatını bildirdi. Bunun üzerine Şurahbil, Haris’i küstahça Öl¬dürdü. O güne kadar Peygamber’in elçilerinden hiçbirisinin hayatına saldırılmamıştı. Her asırda her millette elçi öldürmek İnsanlığa ve milletlerarası münasebetlere aykırı sayıldığından, bu cinayete karşı bir harekette bulunmak zaruri oldu. Bunun için Peygamber, sekizinci yılda üçbin kişilik bir ordu hazır layıp, azadlı kölesi Zeyd ibni Harise’nin emrinde gönderdi. Ve ordunun Haris ibni Umeyr’in şehid edildiği Mute kasabasına kadar gitmesi ve oradan Şurahbil ile üzerlerinde hükümran olduğu kabilelerin İslâm’a davet edilmesi, kabul etmedikleri takdirde harb edilmesini emretti.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (mute ordusunu) gönderdiğinde ordunun başına Zeyd b. Harise (Radıyallahu anh)’yı, o şehit olursa Cafer b. Ebu Talip (Radıyallahu anh)’i, oda şehit olursa Abdullah b. Revaha el Ensari (Radıyallahu anh )‘ı kumandan tayin etti.
Öbür tarafta Şurahbil, bunu haber alarak yüzbin kişilik büyük bir ordu hazırladı. Kuvvetler arasındaki büyük fark sebebiyle müslümanlar çok kayıp verdiler.
Zeyd şehit oldu. Sonra sancağı Cafer b. Ebu Talib aldı. Kavm üzerine şiddetle saldırdı nihayet oda vurulup şehit oldu. Sonra sancağı Abdullah İbni Revaha aldı, sebat etti (sabırla mücadele etti) o da vurulup şehit oldu. Sonra sancağı Halit b. Velid aldı. O ümeradan değildi.
Halid ibni Velid’in ustaca tabyesi sayesinde geri çekilip, Medine’ye ulaştılar...

عَنْ عَائِشَةَ ، أَنَّ النَّبِيّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَيُّمَا أَحَدٍ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أُصِيبَ بِمُصِيبَةٍ ، فَلْيَتَعَزَّ بِمُصِيبَتِهِ بِي عَنِ الْمُصِيبَةِ الَّتِي تُصِيبُهُ بِغَيْرِي ، فَإِنَّ أَحَدًا مِنْ أُمَّتِي لَنْ يُصَابَ بِمُصِيبَةٍ بَعْدِي أَشَدَّ عَلَيْهِ مِنْ مُصِيبَتِي . [ رواه أبن ماجه (١٥٩٩)]
93- Aişe (Radıyallahu anha) dan; Şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
“Ey İnsanlar! İnsanlardan veya müminlerden her hangi birisinin başına bir musibet geldiğinde benim ölümüm ile onun başına gelen musibeti düşünmekle başına gelen başka musibeti hafifletsin. Çünkü benim ümmetimden hiç bir kimse, benden sonra benim musibetimden daha şiddetli bir musibetle karşılaşmayacaktır.”1
------------------------------
1- İbni Mace 1599 Elbani sahih’ul- Cami’ 7879 de sahihtir der.
Bu hadisin açıklamasında Sindi şöyle der: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vefatıyla ilgili bâzı hadislerde belirtildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edeceği gün Âişe (Radıyallahü anha)’nin odası ile mescid arasındaki kapıyı açmış veya aradaki perdeyi açmış ve cemaata bakmış. Cemâat, Ebu Bekir (Radıyallahü anh)’ın arkasında namaza durmuştu. Cemaatin imamla beraber toplu halde namaza duruşlarından hoşlanan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hemcemâtın bu iyi halinden dolayı Allah’a hamd etmiş hem de ölümünden sonra ümmetinin bu iyi halinin devamı için Allah’u Teâlâ’nın Onun yerine yardımcı olacağını umduğundan hamd etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisinden sonra ümmetinin başına gelecek musibetlerden dolayı dağılmalarından korktuğu için, gelecek musibetlere karşı sabırlı olmalarını tavsiye etmiş ve ümmetin başına gelen en büyük musibetin, Allah’ın Resulünün vefat etmesi musibeti olduğunu hatırlatmış, mü’minlerin başına bundan daha çetin bir musibetin gelmiyeceğini bildirmiş ve en çetin olan bu musibetin hatırlanması için mü’minin başına gelen her hangi bir musibetin hafifletilmesi yolunu göstermiştir. Zira küçük musibet, büyük musibet yanında yok olmaya mahkûmdur. Büyük musibete karşı sabreden mü’minin, küçük musibet karşısında sabırsızlık etmesi yakışmaz.”
Gerçek manada Allah’ın Resulünü tanıyan ve seven bir mü’min, sahih hadislerle sabit olduğu gibi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i babasından, annesinden, evladından, malından ve kendi canından daha fazla sever. Hal böyle olunca Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in vefatı musibetini en büyük musibet olarak görür ve tüm musibetler, bu musibet yanında onun gözünde küçülür. Allah ümmeti Muhammed’i gerçek manada Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i seven ve şefâatına kavuşanlardan eylesin.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/465-467

******

CİHAD

Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin ve cennet kılıçların gölgesi altındadır.
عَنْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي أَوْفَى أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي بَعْضِ أَيَّامِهِ الَّتِي لَقِيَ فِيهَا انْتَظِر حَتَّى مَالَتِ الشَّمْسُ ثُمَّ قَامَ فِي النَّاسِ ، خَطَبَنَا : " يَا أَيُّهَا النَّاسُ لَا تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ وَسَأَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ ، ثُمَّ قَالَ : اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ ، وَمُجْرِيَ السَّحَابِ ، وَهَازِمَ الْأَحْزَابِ اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ " . [رواه البخاري (٢٨٠٤) ومسلم (١٧٤١) مختصرأً وابو داود (٢٧٣١) وأحمد (١٠٨٧٤)]
94- Abdullah b. Ebu Evfa (Radıyallahu anh)’dan:
Resulüler (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in düşmanla karşılaştığı bir gü-nünde beklediğini, ta güneş (batıya) meylettiği zaman aralarında ayağa kalkarak:
“Ey nas! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah’tan afiyeti isteyin! Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin! Bilin ki, cennet kılıç-ların gölgeleri altındadır.” buyurduğunu; sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (tekrar) kalkarak: “Ey kitabı indiren, bulutu hareket ettiren ve hizipleri bozguna uğratan Allah’ım! Bunları perişan et! Ve bizi onlar üzerine muzaffer kıl!” diye dua ettiğini ona haber vermiş.
Dikkat! Kuvvet atmaktır1
---------------------------
1- Buhari 2804, Müslim 1742, Ebu Davut (muhtasar) 2631, Ahmet b. Hambel 10874
Bu hadisi Buhari “Kitabu’l-Cihad”ın birkaç yerinde; Ebu Davud ile Nesai de aynı bahiste tahric etmişlerdir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in düşmanla karşılaşmayı istemekten men’etmesi bu temenni böbürlenmeyi ve nefse, kuvvete güven¬meyi tazammun ettiği içindir. Bu bir nevi’ zulümdür. Allahu Teâlâ ise mazluma yardımı tekeffül buyurmuştur. Bir de bu hareket düşmanı hiçe Sayıp onunla alay etmek olur ki, ihtiyat ve tedbire muhaliftir. Hüneyn harbinde müslümanlara ucub gelmiş, bu sebeple harbin başında bozul¬muşlardı. Sonradan kendilerine gelince Allah’ın nusrati de yetişti. Müs-lüman —bugünkü telakkinin aksine olarak— kendine ve kuvvetine de¬ğil, daima Allah’a güvenecektir.
Sonra belaya sabır hususunda herkes bir değildir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile birlikte harbeden bir adam, aldığı yaraların acısına dayanamayarak intihar etmişti. Onun içindir ki, Hz. Ebu Be¬kir: “Bence afiyette olup şükretmem, ibtilâ edilip sabretmemden da¬ha makbuldür.” demiştir. A1i (Radıyallahu anh)’in de oğluna: “Yav-rucuğum, sakın bir kimseyi mübarezeye davet etme! Ama seni birisi ona davet ederse hemen karşısına çık! Zira o zalimdir; Allahu Teâlâ zulüm gören kimseye yardımı tekeffül buyurmuştur.” dediği rivayet olunur.
Mübareze: Harpten önce iki taraftan birer kişi çıkarak yekeyek harbetmeleridir. Bunun hükmü hususunda İbni’l-Münzir şun¬ları söylemektedir: “Kendilerinden ilim alınan bütün ulemâ bir kimse¬nin mübarezeye çıkabileceğine ve kumandanın izni ile mübarezeye da¬vet de edebileceğine ittifak etmişlerdir. Yalnız Hasan-ı Basri müstesna! Çünkü o bunu mekruh saymıştır...”
Bazıları kumandanın izninden bahsetmeksizin mübârezeyi mubah görmüşlerdir, imam Malik ile Şâ’fiî’nin kavilleri budur. Mü¬barezeyi kâfir isterse karşısına çıkmak müstehab olur. Çıkacak kimse¬nin tecrübeli olması ve kumandanın izni ile çıkması da müslehaetır. Ahab-ı kiramdan müşriklerle mübareze edip boyunlarını vuranlar olmuştur.
Hadis-i şerif düşman karşısında sabırla harbetmeye teşvik ediyor. Filhakika harbin en kuvvetli rüknü sabırdır. AllahuTeâlâ Hazretleri harp ada¬bını şu ayet-i kerimede toplamıştır
“Ey iman edenler! Bir bölükle karşılaşırsanız derhal sebat edin! Al¬lah’ı da çok anın ki felah bulaşınız! Hem Allah’a ve Resulüne itaat edin! Çekişmeyin! Yoksa başarısızlığa uğrarsınız; kuvvetiniz gider. Sabredin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Yurdlarından şımararak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men’edenler gibi olmayın!” (Enfal /46,47)
Allah’tan afiyet dileme hususunda birçok hadisler varid olmuştur. Bundan murad: Bedene ait bütün iç ve dış hastalıkları ile dünya ve âhirete ait bütün kötülüklerin defini istemektir.
“Bilin ki cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” cümlesi: Allah’ın se¬vabı ve Cennete götürecek sebebi Hak yolunda harbetmekte ve harbe gitmektedir. O halde hemen sadakatla harbe koşun ve sebat edin! manasınadır.
Ulemânın beyanına göre Resulü Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in harbi öğleden sonraya bı¬rakması o zaman hava bir parça serinleyip harbe daha elverişli olduğu içindir. Buhari’nin rivayet ettiği bir hadiste:
“Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) harbi rüzgârlar esip, namaz vakti gelinceye kadar tehir ederdi.” denilmiştir ki, bunun bir sebebi de namaz vaktinin ve o vakitte yapılan duaların faziletidir.
Hadisin ikinci rivayeti düşmanla karşılaşıldığı vakit dua ederek Allah’tan zafer niyazında bulunmanın müstehab olduğuna; keza hadis rivayetinde yazışma ve icazetle amel edilebileceğine delildir. Nitekim usul, fıkıh ve hadîs ulemâsının cumhuru da buna kail olmuşlardır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ ، يَقُولُ : " وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ سورة الأنفال آية 60 : أَلا إِنَّ الْقُوَّةَ الرَّمْيُ ، أَلا إِنَّ الْقُوَّةَ الرَّمْيُ ، أَلا إِنَّ الْقُوَّةَ الرَّمْيُ " . [رواه ابو يعلى (١٧٤٣) وابو داود (٢٥١٤) والترمذي (٣٠٨٣)]
95- Ukbe b. Amir el-Cühenî (Radıyallahu anh) şöyle demiştir:
“Ben Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minber üze¬rinde: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın...” (Enfal: 60 ayeti kerimesini okuduktan sonra) “Dikkat! Kuvvet atmaktır. Dik¬kat! Kuvvet atmaktır. Dikkat! Kuvvet atmaktır!” derken işittim.”1
----------------------------
1- Ebu Ya’lâ 1743, Hiseyin Selim Esed isnadı sahihtir der. Ebu Davut 2514 Tirmizi 3083 Elbani sahihtir der.
Tirmizi de şu ilave vardır: “Allah size ülkeleri fethettirecektir ve böylece savaş meşakkatinden sizleri kurtaracaktır. Sizler oklarınızla uğraşmaktan korkmayınız.”
Hz. Ukbe’nin Hz. Peygamberden işittiği ayet-i kerime-nin tamamı mealen şöyledir; “Onlara karşı gücünüz yet¬tiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) hazırlayın. Bunun Allah’ın düşmanları ve onlardan başka sizin bilmediği¬niz Allah’ı bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal / 60.)
Tefsir âlimlerinin beyanına göre ayet-i kerimede geçen “kuvvet” keli¬mesi düşmana galebe teminize yarayan araç ve gereçlerin tümünü kapsamı içine almaktadır.
Zırhlı torpido, denizaltı gemileri, uçak, tank, makineli araba, hayvan, silah, demiryolu, şose, ordu, kışla, depo, istihkâm, yiyecek, içecek, giyecek, harp sanatı, beden kuvveti, idmanlar, hulâsa harbe yarayan her şey bu kuvvet kelimesinin anlamı içerisine girmektedir. Bütün bunları tam bir surette ve vaktinde hazırlamak Müslümanlar üzerine borçtur.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/504-505
Allahu Teâlâ peygamberi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne hitaben şöyle buyurur: “(Ey Muhammed) küfredenler, asla öne geçtiklerini ve bizi âciz bırakacak¬larını (bizim onlara güç yetiremeyeceğimizi) sanmasınlar.” Aksine on¬lar, bizim kudretimizin kahrı altında, dilememizin kabzasındadırlar. Asla bizi âciz bırakamazlar. Allahu Teâlâ, başka ayetlerde şöyle buyurmaktadır: “Yoksa kötülük yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sanır¬lar? Ne kötü hüküm veriyorlar.” (Ankebut, 4), “Sakın o küfredenlerin bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma. Onların varacağı yer ce¬hennemdir. Ne kötü dönüş yeridir orası.” (Nur, 57), “Küfredenlerin diyar diyar dönüp dolaşmaları sakın seni aldatmasın. Az bir geçim. Sonra vuracakları yer cehennemdir. O ne kötü yataktır.” (Âl-i İmran, 196-197).
Allahu Teâlâ onlarla muharebe için güç, imkân ve takat öl¬çüsünde harp âletleri hazırlamayı emredip “Siz de onlara karşı gücü¬nüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” bu¬yurur, imam Ahmed der ki: Bize Harun İbni Marufun.- Ukbe İbni Amir’den rivayetine göre o, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nü minberde şöyle bu¬yururken işitmiş: Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Dikkat ediniz, kuvvet atmaktır, dikkat ediniz, kuvvet at¬maktır. Hadisi Müslim, Harun İbni Maruf’tan; Ebu Davud, Saîd İbni Mansur’dan; İbni Mace, Yunus İbni Abdül-A’lâ’dan üçü de Abdullah İbni Vehbi’den rivayet etmişlerdir. Bu hadisin Ukbe İbni Amir’e varan diğer kanalları da vardır. Bunlardan biri de Tirmizi'nin Salih İbni Keysan kanalıyla olan rivayetidir. İmam Ahmed ve Sünen sahiplerinin, Ukbe İbni Amir’den rivayet ettikleri bir hadiste Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Bininiz ve atınız; atmanız binmenizden daha hayırlıdır.
İmam Mâlik der ki: Zeyd İbni Eşlem kanalıyla... Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh) den rivayete göre Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: At, üç şey içindir: Birisine ecir ve mükâfattır. Birisine örtüdür. Birisine ise (yük ve) günahtır. Atın kendisine ecir ve mükâfat olduğu kişi, onu Allah yolunda bağlayandır. Atı bir otlağa —veya bir bahçeye— uzun bir iple bağlar. Onun bağlandığı ip otlaktan —veya bahçeden— isabet eden, onun için iyiliklerdir. (Hasenattır) Şayet o ipini koparır bir veya iki cepheye çıkarsa onun izleri ve pislikleri onun için iyilikler olur. Bir nehre uğramış olsa ve o kişi onu ordan sulamak istememiş olmakla bir¬likte su içse bu, onun için iyilikler olur. İşte bu at, bu adam için ecir ve mükâfattır. Bir adam da vardır ki atı başkalarına muhtaç olmamak ve iffet için bağlar. Onun boyun ve sırtındaki Allah’ın hakkını da unut¬maz. İşte bu at, onun için bir örtüdür. Başka birisi daha vardır ki atı övünme, gösteriş ve düşmanlık için bağlayıp besler. İşte bu at da, onun için bir yük, bir günahtır.
İmam Ahmed der ki: Bize Haccac’ın... Abdullah İbni Mesut’tan onun da Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den rivayetine göre o, şöyle buyurmuştur: At, üçtür: Bir at Rahman için, bir at şeytan için vs. bir at da insan içindir. Rahman’ın atı; Allah yolunda bağlanıp beslenendir. Onun yiye¬ceği, pisliği ve sidiği... (Allah Resulü, Allah’ın dilediği kadarıyla - zikretti).) Şeytanın atı; kumar oynanan ve üzerine bahis tutuşulan (yarış) atıdır. İnsanın atı ise; kişinin, maişet arayarak bağlayıp beslediğidir. Bu, onun için fakirlikten (fakirliğe karşı) bir örtüdür.
Âlimlerden birçoğu; atmanın, ata binmekten daha üstüne olduğu görüşündedir. İmam Malik ise ata binmenin, atmaktan daha üstün ol¬duğunu söylemiştir. Bu hadisin de delaletiyle Cumhur’un görüşü daha kuvvetlidir. En doğrusunu Allah bilir.
İmam Ahmed der ki: Bize Haccac ve Hişam’ın... İbni Şümase’den rivayetine göre Muaviye İbni Hudeyc, atının yanında duran Ebu Zerr’e rastlamış ve bu atını neyle tedavi ediyorsun? diye sormuş. Ebu Zerr: Öyle sanıyorum ki bu atın duası kabul olunmuş, diye cevap vermiş.
Muaviye’nin: Hayvanlardan bir hayvanın duası ne olur ki? Sorusuna ise şöyle cevap vermiş: Nefsim kudret elinde olan (Allah’a) yemin ede¬rim ki her at, her seher dua eder ve: Ey Allah’ım, sen beni kullarından birine verdin. Rızkımı onun elinde kıldın. Beni onun ailesinden, malın¬dan ve çocuğundan ona daha sevgili kıl, der.
Yine İmam Ahmed der ki: Bize Yahya İbni Saîd’in... Ebu Zerr (Radıyallahu anh)’den rivayetine göre Allah Resulü şöyle buyurmuştur: Hiç bir Arap atı yoktur ki her fecr vakti dua etmesine izin verilip şu iki duayı yapmasın: Ey Allah’ım, Sen beni Âdemoğlundan verdiğine verdin. Beni, onun en sevdiği ailesi ve malından kıl. Veya: Ona en sevgili ailesi ve malı kıl. Hadisi Nesai de Amr İbni Ali el-Fellas’dan, o ise Yahya el-Kattan’dan rivayet etmiştir.
Ebu’l-Kasım et-Taberani der ki: Bize Hüseyn İbni İshak et-Tüsterî' nin... Hasan İbn Ebu'l-Hasan'dan rivayetine göre o Sehl İbni Hanzaliyye’ye: Bize Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nden işitmiş olduğun bir hadis rivayet et, demiş. O da şöyle demiş: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’nü: Kıyamete kadar atların alnında hayır yazılıdır. Sahibi onun sebebiyle yardım olunmuş¬tur. Kim, Allah yoluna bir at bağlar ve besler, nafakası onun üzerinde olursa elini sadaka ile uzatan gibidir ki onu elinde tutmaz, buyururken işittim.
At bağlanıp beslenmesinin faziletine dair birçok hadis varit olmuş¬tur. Buhari’nin Sahih’inde Urve İbn Ebi el-Ca’d’dan rivayet edildiğine göre, Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
Kıyamet gününe kadar atların alnında hayır yazılıdır: O, ecir, mükâfat ve ganimettir.
Allahu Teâlâ : “Bununla (kâfirlerden) Allah’ın düşmanı, sizin düş¬manınız ve bunlardan başka sizin bilmeyip te Allah’ın bildiği diğerle¬rini korkutasınız.” buyurur. Mücahit burada “Diğerlerinden Kurayza’nın; Süddî ise Farisi’n kaydedildiğini söyler. Süfyan es-Sevrî de İbni Yeman’dan rivayetle bunların, evlerdeki şeytanlar olduğunu söyler. Bunun bir benzeri İbni Ebu Hatim tarafından rivayet edilen şu hadiste geçmektedir: Bize Ebu Utbe İbni Ahmed İbni Fecir’in... Yezid İbni Ab¬dullah İbni Arîb’den, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Bunlardan başka sizin bilmeyip te Allah’ın bildiği diğerlerini.” ayeti hakkında şöyle buyurmuş: “Onlar, Cinler¬dir.” Hadisi Taberani de İbrahim İbni Duhyem kanalıyla... Yezid İbni Abdullah İbni Arîb’den rivayet etmiştir. Onda şu fazlalık vardır: Allah Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: İçinde cins at bulunan bir ev, harap olmaz.
Ancak bu hadis, münker olup ne isnadı ve nede metni sıhhatli değildir. Mukâtil İbni Hayyan ve Abdurrahman İbni Zeyd İbni Eşlem; bunların, münafıklar olduğunu söylemişlerdir ki yukardaki görüşlerin doğruya en yakım budur. Allahu Teâlâ’nın şu sözü de buna şehadet etmektedir: “Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar vardır. Medine halkından da ki onlar nifak üzerinde diretirler. Siz bilmezsiniz onları, Biz biliriz...” (Tevbe, 101).
Allah Teâlâ: “Allah yolunda ne harcarsanız size ödenir ve siz asla zulm olunmazsınız.” buyurur ki cihada ne harcarsanız muhakkak o size tam ve mükemmel olarak ödenir. Ebu Davud’un rivayet ettiği bir ha¬diste şöyle buyurulur: Allah yolunda harcanan bir dirhemin sevabı yedi yüz kata kadar arttırılır. Bu hadis daha önce: “Mallarını Allah yo¬lunda infak edenlerin durumu, her başağında yüz dane olmak üzere yedi başak veren dânenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat ve¬rir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” (Bakara, 261) ayetinde geçmişti.
İbni Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbni Kasım İbni Atiyye’nin... İbni Abbas’tan, onun da Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den rivayetine göre o, sâ¬dece Müslümanlara sadaka verilmesini emrederdi. «Allah yolunda ne harcarsanız size ödenir.» ayeti nazil olunca, bundan sonra hangi din¬den olursa olsun isteyen herkese sadaka ile emrettiler. Bu hadis de garbidir.
Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 7/3281-3285

******

KADINLARA VAAZ

Kadınlara vaaz ve onlara sadakayı emir
عَنْ عَمْرِو بْنِ الْحَارِثِ ، عَنْ زَيْنَبَ امْرَأَةِ عَبْدِ اللَّهِ ، قَالَتْ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " تَصَدَّقْنَ يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ ، وَلَوْ مِنْ حُلِيِّكُنَّ " ، قَالَتْ : فَرَجَعْتُ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ ، فَقُلْتُ : إِنَّكَ رَجُلٌ خَفِيفُ ذَاتِ الْيَدِ ، وَإِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أَمَرَنَا بِالصَّدَقَةِ ، فَأْتِهِ فَاسْأَلْهُ فَإِنْ كَانَ ذَلِكَ يَجْزِي عَنِّي ، وَإِلَّا صَرَفْتُهَا إِلَى غَيْرِكُمْ ، قَالَتْ : فَقَالَ لِي عَبْدُ اللَّهِ : بَلِ ائْتِيهِ أَنْتِ ، قَالَتْ : فَانْطَلَقْتُ فَإِذَا امْرَأَةٌ مِنْ الْأَنْصَارِ بِبَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، حَاجَتِي حَاجَتُهَا ، قَالَتْ : وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ أُلْقِيَتْ عَلَيْهِ الْمَهَابَةُ ، قَالَتْ : فَخَرَجَ عَلَيْنَا بِلَالٌ ، فَقُلْنَا لَهُ : ائْتِ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَخْبِرْهُ أَنَّ امْرَأَتَيْنِ بِالْبَابِ تَسْأَلَانِكَ أَتُجْزِئُ الصَّدَقَةُ عَنْهُمَا عَلَى أَزْوَاجِهِمَا ، وَعَلَى أَيْتَامٍ فِي حُجُورِهِمَا ؟ ، وَلَا تُخْبِرْهُ مَنْ نَحْنُ ، قَالَتْ : فَدَخَلَ بِلَالٌ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَأَلَهُ ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " مَنْ هُمَا ؟ " فَقَالَ : امْرَأَةٌ مِنْ الْأَنْصَارِ ، وَزَيْنَبُ ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " أَيُّ الزَّيَانِبِ ؟ " ، قَالَ : امْرَأَةُ عَبْدِ اللَّهِ ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَهُمَا أَجْرَانِ : أَجْرُ الْقَرَابَةِ ، وَأَجْرُ الصَّدَقَةِ " [رواه مسلم (١٠٠٠)و ابن حبان (٤٢٤٨)]
96- Amr b. Haris Ab¬dullah (Radıyallahu anh )’ın zevcesi Zeynep (Radıyallahu anha)’ten naklen rivayet etti. Zeynep (Radıyallahu anha) şöyle demiş:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
Ey kadınlar cemaati! Ziynetlerinizden olsun sadaka verin, buyurdular. Bunun üzerine ben, Abdullah’ın yanına dönerek:
Sen, fakir bir adamsın, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize sadaka vermemizi emir buyurdu. Binaenaleyh ona git de sor. Şayet sadakamı sana vermem kâfi geliyorsa ne âlâ. Aksi takdirde onu sizden başkalarına veririm, dedim. Abdullah, bana:
“Hayır! Ona, sen git...” dedi. Ben de gittim. Bir de baktım Ensar’dan bir kadın Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kapısında bekliyor. Onun haceti de benimki gibi imiş. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)i mehabet kaplamıştı. Derken yanımıza Bilal çıktı. Biz ona:
“Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e git de, kapıda iki kadın sana sadakalarının kocaları ile terbiyeleri altında bulunan ye¬timlere verilmesi kâfi gelip gelmeyeceğini soruyorlar, diye haber ver. Ama bizim kim olduğumuzu ona söyleme.” dedik.
Bunun üzerine Bilal Resulüllah {Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanına girerek meseleyi ona sordu. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Bilal’e:
“Kim onlar?” dedi. Bilal:
“Ensar’dan bir kadın ile Zeynep.” cevabını verdi. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
“Zeyneplerin hangisi?” dedi. Bilal:
“Abdullah'ın karısı.” cevabını verdi. Müteakiben Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
“Onların ikisine de ikişer ecir vardır; Akrabalık ecri ve sadaka ecri.” buyurdular.1
--------------------------------
1- Müslim 1000, İbni Hibban 4248, Şuayip Arnavut: bu hadis sahihtir dedi.
Bu hadisi Buhari, Tirmizi ve İbni Mace “Zekât- bahsinde, Nesai İşratü’n – Nisa” da muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
Tayâlûsi’nin rivayetinden: “Bir de baktım kapıda Ensar’dan Zeyneb isminde bir kadın duruyor.” denilmiştir.
Mezkûr rivayeti Nesai de tahric etmiştir.
Abdullah’ın zevcesinden murad: Hz. Abdullah b. Mesud’un karışıdır.
Nesai’nin rivayetinde: “Abdullah yani İbni Mesud’un zevcesi ile Ebu Mesud yani Ukbe bin Amr El-Ensari’nin zevcesi gittiler...” denilerek bu hadiste ismi zikredilmeyen kadının Ebu Mesud’un zevcesi olduğu bildirilmiştir.
Bazıları: “İbni Sâd, Ebu Mesud’un Ensar’dan Hüzeyle binti Sabit namındaki karısından maada zevcesi olduğundan bahsetmemiştir.” demişlerdir.
Bunlar mezkûr kadının ya iki tane ismi bulunduğuna yahut ona Zeyneb ismini veren ravi’nin vehmettiğine ihtimal vermekte¬dirler. Yani ravi İbni Mesud (Radıyallahu anh)’ın zevcesinin Zeyneb olduğuna bakarak bunun da Zeyneb olacağına intikal etmiştir.
Fakat Ayni’nin de beyan ettiği veçhile İbni Sad’ın bahsetmemesi: Ebu Mesud Hazretlerinin başka bir karısı ol¬mamasını gerektirmez.
Tayâlûsi’nin rivayetinde Hz. Zeynep’in bırak¬tığı yetimlerin kardeşi ile kız kardeşinin oğulları oldukları bildiril¬miştir.
Hadiste geçen “Hafifü’l-Yed” tabiri fakirlikten kinayedir.
Kadınlar Hz. Bi1ale kendilerinin kim olduklarını söyle¬memesini tembih ettikleri halde Bilal (Radıyallahu anh)’in ver¬diği söze muhalefet ederek bu sırrı ifşa etmesine gelince: Bilal (Radıyallahu anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in suali ile karşılaşmıştır. Gerçi söylememesi, riayeti gereken bir maslahat ise de, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e cevap vermesi daha bü¬yük bir maslahattır. Çünkü ona cevap vermek, tehiri caiz olmayan bir vaciptir. İki maslahat tearuz ettiklerinde, hangisi daha mühimse o icra edilir. Burada şöyle bir sual de hatıra gelebilir: “Hz. Peygamber’in sualine mutabık olan cevap: Zeyneb ile filan kadın ya Resulallah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! demekti. Acep niçin Bilal (Radıyallahu anh) böyle cevap vermedi?
Bu sualin cevabı şudur: İkinci kadının ismi zikredilmemiştir. Onun ismi de Zeynep’tir. Bu sebeple yaşça büyük olanın is¬mini zikretmekle iktifa olunmuştur.
İki ecirden biri karabet yani akrabaya yardım, diğeri de sada¬kadan mütevellit sevaptır.
Hz. Ebu Said’in rivayetinde Zeyneb (Radıyallahu anha)’ın sualini Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e bizzat sorduğu bildirilmiştir. Bu hadiste ise Bilal (Radıyallahu anh) vasıtasıyla sorduğu anlaşılıyor.
Bazıları, bu iki rivayetin arasını bularak, Hz. Zeynep’in müracaatını mecaza hamletmiş, hakikatte sualini Hz. Bilal vasıtasıyla sorduğunu ileri sürmüşlerse de, Aynî bu bâbda varit olan hadislerin mecmuuna bakarak bu mütalaanın söz götürdü¬ğünü beyan etmiş ve: “Bu hadislerde zikri geçen kıssanın ayrı ayrı iki defa vuku bulmuş olması muhtemeldir.” demiştir.
Nevevî diyor ki: “Bu hadiste bahsedilen nafakadan murad; Sevabına verilen sadakadır. Hadislerin siyakı bunu göstermektedir. Bundan sonra gelecek Ümmü Seleme hadisindeki infak da aynı manadadır.”
Bu hadis Ulü’l-Emrin ahalisine sadaka vermek, hayrat yap¬tırmak, fitneden emin olmak şartıyla kadınlara vaaz etmek gibi hususatı emredebileceğine delildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ " أَشْهَدُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى قَبْلَ الْخُطْبَةِ , قي العيد ثُمَّ خَطَبَ , فَرَأَى أَنَّهُ لَمْ يُسْمِعِ النِّسَاءَ فَأَتَاهُنَّ فَذَكَّرَهُنَّ وَ وَعَظَهُنَّ وَأَمَرَهُنَّ بِالصَّدَقَةِ فَجَعَلَتِ الْمَرْأَةُ تُلْقِي الْخَرْصَ وَالْخَاتَمَ وَالثَّوْبَ وَالشَّيْءَ " . [رواه أحمد (١٩٠٢) والبخاري (٩٨، ٩٢١ ، ٩٣٢ ،١٣٦٤) ومسلم (٨٨٥)]
97- İbni Abbas(Radıyallahu anh)’dan:
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hutbeden önce namaz kıldı. Sonra cemaate hutbe okudu. Kadınların işitmediğini görünce minberden indi. Ve kadınların yanına gelerek, onlara vaaz-u nasihatte bulundu. Onlara sadakayı emretti. Kadınlar yüzük, halka ve diğer şeyleri sadaka olarak verdiler.
Ahmet b. Hambel 1902, Şuayip Arnavut şeyhaynin şartına göre isnadı sahihtir der.
Buhari 98-921-932-1364, Müslim 885
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ : خَطَبَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " تَصَدَّقْنَ يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ فَإنَّكُنَّ أَكْثَر أَهْلِ جَهَنَّمَ يَوْم الْقِيَامَة فَقَامَتِ امْرَأَةٌ لَيْسَتْ مِنْ عِليَةِ النِّسَاءِ فَقَالَتْ : يَا رَسُولَ اللهِ لِمَ نَحْنُ أَكْثَر اَهِل حَهَنَّمَ ؟ قَالَ : لِإِنَّكُنَّ تَكْثِرْنَ اللَّعْنَ وَتَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ . [رواه أحمد (٤٠١٩)]
98- İbni Mesut (Radıyallahu anh)’dan:
Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve şöyle buyurdu:
Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin. Çünkü kıyamet günü cehennem ehlinin ekseriyeti sizler idiniz,’ buyurdu.
Bunun üzerine aklı başında bir kadın,
Ya Resulüllah! Neden biz cehennem ehlinin çoğunluğunu teşkil ediyoruz? diye sorar.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Çünkü siz çok lanet eder, kocalarınıza karşı nankörlükte bulunursunuz.1
----------------------------
1- Ahmet b. Hambel 4019 Şuayip Arnavut: sahih ligayrihi der.
116. numaralı hadisteki: “O anda, o kadının kim olduğu bilinmiyordu, cümlesi Sahihi Müslim’in bütün nüshalarında bu şekilde rivayet edilmişse de, Kâdı İyaz ile diğer hadis ulemâsının beyanını göre bu cümle tashifdir. Doğrusu: “Hasan, onun kim olduğunu bilmiyordu.” şeklindedir. Nitekim Buhari’nin rivayetinde de öyledir. Hasan’dan murad: Hadisi Tavus’tan rivayet eden Hasan b. Müslim’dir.
Mezkûr kadından murad: Bazılarının tahminine göre, Esma binti Yezid b. Seken’dir. “Kadınların hatibi” unvanı ile maruf olan bu kadın, Taberânî’nin tahriç ettiği rivayette asıl kıssayı hikâye eden kadındır.
“Fetah”; Feteha’nın cemi’dir. Bu kelimenin tefsirinde ihtilaf olunmuştur. Sahihi Buhari de Abdürrazzak’tan naklen fetah: Büyük yüzüklerdir, denilmiştir. Esma, onun: Taşsız yüzükler, manasına geldiğini söyler.
“Havatim”: Yüzükler, demektir. Müfredi: Hatem, hatim, ha¬tam ve hitam, şekillerinde okunur.
“Hurs”: Altın ve gümüş halka yahut küpe halkası veya küçük ziynet halkası, demektir.
Atâ b. Ebi Rabah’a: “Kadınların verdikleri şeyler bayram zekâtı mıydı?” diye soran ravi: İbni Cüreyc’dir. Zahire bakı¬lırsa Atâ bu sadakanın vucûbuna kailmiş. Onun içindir ki Kâdı İyaz: “Atâ’dan başka onun vucûbuna kaail olan yoktur.” demiştir.
Nevevî ile diğer ulema buradaki sadakayı, istihbab manasında almışlardır.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hadiste zikri geçen ayeti okuması: Kadınlara Mekke fethi esnasındaki beyatı hatırlatmak içindir. Mekke fethedildikten sonra Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Safa dağına çıkarak oturmuş, halk etrafına toplana¬rak kendisine beyat etmişlerdir. Erkeklerin beyatı sona erdikten son¬ra kadınlara gelmiş, onlar da beyat etmişlerdi.
Bu Hadislerden Çıkarılan Hükümler:
1- Bütün ulemaya göre bayram hutbesi, namazdan sonra oku¬nur. Kâdı İyaz: “Şehirler ulemâsı ile fetva imamlarının bil’ittifâk mezhepleri budur. Bu hususta imamlar arasında hilaf yoktur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ondan sonra gelen Hulefai Raşidîn'in fiilleri de budur. Yalnız Hz. Osman’ın son zamanla¬rında bazı kimselerin namaza yetişemediklerini görerek, hutbeyi na¬mazdan evvel okuduğu rivayet olunur. Böyle bir şey Hz. Ömer’den de rivayet edilmişse de, doğru değildir.” diyor.
Bazıları: “Hutbeyi ilk defa namazdan önce okuyan Muaviye’dir.” demiş; bir takımları bunu Mervan yaptığını söylemiş; daha başkaları Muaviye'nin hilafeti zamanında Basra’da Ziyad’ın yaptığına kail olmuşlardır. Hatta İbni Şihab Zührî’ye nispet edenler bile olmuşdur.
2- Kadınlara vaaz-u nasihat ederek, İslam’ın ahkâmını, farzla¬rını, vaciplerini, müstehaplarını vs.yi onlara öğretmek, kendilerini sadaka vermeye teşvik etmek müstehaptır. Yalnız, bunu onlara mah¬sus bir yerde yapmak icap eder. Fitne ve fesattan emin olmak da şarttır.
İbni Battal: “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ka¬dınların yanına gelerek; vaaz-u nasihatte bulunması, ulemâya göre: Ona mahsus fiillerdendir. Çünkü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kadınların babaları mesabesindedir.” demiştir.
3- Kadınlar, erkeklerle birlikte namaza ve diğer içtima yer¬lerine geldikleri vakit fitne ve fesattan, birbirilerine bakmaktan veya kötülük düşünmekten kaçınmak için onlardan uzakta bulun¬maları icap eder. .
4- Nafile sadaka icap ve kabule muhtaç değildir. Hiç bir şey söylemeden fakire teslim etmek kâfidir. Çünkü kadınlar sadakaların Hz. Bilal’in elbisesine atarken hiç bir şey söylememişler, kendi¬lerine de bir şey söyleyen olmamıştır.
Bazıları, sadakanın icap ve kabule muhtaç olduğunu söylerler.
5- Sadaka-i fıtır, vaciptir. Hadiste ona -zekât- denilmesi, buna delildir.
6- Kadın, kocasının izni olmaksızın, onun maundan sadaka ve¬rebilir. Cumhur-u ulemâya göre: Sadaka, kadının malının üçte biri nispetinden olmak icap etmez. Fakat İmam Mâlik'e gö¬re: Kocasının izni olmaksızın, kadın malının üçte birinden ziyadesini tasadduk edemez.
Cumhurun bu meseledeki delili: Resulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) Hazretlerinin, kocalarından izin alıp almadıklarını ka¬dınlara sormamış olmasıdır. Verdikleri sadakanın, malın üçte birin¬den çıkıp çıkmadığını da sormamıştır.
Kâdı İyaz: “Böyle yerlerde ekseriyetle kadınlarla beraber kocaları da bulunur. Sadaka meselesinde karılarına bir şey deme¬meleri, onların yaptıklarına rıza sayılır.” diyerek, Malikilerin de¬liline işaret etmişse de, Nevevî bu cevabı zayıf hatta batıl bulmuştur. Zira böyle yerlerde kadınlar, erkeklerden uzakta bulunurlar. Binaenaleyh hangi kadının ne miktar sadaka verdiğini bilmeye im¬kân yoktur. Erkekler, kadınlarının ne kadar sadaka verdiklerini bil¬seler bile ses çıkarmamaları, izin sayılamaz.
7- Umumi sadakaları yerlerine, ancak devlet reisi tevzi eder.
8- Sadaka toplayan memurun, sadaka verenlere iyi muamele etmesi gerekir.
9- Sadaka, azabı def eden esbaptandır. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evvela kadınların sadaka vermesini em¬retmiş, buna sebeb olarak da: Küfran-ı nimet ettikleri için ekseriyetle cehennemlik olduklarını bildirmiştir.
10- Muhtaçlara vermek üzere, zenginlerden sadaka istemek caizdir.
11- Sadakayı kabul etmek için elbise yaymak caizdir.
12- Kadınların kendileri zaruret içinde oldukları halde en kıy¬metli mallarını sadaka olarak vermeye şitab etmeleri, dinen rütbele¬rinin yüksekliğine ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in emri¬ne imtisal için gösterdikleri hatniyyete delildir.
13- Annem, babam sana feda olsun, demek caizdir.
14- İcap edenlere nasihatte bulunmak ve gerekirse bu hususta şiddet göstermek caizdir.
15- Muhatabın bir şeyi tasdik için “Evet” demesi, sözle beyan hükmündedir.
16- Cemâat namına, bir kişinin cevap vermesi kâfidir.
17- Bayram günü namaz, hutbeden evvel kılınır.
18- Bayram namazlarında, ezan ve kamet yoktur. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve Hulefa-i Raşidin hazeratının malum olan fiilleri budur. Bu hususta ulemânın ittifakı vardır. Yalnız Selef den bazılarının kendilerinden önce ve sonra gelenlerin icmaına muha¬lefet ettiği rivayet olunur.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Parmaklarınızla tesbih çekin
عَنْ يُسَيْرَةَ بِنتِ يَاسر عن النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَتْ : قَالَ لَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ :يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ اعْقِدْنَ بِالْأَنَامِلِ فَإِنَّهُنَّ مَسْئُولَاتٌ مُسْتَنْطَقَاتٌ .رواه الترمذي (٣٤٨٣،٣٥٨٦ ) أبو داود (١٥٠١ )
99- Yüseyre binti Yasir(Radıyallahu anh)’den rivayet edilmiştir.
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Kadınlar topluluğu parmaklarınızla tesbih çekiniz. O parmaklar da mesuldür ve şahitlik yapmak üzere konuşturulacaklardır.”1
---------------------------
1- Tirmizi 3486,3585 Elbani: sahihtir der. İbni Mace 911,Ebu Davud 1501
Tekbir: “Allahu ekber” takdis, “Sübhane’l-Melikü’l- Kuddûs”, veya “Sübhûhun kuddûsün”; “tehlil”, “La ilâhe illallah” demektir.
Hadisin Tirmizi’deki rivayeti “Ey kadınlar taifesi! Parmak uçlarıyla sa¬yınız, çünkü onlara sorulacak, konuşmaları istenecektir” şeklindedir. Ahmed’in rivayeti ise, Hz. Peygamber’in “ey mümin kadınlar...” şeklindeki hitabıyla başlamaktadır.
Hadisin Ebu Davud’daki rivayetinde kadınlara, “Allahu ekber, Sübhane’l-Melikü’l-Kuddûs ve lâ ilahe illallah” diyerek zikre devam etmeleri, bunları terk etmemeleri tavsiye edilmektedir. Şüphesiz bu tavsiye, aynı zamanda erkekleri de ilgilendirir. Çün¬kü İslam’a göre bazı özel hallerin dışında ibadetin emir veya tavsiye edilme¬sinde erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur. Hitabın kadınlara yönelik olmasına sebep, sözün kadınlara karşı yapılan bir konuşma esnasında söy¬lenmiş olmasıdır.
Hadis-i Şerifte tavsiye edilen ikinci konuda söylenen zikirlerin parmak uçlarıyla sayılmasıdır. Bu ifadeden, yapılan zikirlerin teşbihle değil, parmak¬larla sayılmasının daha efdal olduğu anlaşılmaktadır. Bu üstünlüğe sebeb ha¬disin devamından anlaşıldığına göre, insan vücudundaki organların dünyada yaptıklarını hesap gününde haber verecekleri gerçeğidir. "O günde kendi dilleri elleri ve ayakları aleyhlerinde yapıyor içliklerine şahitlik edecektir" (Tevbe 24) mea¬lindeki ayet bu hususa delâlet etmektedir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 5/502.
Numeyr (Radıyallahu anh)’ın hadisini Ebu Davud, Nesai, Ahmed, Beyhaki ve İbni Hüzeyme de rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in işaret ettiği parmağın şehadet parmağı olduğu tasrih edilmiştir.
Vail (Radıyallahu anh)’in hadisi, Zevaid’den sayılmış ise de Miftahü’l-Hâce’de beyan edildiğine göre Ebu Davud, Nesai, Beyhaki ve İbni Hüzeyme tarafından da rivayet edil¬miştir.
Ebu Davud’un “Elleri kaldırmak babında” rivayet olu¬nan Vâi1 (Radıyallahu anh)’ın uzunca hadisinde şu parça var¬dır:
“ Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sol elini sol uyluğunun üzerine koydu. Sağ dirseğinin de sağ uyluğuna değme¬sine mani oldu. (Uzak tuttu.) İki parmağını (serçe parmağı ile on¬dan sonra gelen parmağı) yumdu. (Beş parmağı ile orta parmağının başlarını birleştirerek) halka yaptı ve ben O’nu şöyle yaparken gör¬düm. Ravi Bişr başparmağı ile orta parmağı halka yaptı şehadet par mağı ile de işaret etti.”
El-Menhel yazarının bildirdiğine göre Ahmed, Nesai, İbni Hüzeyme ve Buhari’de bu hadisi rivayet etmiş¬lerdir.
İbni Ömer (Radıyallahü anh)’in hadisini Müslim, Ahmed, Ebu Davud ve Nesai de az lafız farkıyla ri¬vayet etmişlerdir. Nesai’nin bir rivayeti ile Tabarâni’nin rivayeti buradaki rivayete benzer.
El Menhel yazan parmakları yummak, halka yapmak ve parmak¬la işaret etmek hakkında şu malumatı verir:
“Başparmağın yumulması iki türlü olabilir: Başparmak şehadet parmağının yanına konulur. Şehadet parmağı açık tutulur. Ve diğer parmaklar yumulur. Bu şekil, Arapların bir hesap usulüne göre 53 sayısını ifade eder.
İkinci türe göre başparmak orta parmağın yanına konularak yu¬mulur. Diğer parmaklar da yumulur. Yalnız şehadet parmağı yu¬mulmaz. Bu şekil ise, Arapların mezkûr hesap usulüne göre 23 sayı¬sını ifade eder.
Sağ elin parmakları başka şekillerde de yumulabilir. Örneğin: Başparmak ile şehadet parmağı salınır, diğer parmaklar yumulur.
Vail bin Hucr (Radıyallahu anh)’ün hadisinde bildi¬rilen tahlil de iki şekilde olabilir: Birisine göre başparmak ile orta parmağın uçları birleştirilir. Diğer şekle göre orta parmağın ucu başparmağın iki boğumu arasına konulur.
Şehadet parmağı ile kıbleye işaret etmek şekli hakkında da ihti¬laf vardır: Şöyle ki:
1. Maliki âlimlerine göre şehadet parmağı ile işaret edilir. Ve selam verilinceye kadar sağa sola oynatılır. Bunun hikmeti ise parmak sinirlerinin kalbe bağlı oluşu ve parmağın hareket ettirilmesi ile kalbin uyarılması ve namaz hallerinin hatırlatılmasının sağlan¬masıdır.
2. Şafiilere göre kelime-i şehadet getirilirken “İllallah” denildiği zaman kaldırılır ve birinci teşehhütten kalkılıncaya, son teşehhütte selam verilinceye kadar indirilmez. Parmak işareti ile tevhid ve ihlas niyeti edilir.
3. Hanefi âlimlerine göre parmak “Lâ ilahe” denilince kal¬dırılır ve “İllellâh” denilince indirilir. (Hanefi âlimlerinden Muhammed’e göre sağ elin başparmağı ile orta parmağı hal¬ka edilir, diğer parmaklar yumulur. Ve şehadet parmağı kaldırıla¬rak işaret edilir. Bazılarına göre diğer parmaklar yumulmadan şehadet parmağı ile işaret edilir. Bir kısım âlimlere göre ise başparmak diğer parmaklarına getirilerek şehadet parmağı kaldırılır.)
4. Hanbelilere göre “Allah” lafzı geçtikçe şehadet par¬mağı tevhide işaret olmak üzere kaldırılır. Ve hareket ettirilmez.”
Numeyr (Radıyallahü anh)’in hadisinde Peygamber (Sallal¬lahü Aleyhi ve Sellem)’in ellerini uylukları üzerine koyduğuna delalet eder. İbni Ömer (Radıyallahü anh)’in hadisine göre ellerini dizleri üzerine koymuştur, iki şekil yapıldığına dair başka riva-yetler de vardır. Bu rivayetler arasında bir ihtilaf söz konusu değil¬dir. Her iki şeklin caizliğini bildirmek için Peygamber (Sallallahü Aleyh ve Sellem) gâh böyle gâh şöyle yapmıştır.
Sağ elin parmaklarının ne zaman yumulacağı hususuna gelince, Şafii, Maliki ve Hanbelî mezheplerine göre teşehhüde oturulduğu zaman parmaklar yumulur. Yalnız şehadet par¬mağı salınır. Hanefî mezhebinin muhtar kavline göre sağ avuç açık olarak sağ uyluk üzerine konulur. Şehadet parmağı ile işaret edildiği zaman parmaklar yukarda anlatıldığı gibi yumulur.
Vail (Radıyallahü anh)’ın hadisinde:
“Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şehadet parmağı ile dua ederek...” buyurulmuştur.
Sindi diyor ki: Şehadet parmağı ile tevhide işaret ediliyor. Tevhide işaret ise bir nevi dua sayılır. Çünkü tevhid sayesinde ka¬zanılan ilahi nimetler dua etmekle elde edilen nimetlerden üstündür.
Hadislerin Fıkıh Yönü:
1 - Teşehhüd için oturulurken elleri dizler üzerine koymak müstahaktır.
2 - Sol avucun açık olarak konulması müstahaktır.
3 - Sağ elin şehadet parmağı ile işaret etmek müstahaktır.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/184

Komşuya ihsan
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قاَلَ : يَا نِسَاءَ الْمُسْلِمَاتِ لَا تَحْقِرَنَّ جَارَةٌ لِجَارَتِهَا وَلَوْ فِرْسِنَ شَاةٍ . [رواه البخاري ومسلم وأحمد]
100- Ebu Hüreyre (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Ey Müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbiriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin! Alıp verdikleri şey bir koyun paçası bile olsa!..”
Buhari, Müslim, Ahmet b. Hanbel

******

KUR’ANI KERİM VE ONA SARILMAK

Sad suresinin minber üzerinde okunması
عَنْ أَبِي سَعِيدِ الْخُدْرِي ، أَنَّهُ قًالً : خَطَبَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَرَأَ (ص )، فَلَمَّا مَرَّ بِالسَّجْدَةِ نَزَلَ فَسَجَدَ ، فَسَجَدْنَا مَعَهُ ، وَقَرَأَهَا مَرَّةً أُخْرَى ، فَلَمَّا بَلَغَ السَّجْدَةَ تَيَسَّرْنَا لِلسُّجُودِ ، فَلَمَّا رَآنَا قَالَ : إِنَّمَا هِيَ تَوْبَةُ نَبِي ، وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَدِ اسْتَعَدْتُمْ لِلسُّجُودِ ، فَنَزَلَ ، فَسَجَدَ ، فَسَجَدْنَا مَعَهُ . [رواه ابن حبان (٢٧٩٩) وابن خزيمة (١٤٥٥) والحاكم (١/ ٤٢١) ،(٣٦١٥) وابو داود (١٤١٠)]
101- Ebu Said el-Hudrî (Radıyallahu anh)’den; demiştir ki:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minber üzerinde iken Sâd suresi’ni okudu. (Su¬redeki) secde ayetine gelince inip secde etti. Cemaat de onunla birlikte secde etti. Başka bir gün yine aynı sureyi okudu. Secde ayetine gelince cemaat secde yapmaya hazırlandı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu ancak bir nebinin tevbe (secde)sidir. Ama ben sizin secde¬ye hazırlandığınızı gördüm” buyurup indi ve secde etti. Cemaat de secde etti.1
----------------------------
1- İbni Hibban 2799 Şuayip Arnavut; isnadı sahihtir der. Hâkim 421/1, İbni hüzeyme1455 Elbani; İbni Hüzeyme’nin rivayetinin “isnadında zayıflık vardır. İbni Ebu Hilal karıştırmıştır. Karıştırmasının sebebi kendisi ile İyaz arasındaki İbni Ebu Ferve’yi düşürmüştür,” der. Ebu Davud’un 1410 sünenindeki rivayeti sahih bulur ve sahihtir, der.
Bu suredeki secde mahalli 24. ayettir. Gerçi burada zikredilen secde değil, rükûdur. Ama bundan maksat, müfessirlerin beyanına göre secdedir. Mezkûr ayette, Hz. Davud (a.s.)'ın secdesi hikâye edil¬mekle beraber, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) secde etmiştir. Çünkü Efendimiz kendisinden Önceki peygamberlere uymakla emr olunmuştur.
Hz. Davud bağışlanmasını müteakip secde yapmış ve bu hal mezkûr ayet¬te anlatılmıştır. Hz. Peygamber de bir seferinde Davud (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a uyarak secde etmiş ama başka bir seferinde aynı ayeti okuduğu halde secde için herhangi bir hazırlığa girmemiş, ancak cemaatin hazırlandığını görünce, secde etmiştir.
İmam Şafii Hz. Peygamberin bu hareketini “Sad Suresinde tilavet sec¬desi olmadığına” delil saymıştır.
Ancak Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ikinci seferinde secde etmemesi mutlaka onun tilavet secdesi olmamasını gerektirmez. Belki o, bu secdenin diğerleri kadar kuvvetli olmadığına delalet eder. Hanefîlerin önemli fıkıh kitaplarından Bedaiu’s-sanai’ de bu konuda özet olarak şöyle deniliyor: “Şafiî’nin sarıldığı şey, aslında bize delildir. Çünkü biz bu secdeyi Cenab-ı Hakk’ın Davud (Aleyhisselam)’a bağışlaması, ona mertebeler ve ahirette iyi bir makam vadetmesi ile ilgili nimetlerine bir şükran olarak yapıyoruz. Onun için bize göre secde kelimesinin (24. ayetin) sonunda değil de وَحُسْنَ مَآبٍ sözünün (25. ayetin) peşinden yapılır. Bu bizim hakkımızda büyük bir nimettir. Çünkü Rabbimiz bizim yanılmaları¬mıza göz yumup günah ve hatalarımızı bağışlayarak bize nimet veriyor. O halde bu secde tilavet secdesidir. Çünkü sebebi mevcuttur. O da ayetin okunmasıdır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ilk cumada bu secdeyi yapması, onun tilavet secdesi olduğunu gösterir. Ama diğer cumada terk etmesi onun tilavet secdesi olmadığına delalet etmez. Çünkü Efendimizin secdeyi tehir etmek istemesi mümkündür. Nitekim bize göre secdenin hemen yapılması vacip de¬ğildir.”
Bazı Hükümler
1. Okunan bir ayetin secdesinin hemen yapılması müstehaptır ama tehiri caizdir.
2. Aksi bir hüküm yoksa Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) geçmiş peygamberlerin emrolunduğu şeylerle de emrolunmuştur.
3. Secde ayetini okuyanın yanı sıra, duyan da secde etmek zorundadır.
4. Sad Süresindeki secde ayeti diğerleri kadar kuvvetli değildir
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 5/318.

Minber üzerinde (Kaf) süresinin okunması
عَنْ عَمْرَةَ بِنْتِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ، عَنْ أُخْتٍ لِعَمْرَةَ ، قَالَتْ : أَخَذْتُ (ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ) مِنْ فِي رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ ، وَهُوَ يَقْرَأُ بِهَا عَلَى الْمِنْبَرِ فِي كُلِّ جُمُعَةٍ . [رواه مسلم (٨٧٢ ، ٨٧٣) وابو داود (١١٠٠ ، ١١٠٢) والنسائي (١٤١١)]
102- Amre binti Abdurrahman (Radıyallahu anha)’dan oda kız kardeşinden şöyle rivayet etmiştir:
“Ben, Kaf suresini Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den belledim. Onu her cuma hutbede okurdu.”1
----------------------------
1- Müslim 872, 873 Ebu Davut 1100,1102 Nesai 1411
Bu hadisin senedinde Hz. Amre’nin kız kardeşinin, ismi beyan edilmemişse de, hadis-i şerif yine de hüccet olmağa salihdir. Çünkü Amre (Radıyallahu anha)’nın kendinden büyük olduğu bildirilen bu kız kar¬deşi de sahabiyyedir. Ashab-ı kiram’ın hepsi adil ve mevsukturlar. Binaenaleyh onlardan herhangi birinin isminin bilinmemesi hadisin sıhhatine zarar vermez.
Ulemâ mezkûr kadının ezberlemek, için neden Kaf suresini ih¬tiyar ettiğini beyan etmiş ve ezcümle:
“Çünkü bu sure ölümü, Öldükten sonra dirilmeyi, şiddetli vaazları, te’kidli yasakları ihtiva eder.” demişlerdir.
Hadis-i şerif bundan önceki hadis gibi hutbe esnasında Kur’an okumanın meşru olduğuna delildir. Yine bu hadis hutbede Kaf su¬resini veya hiç olmazsa onun bir kısmını okumanın müstehap olduğuna delildir.
Bu hadisin senedindeki Sa’d İbni Zürâre hakkında ba¬zıları Esad İbni Zürâre demişlerdir. Fakat Kâdı İyaz’ın beyanına göre doğrusu burada olduğu gibi Sâd’dır. Bütün nüshalarda bu isim Sa'd olarak zikr edilmiştir. Yalnız Hâkim (321-405): “Doğrusu, Esad’dır. Bazıları Sa’d olduğunu söylemiş¬lerdir.” demiş ve bunu böylece Buhari’den rivayet ettiğini bildirmişse de, Buhari’nin tarihinde bunun zıddının kaydedildiği görülmekte¬dir. Buhari: “Bu zatın ismi Sâd’dır. Esad olduğunu söyleyenler de vardır. Fakat bu bir vehimden ibarettir.” demektedir. Bu suretle Hâkim’in sözü kendi aleyhine inkılap etmiş olur.
Esad İbni Zürâre, Hazrec kabilesinin reisidir. Bu hadiste zikri geçen Sa’d İbni Zürâre onun kardeşidir. Sa’d Yahya ile Amre’nin dedeleridir. Sa’d İslamiyet’e yetişmiştir. Ancak kendisi bazılarınca münafıklar zümresinden sayıldığı için birçok siyer ulemâsı onu sahabe meyanında zikretmemişlerdir.
Hadisin birinci rivayetinde Harise İbni Numan’ın kızı Nekire olarak zikredilmişse de, ikinci rivayette isminin Ümmü Hişam olduğu bildirilmiştir. Hz. Ümmü Hişam:
“Bizim tandırımızla, Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in tandırı birdi.” demekle, evinin Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in evine pek yakın olduğuna ve bu suretle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in hallerini herkesten ziyade vakıf olup, onları bellediğine işaret etmişdir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/184
Hadisin Müslim’deki bir rivayeti aynen Ebu Davud’unki gibidir. Bir başka rivayetinde ise, Ravi hanım, kendi tandırları ile Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın tandırının iki sene veya bir seneden daha fazla bir oldu¬ğunu kaydetmiş, buradaki:
“Kaf Suresi’ni ancak Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın ağzından ezberledim” cümlesinin yerine, Ben Kaf suresini ancak Resulüllah(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın dilinden aldım” ifadesini kullanmıştır. Müslim’deki bu farklı rivayette ay¬rıca Efendimizin bu sureyi minberde okuduğu açıkça bildirilmiştir.
Görüldüğü gibi üzerinde durduğumuz rivayet hutbe esnasında Kur’an-ı Kerim, özellikle Kaf Suresi’ni okumanın meşru olduğuna delildir. Hut¬be esnasında Kur’an-ı Kerim okumanın hükmü, hangi surelerin ve hangi hut¬bede okunacağına dair bilgi Ebu Davud’da 1094. hadisin şerhinde tafsilâtlı olarak verilmiştir. Oraya müracaat edilmelidir.
Rivayetin sonunda sahabi hanımın “Bizim tandırımızla Hz. Peygam¬berin tandırı birdi” demesi, Nevevî’nin de işaret ettiği gibi, evinin Resulüllah’ın evine yakınlığına ve onun hallerini yakinen bildiğine işarettir. Sanki mezkûr hanım, “kadınlar cumaya gitmedikleri halde bu kadın Resulüllah’¬ın minberden okuduğu bir sureyi nasıl ezberlemiştir?” şeklinde vukû’u muh¬temel bir soruya peşinen cevap vermiştir. Anlaşıldığına göre bu sahabiye, adı geçen sureyi evinden işiterek öğrenmiştir.
Ebu Davud hadisin sonundaki taliki, ravi hanım Ümmü Hişam’ın ba¬basının adı hakkındaki ihtilaflara işaret etmek için almıştır. Rivayetin ba¬şındaki senette bu hanımın babası “el-Haris b. en-Numan” olarak haptedildiği halde, Ravh b. Übade’nin Şube’den naklinde ismin “Harise b. en-Numan” şeklinde sabit olmuştur. İbn İshak ise Ravh b. Übade’nin tespitinden farklı olarak hanımın künyesine de işaret etmiş ve “Harise b. en-Numan’ın kızı Ümmü Hişam” demiştir.
Bazı Hükümler
1. Kadınların ilim Öğrenmesi ve öğretmesi caizdir. Tabiatıyla bu, fitne korkusunun olmamasıyla ka¬yıtlıdır.
2. Hatibin minberde “Kaf “ suresini okuması sünnettir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/206.

Kur’an-ı Kerim’e sarılmak
عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ : دَخَلْنَا عَلَيْهِ فَقُلْنَا لَهُ : لَقَدْ رَأَيْتَ خَيْرًا صَحَبْتَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَصَلَّيْتَ خَلْفَهُ ؟ قَالَ نَعَمْ وَإِنَّهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَنَا فَقَالَ : أِنِّي تَارِكٌ فِيكُمْ كِتَابُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ هُوَ حَبْلُ اللَّهِ مَنْ اتَّبَعَهُ كَانَ عَلَى الْهُدَى وَمَنْ تَرَكَهُ كَانَ عَلَى ضَلَالَةٍ . [رواه ابن حبان (١٢٣)]
103- Zeyd b. Erkam (Radıyallahu anh)’dan:
[Yahya b. Hayyan diyor ki:] Biz [Ben Husayn b. Sebra ve Ömer b. Müslim] ona [Zeyd b. Erkam’a] gittik ve dedik ki; sen Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sohbetine katılıp arkasında namaz kıldın mı? Şöyle dedi evet Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: Size Allah’ın kitabını bırakıyorum. O Allah’ın ipidir. Ona uyan hidayete erer, onu terk eden dalalete düşer.
İbni Hibban 123 Şuayip Arnavut; Müslim’in şartı üzere isnadı sahihtir der.
عَنْ يَزِيدُ بْنُ حَيَّانَ قَالَ انْطَلَقْتُ أَنَا وَحُصَيْنُ بْنُ سَبْرَةَ وَعُمَرُ بْنُ مُسْلِمٍ إِلَى زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ فَلَمَّا جَلَسْنَا إِلَيْهِ قَالَ لَهُ حُصَيْنٌ لَقَدْ لَقِيتَ يَا زَيْدُ خَيْرًا كَثِيرًارَأَيْتَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَسَمِعْتَ حَدِيثَهُ وَغَزَوْتَ مَعَهُ وَصَلَّيْتَ خَلْفَهُ لَقَدْ لَقِيتَ يَا زَيْدُ خَيْرًا كَثِيرًا حَدِّثْنَا يَا زَيْدُ مَا سَمِعْتَ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ يَا ابْنَ أَخِي وَاللَّهِ لَقَدْ كَبِرَتْ سِنِّي وَقَدُمَ عَهْدِي وَنَسِيتُ بَعْضَ الَّذِي كُنْتُ أَعِي مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَمَا حَدَّثْتُكُمْ فَاقْبَلُوا وَمَا لَا فَلَا تُكَلِّفُونِيهِ ثُمَّ قَالَ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا فِينَا خَطِيبًا بِمَاءٍ يُدْعَى خُمًّا بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ وَوَعَظَ وَذَكَّرَ ثُمَّ قَالَ أَمَّا بَعْدُ أَلَا أَيُّهَا النَّاسُ فَإِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ يُوشِكُ أَنْ يَأْتِيَ رَسُولُ رَبِّي فَأُجِيبَ وَأَنَا تَارِكٌ فِيكُمْ ثَقَلَيْنِ أَوَّلُهُمَا كِتَابُ اللَّهِ فِيهِ الْهُدَى وَالنُّورُ فَخُذُوا بِكِتَابِ اللَّهِ وَاسْتَمْسِكُوا بِهِ فَحَثَّ عَلَى كِتَابِ اللَّهِ وَرَغَّبَ فِيهِ ثُمَّ قَالَ وَأَهْلُ بَيْتِي أُذَكِّرُكُمْ اللَّهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي أُذَكِّرُكُمْ اللَّهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي أُذَكِّرُكُمْ اللَّهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي فَقَالَ لَهُ حُصَيْنٌ وَمَنْ أَهْلُ بَيْتِهِ يَا زَيْدُ أَلَيْسَ نِسَاؤُهُ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ قَالَ نِسَاؤُهُ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ وَلَكِنْ أَهْلُ بَيْتِهِ مَنْ حُرِمَ الصَّدَقَةَ بَعْدَهُ قَالَ وَمَنْ هُمْ قَالَ هُمْ آلُ عَلِيٍّ وَآلُ عَقِيلٍ وَآلُ جَعْفَرٍ وَآلُ عَبَّاسٍ قَالَ كُلُّ هَؤُلَاءِ حُرِمَ الصَّدَقَةَ قَالَ نَعَمْ . [رواه مسلم (١٤٠٨)]
104- Zeyd b. Hayyan (Radıyallahu anh) şöyle dedi:
Ben Husayn b. Sebra ve Ömer b. Müslim Zeyd b. Erkam'e gittik. Yanına oturduğumuz vakit Husayn ona: Gerçekten ya Zeyd sen çok hayırla karşılaştın. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i gördün; hadisini dinledin; onunla beraber gaza ettin ve arkasında namaz kıldın. Gerçekten ya Zeyd sen çok hayırla karşılaş¬tın. Bize ya Zeyd! Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittiklerini rivayet et, dedi. Zeyd:
Ey kardeşim oğlu! Vallahi yaşım geçti; vaktim ilerledi. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den bellediklerimin bazısını unuttum. Binaena-leyh size ne rivayet etmişsem kabul edin, neyi rivayet etmemişsem onu bana teklif etmeyin, dedi. Sonra şunu söyledi: Bir gün Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke ile Medine arasında Hum denilen bir su-yun başında aramızda hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı ve Allah’a hamd’ü-sena etti. Vaaz eyledi ve hatırlatma yaptı. Sonra şöyle buyurdu:
“Bundan sonra, dikkat edin ey cemaat! Ben ancak bir insanım. Rabbimin resulü gelip de ona icabet etmem yakındır. Ben size iki ağır yük bıra¬kıyorum. Bunların birincisi içinde doğru yol ve nur bulunan Kitabullah’tır. İmdi Kitabullah’ı alın ve ona sarılın!” Müteakiben Kitabullah’a tergib ve teşbihte bulundu. Sonra:
“Bir de ehl-i beytimi (bırakıyorum)... Ehl-i beytim hakkında size Al-lah’ı hatırlatırım!.. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım!.. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım!..” buyurdu. Husayn ona:
Onun ehl-i beyti kimlerdir ya Zeyd? Kadınları ehl-i beytinden de¬ğil midir? diye sordu. Zeyd:
Kadınları ehl-i beytindendir. Lâkin onun ehl-i beyti ondan sonra sadakadan mahrum olanlardır, cevabını verdi. Husayn:
Kimdir onlar? diye sordu.
Onlar Âli Ali, Âlı Akîl, Âli Cafer ve Âli Abbas’tır, dedi. Husayn:
Bunların hepsi sadakadan mahrum mudurlar? dedi. Zeyd:
Evet! Cevabını verdi.1
-------------------------
1- Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir 2408. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Kitabullah ile ehl-i beyti hak¬kında iki ağır yük tabirini kullanması bunların şanı ve ehemmiyeti bü¬yük olduğu içindir, Bazı ulemâya göre bu husustaki amel ağır olduğu için bu tabiri kullanmıştır. Sadakadan murad zekâttır.
Âl: Hanedan yani şerefli bir sülalenin fertleri, demektir. Ulemâ Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in sülalesinden kimlerin zekât alamayacakları hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hanefilerle Şafiilere göre bu hadiste zikri geçen Benî Hâşim’e yani Hz. Ali, Akîl, Cafer ve Abbas (Radıyallahu anhüm) sülalelerine ve onla¬rın azatlılarına zekât verilemez.
İmam Mâlik yalnız Benî Hâşim’e zekât verilemeyeceğine kail olmuş, bir takımları da bütün Kureyş’e zekât verilemeyeceğini söylemişlerdir. Bu hadiste Hz. Zeyd’in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in kadınlarını ehl-i beytinden saymaması bütün Kureyş kabilesini ehl-i beyt kabul edenlerin sözünü iptal İçindir. Filhakika ezvâcı tahirat arasında Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Şev¬de ve Ümmü Habibe (Radıyallahu anhünne) gibi Kureyş’e mensup kadınlar vardı.
Hz. Zeyd’in İbni Mace’deki iki rivayeti zahiren birbirine zıt görünmektedir. Çünkü birinde Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in zevcelerini ehl-i beytinden saymış, diğerinde saymamıştır. Müslim’den başka¬larının rivayetlerinde Hz, Zeyd ekseriyetle ezvâcı tahiratın ehl-i beytten olmadıklarını söylemiştir. Şu halde birinci rivayetin tevili gerekir ve: “Burada kadınlarının ehl-i beyti sayılması onunla beraber yaşayıp nafakalarını verdiği, onlara hürmet ve ikramda bulunmayı emir buyurduğu içindir. Yoksa onlar sadaka almak, kendilerine haram olan ehl-i beyt’e dâ¬hil değildirler” denir. Nitekim birinci rivayette Hz. Zeyd: “Kadın¬ları ehl-i beytindendir. Lâkin onun ehl-i beyti kendilerine zekât almak haram olanlardır.” diyerek buna işaret etmiştir.
Hablüllah: Allah’ın ipi demektir. Burada ondan murad Allah’a verilen ahd ve sözdür. Bir takımları Allah’ın rızası ile rahmetine götüren esbaptır demiş; daha başkaları bunun hidayet nuru olduğunu söylemişlerdir.
Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/184

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ: رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي حَجَّتِهِ يَوْمَ عَرَفَةَ وَهُوَ عَلَى نَاقَتِهِ القَصْوَاءِ يَخْطُبُ، فَسَمِعْتُهُ يَقُولُ: " يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي تَرَكْتُ فِيكُمْ مَا إِنْ أَخَذْتُمْ بِهِ لَنْ تَضِلُّوا: كِتَابَ اللَّهِ، وَعِتْرَتِي أَهْلَ بَيْتِي . [رواه الترمذي (٣٧٨٦)]
105- Cabir b. Abdullah (Radıyallahu anh)’tan rivayete göre, şöyle demiştir:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i Hacda arefe günü Kasva isimli devesine binmiş hutbe irad ederken gördüm şöyle diyordu: “Ey İnsanlar! Size iki şey bırakıyorum onlara uyarsanız asla sapıtmazsınız, Allah’ın kitabı ve yakınlarım olan ehli beytim.”1
--------------------------
1- (Tirmizi 3786, Ebu Davud, Menasik: 27; İbn Mace, Menasik: 17)
Tirmizi: Bu konuda Ebu Zerr, Ebu Saîd, Zeyd b. Erkam, Huzeyfe ve İbn Esid’den de hadis rivayet edilmiştir.
Tirmizi: Bu hadis bu şekliyle hasen gariptir.
Tirmizi: Zeyd b. Hasan’dan Saîd b. Süleyman ve değişik ilim adamları hadis rivayet etmişlerdir.

عَنْ يَعْلَى بْنِ أُمَيْةَ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقْرَأُ عَلَى الْمِنْبَرِ : "وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ" [الزخرف ٧٧ ][رواه البخاري ومسلم]
106- Ya’lâ b. Ümeyye (Radıyallahu anh ) şöyle demiştir:
Pey¬gamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i minber üzerinde:
“Cehennemlikler: Ey Mâlik! diye çağrışacaklar.” (Zuhruf Süresi 77) ayet-i kerimesi¬ni okurken işitmiş.
)Buhari, Müslim(
Minberden Kur’an okunması
عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ أَنَّ النَّبِيَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ كَانَ يَخْطُبُ قَائِمًا وَيَجْلِسُ بَيْنَ الْخُطْبَتَيْنِ وَيَتْلُو آيَةً مِنَ الْقُرْآنِ وَكَانَتْ خُطْبَتُهُ قَصدًا غَيْرَ أَنَّ الْحُسن قَالَ : وَكَانَ يَتْلُو عَلَى الْمِنْبَرِ فِي خُطْبَتِهِ آيَةً مِنَ الْقُرْآنِ . [رواه ابن خزيمة (١٤٤٨) و أحمد ( ١٢٠١٠)]
107- Cabir b. Semure (Radıyallahu anh)’den:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayakta hutbe irat eder iki hutbe arasında oturur ve kurandan ayet okurdu. Hutbesi güzelden öte mutedildi. Hutbesinde minber üzerinde Kur’an’dan ayet okurdu.
İbni Hüzeyme 1807 A’zamî: isnadı sahihtir der. Ahmed b. Hanbel 21010 Şuayip Arnavut: başkaları için sahihtir. İsnadı sımak tarafından hasendir der
عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ، قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَخْطُبُ عَلَى الْمِنْبَرِ، ثُمَّ يَجْلِسُ، ثُمَّ يَقُومُ فَيَخْطُبُ ، فَيَجْلِسُ بَيْنَ الْخُطْبَتَيْنِ يَقْرَأُ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، وَيُذَكِّرُ النَّاسَ .[رواه ابن حبان (٢٨٠٣)]
108- Cabir b. Semere (Radıyallahu anh)’den:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi Sellem)’in iki hutbesi vardı. Araların¬da oturur; Kur’an okur ve cemaate hatırlatma yapardı.
İbni Habban 2803 Şuayip Arnavut: İsnadı hasendir der.
عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ : لَمَّا نَزَلَ عُذْرِي قَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ ، فَذَكَرَ ذَلِكَ ، فَلَمَّا نَزَلَ مِنَ الْمِنْبَرِ أَمَرَ بِالرَّجُلَيْنِ وَالْمَرْأَةِ فَضَرَبَوا حَدَهُمْ . [رواه أبو داود (٤٤٧٤)و أحمد ( ٢٤١١٢)والترمذي (٣١٨١) وابن ماجه (٢٥٦٧) وطبراني في الكبير(٢٦٣) ]
109- Aişe ( radıyallahu anha)’dan şöyle demiştir:
“Özrüme (suçsuzluğuma dair ayetler) inince, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minbe¬re çıktı ve bunu (masumiyetimi) anlattı, Kur’an’ı (suçsuzluğum ile ilgili ayetleri) okudu. Minberden inince iki adam ve bir kadın hakkında emir buyurdu, hadleri vuruldu.”1
-----------------------------
1- Ahmet b. Hanbel 24112 Şuayip Arnavut: hadis hasendir der. Ebu Davut 4474 Elbani: hasendir der. İbni Mace 2567, Tirmizi 3181 Taberani kebirinde 263
Bu hadis-i şerifler, iffetli bir kadına zina isnadında bulunanlara verilecek ceza ile ilgilidir. Hadislerin vüruduna sebep olan hadise, İfk hadisesi olarak bilinen ve Aişe (radıyallahu anha)’nın başından geçen bir olaydır. Bir sefer dönüşünde Hz. Aişe toplu-luktan geride kalmış, hakkında çok çirkin dedikodular çıkartılmış sonun¬da Allah Azze ve Celle Hz. Aişe’nin suçsuzluğunu haber veren ayetlerini indirmiş¬tir. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de Hz. Aişe’ye o çirkin iftirayı uyduranlara şekli Kur’an-ı Kerim’de bildirilen kazf haddi cezasını uygulamıştır. Kazf had¬di ile ilgili fıkhı malumata girmeden önce üzerinde durduğumuz hadisin vüruduna sebep olan İfk hadisesini anlatmak istiyoruz.
İfk hadisesi, Buhari’nin megazi, tefsir, iman, nüzur, i’tisam, cihat, tevhid ve şehadet bahislerinde, Müslim’in tevbe bahsinde, Nesai’nin de tefsir bahsinde tahric edilmiştir. Biz, Buhari’nin şehadet bahsinde Hz. Aişe (radıyallahu anha)’den rivayet edilen haberi buraya aynen aktarmak istiyoruz. Aişe (Radıyallahü anha) şöyle demiştir:
“Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir sefere çıktığında hanımları arasında kura çekerdi. Kurada hangisi çıkarsa Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte o da giderdi. Çıkmak iste¬diği gazvelerden birinde (Beni Müstalik gazvesinde) aramızda kura çek¬ti, benim adım çıktı. Rasulüllah ile birlikte sefere çıktık. Bu sefer, hicap (örtünme) ayeti indirildikten sonra idi. Beni hevdece (devenin üzerine ko¬nulan ve içerisine kadınların bindirildiği odacık) bindirdiler. (Konak ye¬rinde) hevdecten indirildim, böylece yürüdük. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu gazve¬sinden dönerken ve Medine’ye yaklaştığımızda (bir yerde konakladık. Gecenin bir kısmını orada geçirdik) yola çıkmak için hareket emri veril¬diğinde, ben kalkıp (tek başıma ihtiyacım için) ordugâhtan ayrılıp gittim. İhtiyacımı giderip, kafileye geri döndüm. Göğsümü yokladım, bir de ne göreyim! Yemen boncuğundan olan gerdanlığım kaybolmuş. Tekrar dö¬nüp gerdanlığımı aradım. Ancak onu aramak beni oyaladı (yoldan alıkoy¬du). Bana yolda hizmet edenler gelip, beni içinde sanarak hevdecimi gö-türmüşler ve onu bindiğim deveye yüklemişler. O zaman kadınlar hafif¬tiler, ağır değillerdi. Yağ tutmuyorlardı. Çok az yemek yiyorlardı. Özel¬likle ben küçük yaşta idim. Onun için hizmetçiler hevdeci yüklemek üze¬re kaldırdıklarında hevdecin ağırlık derecesini fark edemeyerek yüklemiş¬ler. Deveyi sürüp götürmüşler. Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Ordugâha geldim, ama orada kimseyi bulamadım. Daha önce bulundu¬ğum yere geldim. Hevdecte beni bulamayıp da geri geleceklerini zannet¬miştim. Ben bu düşünce içerisinde otururken uyuyakalmışım.
Sülemîli - sonra Zekvanlı - Safvan b. Muattal, ordunun arkasından gel¬mekteydi. (Geride kalan askerlerin unuttuğu eşyaları toplayıp sahiplerine vermek için geride kalmıştı). Sabaha yakın bulunduğum yere gelmiş ve uyuyan bir insan karaltısı görmüş. Bana geldi, hicap ayeti inmeden önce beni görürdü. (Bu yüzden beni tanıdı) Devesini çökerttiği zaman: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn”: “Muhakkak biz Allah'ınız ve ona dönücü¬yüz” demesi ile uyandım. Safvan (beni binsin diye) devesinin ön ayağı¬na bastı, ben de bindim. Safvan, bindiğim deveyi yularından çekerek yü¬rüdü. Nihayet öğle sıcağında, konak yerinde konaklayan kafileye yetiştik. Bu sırada (hakkımda iftira ederek) helak olan helak oldu. İftiraya ilk dü¬şen Abdullah b. Übey b. Selül olmuştu.
Medine’ye gelince bir ay hastalandım, meğer o esnada iftiracıların if¬tiraları ortalıkta dolaşıyormuş (Benim bunlardan haberim yoktu). Yalnız hastalığım esnasında beni işkillendiren bir yön vardı, başka hastalıklarım¬da Resulüllah’tan gördüğüm şefkati, bu hastalığımda görmüyordum. Sa¬dece yanıma giriyor, selam veriyor ve “hastamız nasıl?” diyordu. Benim, o iftiracıların söylediklerinden hiç haberim yoktu. Nihayet nekahet devre¬sine girdim.
Bir gece Mistah’ın annesi ile birlikte kazayı hacet yerimiz olan “Menası” tarafına çıkmıştım. Buraya ancak geceden geceye çıkardık. Bu adet, evlerimizin yanında helalar yapmadan Önce idi. O zaman bizim halimiz, ilkel Arapların çöldeki teberrüzü veya nezaheti idi. Ben Ebu Ruhme’nin kızı Ümmü Mistah ile birlikte def-i hacet yerine doğru giderken onun aya¬ğı çarşafına takılıp düşmüştü. Bunun üzerine Mistah’ın annesi (Selma), Araplar arasında felaket anlarında söylenen: “düşmanım helak olsun” yerine “Mistah helak olsun” diye oğluna beddua etti. Ben kadına:
Ne fena söyledin! Bedir’e iştirak eden birisine seb mi ediyorsun? de¬dim. Kadın bana:
Hele şu saf şeye bak! Ortada dönen bühtanları duymadın mı? Diyerek İfk olayına katılanların iftiralarını anlattı. Bunu duyunca hastalığımın üs¬tüne bir hastalık daha katlandı. Evime dönünce Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanıma geldi ve “Nasılsınız?” diye sordu.
Ya Rasulüllah! Bana izin veriniz, anne babamın yanına gideyim, de¬dim. Ben bu haberi ebeveynimden tahkik etmek istiyordum. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana izin verdi, ben de ebeveynimin yanma geldim.” Anneme: Halk arasında dolaşan bu haber nedir? dedim. Annem: Ey kızım, kendini üzme, sen nefsini ve sıhhatini düşün. Vallahi bir kadın kendisini seven kocasının yanında sevimli olur, birçok da ortağı bulunursa aleyhinde dedikodu olmaması pek nadirdir, dedi. Ben: Suphanallah, halk (nasıl) böyle konuşur, doğrusu hayret! dedim. O gece babamın evinde yattım. Sabaha kadar gözümün yaşı dinmedi, gözüme uyku girmedi. Sabah olunca Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ali b. Ebi Talib’i ve Üsame b. Zeyd’i çağırmış vahiy gecikince ailesi ile ayrılığı konusun¬da onlarla istişarede bulunmuş, Üsame ehli beyt hakkında gönlünde bes¬lediği sevgiye işaret edip:
“Ya Rasulüllah sizin temiz ve iffetli hanımlarınız, sizin ailenizdir. Biz Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz” demiş.
Ali b. Ebi Talib ise: Ya Rasulüllah Allah sana dünyayı daraltmamıştır. Aişe’den başka çok kadın var. Ama bir de Aişe’nin cariyesi Berîre’ye sor, o sana doğru¬sunu söyler, demiş.
Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Berîre’yi çağırıp: “Ey Berîre! Hanımında seni şüpheye düşürecek bir hal gördün mü” diye sormuş. Bedre şu karşılığı vermiş:
Hayır, ya Rasulüllah görmedim. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben hanımından ayıp olarak sadır olan şun¬dan başka bir şey görmedim. Aişe küçük yaşta bir kadındı, hamur yoğururken uyur, evin evcil hayvanı gelip hamuru yerdi.”
Bundan sonra Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mescid-i Nebevi’de bir hutbe irad ederek, bu bühtanı ilk ortaya atan Abdullah b. Übey b. Selül’den dolayı ko-nuşmaktan mazur görülmesini isteyerek şöyle buyurmuş:
“Ailem konusunda bana eza eden bir herif hakkında kim bana yardım eder de benim için ondan intikam alır? Vallahi ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Bu iftiracılar bir za¬tın da adını çıkardılar. Ben onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu zat şimdiye kadar ailemin yanına ben olmadan gir¬memiştir.”
Bunun üzerine Sa’d b. Muaz (Evs’in reisi) ayağa kalkarak:
Ya Rasulüllah! Vallahi size ben yardım edeceğim. Eğer o Evs’ten ise biz onun boynunu vururuz. Hacrecli kardeşlerimizden ise ne gerekiyorsa emrediniz. Biz emrinizi yerine getiririz.” demiş.
Akabinden de (Hazrecilerin reisi) Sa’d b. Übade ayağa kalkmış - bu zat, salih bir zattı. Fakat bu sefer hamiyyet gayreti ile Sa’d b. Muaz’a kar¬şı-: Vallahi sen yalan söylüyorsun. Sen onu (Abdullah b. Übeyyi) öldüremezsin, buna gücün de yetmez, demiş. Bu sefer de Üseyd b. Hudayr ayağa kalkarak Sa’d b. Übade’ye karşı:
“Allah’ın beka ve ebediyetine yemin ederim ki, sen yalan söylüyor¬sun. Vallahi biz elbette onu öldürürüz. Sen şüphesiz münafıksın ki müna¬fıklar adına bizlerle mücadele ediyorsun, diye mukabele etmiş. Bu suret¬le Evs ve Hazrec kabileleri ayaklanmışlar. Hatta bir birleriyle savaşa yel¬tenmişler. Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o esnada hala minberde imiş. Hemen minberden inip, onları sakinleştirinceye kadar kendilerine iltifatta bulunmuş. Kendi¬si de (bir şey demeyip) susmuş.”
“Ben ise o gün ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Sabahleyin annem babam yanıma geldiler. Ben bu vaziyette iki ge¬ce bir gün boyunca ağladım. O kadar ki ağlamaktan ciğerim parçalanacak sandım. Annem babam yanımda oturur ben ağlarken Ensar’dan bir kadın izin istedi, ben de kendisine izin verdim. O da benimle oturup ağlamaya başladı. Biz bu vaziyette iken Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içeriye giriverdi (yanıma) otur¬du. Oysa hakkımdaki dedikodular çıkalı beri yanıma oturmuyordu, - Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir ay beklediği halde, hakkımda vahiy gelmemişti. - Şehadet ederek şöyle buyurdu:
“Ey Aişe, hakkında bana şöyle şöyle sözler geldi. Eğer sen bu isnatlardan beri isen, Allah pek yakında seni aklar. Yok, eğer böyle bir günaha yaklaştınsa Allah’tan af dile ve ona tevbe et. Çünkü kul gü¬nahını itiraf eder ve tevbe ederse Allah da ona af ile muamele eder.” Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu sözlerini bitirince gözümün yaşı kesildi ve gözüm¬de bir damla yaş kalmadı. Babama:
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a benim yerime cevap ver, dedim Babam:
Kızım, vallahi Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a ne diyeceğimi bilmiyorum, dedi. Bu se¬fer anneme: Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a benim yerime cevap ver, dedim. O da: -Vallahi ben Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a ne diyeceğimi bilmiyorum, dedi.
Ben küçük yaşta bir kadındım. Kur’an’ın çoğunu okumamıştım. Bu yüzden şöyle dedim:
“Vallahi ben bilirim ki siz halkın dedikodusunu duydunuz. Nefsinizde onu büyütüp, inandınız. Şimdi ben size “suçsuzum” desem, - Allah bilir ki suçsuzum- sözümü tasdik etmezsiniz. Eğer bir şeyi itiraf etsem, -Allah bilir ki ben kesinlikle suçsuzum- beni tasdik edersiniz. Vallahi bu durumda benim ve sizin için bir örnek bulamıyorum. Ancak Yusuf’un babasını (Yakup Aleyhisselam’ı) Örnek buluyorum. Yusuf’un gömleği üzerinde yalancı bir kan lekesi getirdikleri zaman Yakup (Aleyhisselam) oğullarına: “Hayır, nefisleriniz size bir işi süslemiş, bir fitneye sevk etmiş. Şimdi işim güzel sabırdır. Anlattıklarınıza karşı sığındığım Allah’tır” (Yusuf/18) demişti.
Ben bu sözleri söyledim, yatağıma döndüm. Beni sadece Allah’ın ak¬layacağını umuyordum. Ama hakkımda okunan bir vahy (Kur’an ayeti) nazil olacağını zannetmiyordum. Kendimi bana ait bir mesele için Kur’an-ı Kerim’de mevzubahis edilmeye değmeyecek kadar küçük görür¬düm. Ama Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın bir rüya görüp Cenab-ı hakkın bu rüya ile beni aklamasını umuyordum. Vallahi daha Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yerinden kalk¬madan, oradakilerden hiçbirisi dışarı çıkmadan Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a vahy indi. Onu vahyin ağırlığından dolayı terlemek gibi vahiy alâmetlerinden bir şey kapladı. Hatta ondan vahiy esnasında kış günlerinde bile inci gibi ter dö¬külürdü. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’tan, vahy eserleri gidince o sevincinden gülüyordu. Bana söylediği ilk sözü şu oldu:
“ Ey Aişe, Allah’a hamd et, şüphesiz Allah seni ifkten (iftiradan) akladı.” Bunun üzerine anam:
Kızım kalk da Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a (teşekkür et) dedi.
Hayır, kalkmam ve sadece Allah’a hamd ederim, dedim.
Allah benim aklanmam hakkında: “Sizden bir iftira getiren top¬luluk...” (Nur/11) diye başlayan ayetleri indirdi. Bunun üzerine Ebu Bekir (ba¬bam) (Radıyallahu anh) akrabalığından dolayı yardım ettiği Mistah b. Üsase için:
“Vallahi Aişe’ye böyle bir iftira ettikten sonra artık Mistah’a hiç bir yardımda bulunmayacağım” dedi. Allah (c.c) bunun üzerine “Muhammed’in eşine o iftirayı uyduranlar, içinizden bir güruhtur. Bunu ken¬diniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden her birine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır.” (Nur/11)
Ayet-i celilesini “Ey Müminler, sizden servet ve varlık sahibi olanlar, akrabalarına, miskinlere, Allah yolunda hicret edenlere infakta kusur etmesin. Affetsin, aldırmasın. Allah’ın sizi mağfiret etmesini is¬temez misiniz? Allah Gafur’dur, Rahim’dir” (Nur/22) kavl-i şerifine kadar in¬dirdi.
Bunun üzerine Ebu Bekir: “Vallahi ben Allah’ın beni mağfiret etmesi¬ni severim” dedi ve Mistah’a etmekte olduğu yardıma devam etti.
Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Zeyneb binti Cahş’a da benim durumumu sormuştu: “Ey Zeyneb, Aişe hakkında ne biliyorsun? Ne gördün?” demişti. Zey¬neb cevap olarak:
“Ya Rasulüllah, ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şey¬den muhafaza ederim. Vallahi ben Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmem” demişti.
Zeyneb, (Resulüllah’ın hanımları içerisinde) benimle rekabet edebile¬cek durumda birisi idi. Fakat Allah onu takvası sebebiyle korudu.
İşte Hz. Aişe’ye iftira edilip, onun Cenab-ı Allah tarafından suçsuzlu¬ğunun tescil edildiği hadise budur.
Hz. Aişe’ye iftira edenlerin başında münafıkların lideri Abdullah b. Ubeyy b. Selül vardır. Fakat üzerinde durduğumuz Ebu Davud hadisinde onun adına temas edilmemiş, Resulüllah’ın şairi Hassan b. Sabit, Hz, Ebu Bekir’in akrabalarından olan ve onun ihsanına mazhar olan Mistah b. Üsase ve Resulüllah’ın hanımlarından Zeyneb binti Cahş’ın kız kardeşi Hamne binti Cahş’ın adı zikredilmiştir.
Hafız şöyle der: “Sünen sahipleri, Muhammed b. İshak’tan; o Abdul¬lah b. Ebi Bekr b. Hazm’dan; O Amra’dan; Amra da Hz. Aişe (Radıyallahü anha)’dan rivayet etti ki; Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İfki konuşanlara (Hz. Ai¬şe’ye iftira edenlere) haddi uyguladı...” Yalnız rivayetlerde Abdullah b. Übeyy zikredilmedi. Aynı konuda Bezzar’ın Ebu Hüreyre’den rivayet et¬tiği hadiste de Abdullah b. Übeyy anılmamıştır.
Hâkim’in Abdullah b. Ebi Bekir’den rivayet ettiği bir haberde ise had uygulananlar arasında Abdullah b. Übeyy’in adı da geçmektedir.
Rivayetlerin çoğunda Abdullah b. Übeyy’e had vurulduğunun anılmamasının hikmetini İbni Battal şöyle izah eder:
“Bu hadis had vurulduğu takdirde bir fitnenin zuhuru endişesi olursa, haddin geciktirilebileceğine delildir.”
Kâdı İyaz ise Abdullah b. Übeyy’e had vurulduğuna dair bir rivayetin sabit olmadığını söyler. Ancak Bezlü’l - Mechud müellifi Abdullah b. Übeyy’e had vurulduğunu bildiren birçok rivayet zikreder.
Hadis-i şeriflerde. Hz. Aişe’ye iftira edenlere had uygulandığı bildiril¬miş, ama bu haddin nevi ve miktarı konusunda bir şey söylenmemiştir. Kazf suçunu işleyene (iffetli birisine zina isnat edip, dört şahit getireme¬yene) verilecek ceza Kur’an ayetiyle tespit edilmiştir. Bir ayet-i kerimede şöyle denilmektedir:
"İffetli kadınlara zina isnat edilip de sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun, ebediyyen onların şahitliğini kabul et¬meyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir.” (Nur/4)
Ayette görüldüğü üzere kazf fiilini işleyene seksen değnek vurulur ve şahitliği kabul edilmez. Tabii kazfin gerçekleşmesi ve öngörülen cezanın uygulanması için birtakım şartlar vardır. Şimdi kazf ve cezası konusunda¬ki fıkhî malumatı özetlemek istiyoruz.
Kazf: Sözlükte “atmak” demektir. Bilahare başkasına çirkin bir şey isnat et¬mek manasında kullanılmıştır. Kazf e “firye” de denilir.
Kazf, fıkıh Istılahında şöyle tarif edilir: “Bir kimseyi, ayıplamak ve kö¬tülemek maksadıyla muhsan bir erkek veya kadına zina isnat eden mü¬kellef bir şahıs hakkında tatbik edilecek ceza demektir.” Yukarıda da te¬mas edildiği gibi bu ceza hürler hakkında seksen değnek, köleler hakkın¬da da bunun yarısı olan kırk değnektir.
Zina isnat eden kişiye “kâzif” zina isnat edilen şahsa “makzûf” zi¬na isnadında kullanılan söze “makzûfun bih”, zina isnadının vuku bul¬duğu yere de “makzûfun fih” denilir.
Kazf haddinin uygulanması için kazife, makzûfa, makzufun bihe ve makzûfun fihe ait birtakım şartlar vardır. Bu şartlar, özet olarak şöyledir.
Kazife Ait Şartlar:
Birisine zina isnadında bulunan şahsa had uygulanabilmesi için, Kâzifte şu şartların bulunması gerekir:
1- Kâzif akıl ve baliğ olmalıdır.
2- Kâzif muhtar olmalı yani mükreh olmamalıdır.
3- Kâzif, isnat ettiği suçu dava vukuunda dört şahit ile ispat edeme¬miş olmalıdır.
Şafiiler, henüz baliğ olmayıp mümeyyiz bulunan bir kâzife ta’zir ceza¬sı uygulanacağını söylerler.
Kâzif’in; hür, Müslüman, zinadan afif, kazf halinde ayık (sarhoş olma¬mak) olması şart değildir.
Makzûfa Ait Şartlar
1- Makzûf (kendisine zina isnat edilen şahıs) muhsan olmalıdır.
Muhsan: Âkil baliğ, hür, Müslüman ve afif (zina fiilinden iffetli) olan kişidir. Buna göre; muhsan olmayan birisine zina isnadında bulunan kişi¬ye had uygulanmaz.
2- Makzûf belli (malum) olmalıdır. Dolayısıyla meçhul bir şahıs hak¬kında zina isnadında bulunana had vurulmaz. Mesela bir gruba, “İçiniz¬den birisi zinakârdır” dese kendisine had uygulanmaz.
3- Makzûf kâzifin füruundan olmamalıdır. Dolayısıyla bir kimse çocu¬ğu veya torunu hakkında Kâzifte bulunursa kendisine had uygulanmaz.
4- Makzûf konuşabilir olmalıdır. Dolaysıyla dilsiz hakkında isnat edi¬len zina suçundan dolayı had cezası uygulanmaz.
5- Makzûf mecbub (tenasül uzvu kesik) ve hünsai müşkil (kendisinde hem erkeklik hem de kadınlık organı bulunup erkek mi kadın mı olduğu ayırt edilemeyen) olmamalıdır. Zina isnat edilen kadınsa, tenasül orga¬nında temasa engel bir kusur olmamalıdır.
6- Makzûf, kâzif esnasında sağ olmalıdır.
Hanbelilere göre, makzûfun baliğ olması şart değildir. Cinsi ilişkiye muktedir olması yeterlidir. Bu da erkeklerde on bir, kızlarda dokuz yaş¬tır. Ancak baliğ olmayanlara kazfte bulunulduğunda kâzife had, makzûf baliğ oluncaya kadar uygulanmaz.
Makzûfun Bihe Ait Şartlar
Birisine zina isnadında kullanılan söz;
a) Sarih olabilir; “Sen zinakârsın” demek gibi,
b) Kinaî bir lafız olabilir; mesela bir kadına "kahpe" demek gibi,
c) Ta’zir kabilinden olabilir; birisine zina isnat eden şahsa “sen haklı¬sın” demek gibi
Kâzife had uygulanması için, kâzifin sarih lafızlarından birisi ile olma¬lıdır. Ancak bazı sözler de sarih yerine geçer. Mesela birisinin nesebini inkâr böyledir. Birisine: “Ey zinakârın oğlu, veled-i zina, piç, sen babanın oğlu değilsin...” gibi sözler sarih lafızlardır.
Ayrıca zina isnadında kullanılan sözün dille söylenmesi ve makzûfdan olması imkân dâhilinde olmalıdır. Buna göre, zina isnadında kul¬lanılan söz yazı ile olursa veya makzûfdan suduru imkânsız olursa, kâzi¬fe had uygulanmaz.
Bir kimseyi, mensup olduğu ırktan başka bir ırka nispet etmenin kazf sayılıp sayılmadığında ihtilaf vardır. Mesela bir Türk’e; “Sen Almansın” demenin kazf olup olmadığı ihtilaflıdır, Hanefilere göre kazf değildir.
Malikilere göre birisine: “Ey Luti! (İbne!)” demek veya bir kadına “kahpe” demek kazf sayılır.
Şafiilere göre de kazfdeki tabirler sarih ve ta’riz kısımlarına ayrılır, imam Şafii’ye göre ta’riz ile kazfe niyet edildiği ve bu tariz kazf ile tefsir edildiği takdirde haddi gerektirir. Aksi halde gerektirmez.
Makzûfun Fihe Ait Şartlar
1- Kâzif dar-i adl’de (Müslümanların meşru idarecilerince idare edilen dar-ı İslam’da) olmalıdır. Dar-ı harpte veya eşkıyanın hükümranlığı al¬tındaki dar-ı bağy’de vuku bulan kazften dolayı had uygulanmaz.
2- Kazf mutlak olmalı, yani bir şarta bağlı olmamalıdır.
Kazf haddinin uygulanabilmesi için yukarıdaki şartlara ilaveten, makzûfun davası da şarttır. Makzûf dava edip şikâyetçi olmazsa had uygulan¬maz.
Kazf haddi uygulanırken, kâzifin üzerinden ceket, palto kürk gibi gi¬yecekler çıkartılır. Seksen değnek vurulur. Değnek vücudunun aynı yeri¬ne vurulmaz. Baş, yüz ve tenasül uzuvlarına vurulmamak şartıyla vücu¬dun değişik yerlerine taksim edilir.
Eğer bir kimse kendi karısına zina isnat eder ve zinayı dört şahitle ispat edemezse “liân” denilen özel bir yeminle yeminleşirler. Bu yemin er¬keği kazf haddinden, kadını da zina haddinden kurtarır.
Liânlaşmadan önce koca: “Dört kez Allah’a şehadet ederim ki ben ona isnat ettiğim zina davasında doğruyum, der” Beşinci olarak da: “Eğer ona isnat ettiğim zinada yalancılardansam, Allah'ın laneti üzerime olsun” der. Sonra da kadın: Dört defa: “Allah’a şehadet ederim ki o bana zina is¬nadında yalancılardandır” dedikten sonra beşinci olarak! “Eğer o doğrulardansa Allah’ın gazabı üzerime olsun” der. Böylece Liânlaşma tamam¬lanmış olur.
Gerek kazf haddi, gerekse liân konusu fıkıh kitaplarında hayli geniş¬tir. Arzu edenler ilgili bölümlere bakabilirler.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/174-180.

Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bakara suresinin son iki ayetinin okunmasını emretmesi
عُقْبَةَ بْنَ عَامِرٍ , قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ عَلَى الْمِنْبَرِ اقْرَءُوا هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ اللَّتَيْنِ مِنْ آخِرِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ فَإِنَّ رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ أَعْطَاهُنَّ أَوْ أَعْطَانِيهِنَّ مِنْ تَحْتِ الْعَرْشِ .[ رواه أحمد ( ١٧٤٨١)وابو يعلى (١٧٣٥) وطبراني في الكبير(٧٨٠)]
110- Ukbe b. Amir )radıyallahu anh(’den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim minberden şöyle buyurdu: Bakara suresinin son iki ayetini okuyun. Zira onu ya da onları rabbim Azze ve Celle arşın altında verdi.1
------------------------
1- Ahmet b. Hanbel 17481 Şuayip Arnavut: bu hadis sahihtir der.
Ahmet b. Hanbel 17362 Ebu Ya’la 1735 Taberani ‘Kebir’inde 780
Buhari der ki: Bize Muhammed İbni Kesir’in... İbni Mesut’tan, onun da Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’dan rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle bu¬yurmuşlardır:
“Kim Bakara suresinin sonundan iki ayeti bir gecede okursa bu iki ayet kendisine yeter.”
İmam Ahmed diyor ki: Bize Hüseyn’in... Ebu Zerr’den rivayet ettiğine göre Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Bana Arş’ın altındaki hazinelerden Bakara suresinin sonları verildi ki, bunlar benden önce hiçbir peygambere verilmemiştir.”
Müslim diyor ki: Bize Ebu Bekir İbni Ebu Şeybe’nin Abdullah’tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), miraca çıktığında Sidret’ül-Müntehâ’ya vardı. O, yedinci göktedir; yerden yükselen her şey oraya ulaşır ve orada sak¬lanır, alınır. Üstünden inen, düşen şeyler de oraya ulaşır ve orada tu¬tulur, alınır. Allahu Teâlâ: “O zaman Sidre’yi bürümekte olan bürüyor¬du.” (Necm, 16) buyurmaktadır. O, altından bir yataktır. Orada Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a üç şey verildi: “Beş vakit namaz, Bakara suresinin son¬ları, ümmetinden Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamış olanların cehennemin yakıcı azabını gerektiren günahlarının bağışlanması.”
İmam Ahmed diyor ki: Bize İshak İbni İbrahim el-Razi’nin... Ukbe İbni Âmir el-Cühenî’den rivayetine göre Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur-muşlardır:
“Bakara suresinin sonundan iki ayeti oku. Muhakkak ki onlar ba¬na Arş’ın altındaki hazineden verilmiştir.”
Bu hadisin isnadı hasendir, fakat tahriç edilmemiştir.
İbni Merduyeh diyor ki “Bize Ahmed İbni Kamu’in... Huzeyfe’den rivayetine göre Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Bizim insanlara üstünlüğümüz üç şey iledir: Bana, Bakara suresinin sonundaki bu ayetler Arş’ın altındaki bir hazineden verilmiştir. Benden önce hiç kimseye bunlar verilmedi, benden sonra da hiç kim¬seye verilmeyecek.”
İbni Merduyeh diyor ki: Bize Abdülbaki İbni Nafî’nin Ali’den rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir:
“İslam’ı anlayıp da Ayet el-Kürsî ve Bakara suresinin sonlarını okumadan uyuyan hiç kimse görmedim. Bunlar peygamberinize Arş’ın altındaki bir hazineden verilmiştir.”
Ebu İsa el-Tirmizi der ki: Bize Bündâr... Numan İbni Beşir’den, ri¬vayet etti ki Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Allahu Teâlâ gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitap yazdı, ondan iki ayet indirerek Bakara suresini bunlarla bitirdi. Bir evde üç gece bunlar okunmaz ise oraya şeytan yaklaşır.”
Sonra Tirmizi, bu hadisin garib bir hadis olduğunu söyler.
Aynı hadisi Hammad İbni Seleme’den Müstedrek’inde rivayet eden Hâkim, Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu, fakat Buhari ve Müslim’in bu hadisi tahriç etmediklerini söylemektedir.
İbni Merduyeh der ki: Bize Abdurrahman İbni Muhammed İbni Medin’in... İbni Abbas’tan rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir:
“Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Bakara suresinin sonunu ve Ayet el-Kürsî’yi okur, güler ve: “Bu ikisi Rahman’ın Arş’ın altındaki hazinesindendir.” buyurur: “Kim kötü bir iş yaparsa cezasını görür.” (Nisa, 123). “Ve insan için, çalıştığından başkası yoktur. Ve onun çalışması ilerde gö¬rülecektir.” (Necm, 39-40) ayetlerini okuduklarında da “İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Râciûn” buyurur ve boyun eğerlerdi.”
İbni Merduyeh diyor ki: Bize Abdullah İbni Muhammed İbni Kûfî’nin Mâ’kıl İbni Yesar’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Arş’ın altından bana, Fatiha ve Bakara suresinin sonları verildi...
Abdullah İbni İsa İbni Abdurrahman İbni Ebu Leyla’nın... İbni Abbas’tan rivayetine göre o şöyle demiştir:
“Cibril Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın yanında bulunduğu bir sırada yukar¬dan bir ses işitti. Cibril gözünü göğe çevirerek (kaldırarak) : “Bu, gök¬ten açılan bir kapıdır, hiç açılmamıştı.” dedi. Ondan bir melek indi ve Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a gelerek:
“Müjdeler olsun, senden önce hiçbir peygambere verilmemiş olan iki nur sana verildi: Bunlar Fatiha ve Bakara suresinin son ayetleri. Onlardan bir harf okumazsın ki sana verilmemiş olsun.”
Bu hadisi Müslim ve Nesai rivayet etmişlerdir.
Bu hadisi şerif daha önce Fatiha’nın faziletlerinde de geçmişti.
“Peygamber... Ona indirilene inandı.” ayet-i Kerime’si Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in bu imanını haber vermektedir.
İbn Cerir der ki: Bize Bişr’in... Katâde’den rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir: Bize anlatıldığına göre, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a bu ayet nazil olunca: “Ona iman etmek yaraşır.” buyurmuşlardır.
Ayet-i Kerime’deki “iman edenler” kısmı, Peygamber’e atfedilmiş ve sonra bütününden haber verilerek: “Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman etti. O’nun peygamberlerinden hiç¬birinin arasını tefrik etmeyiz.” buyurulmuştur. Müminler Allah’ın bir tek, Samed olduğuna, ondan başka İlâh ve Rab olmadığına İman eder¬ler. Bütün peygamberleri, Resulleri, Allah’ın kullan olan peygamberle¬re ve Resullere gökten indirilen kitapları tasdik ederler. Bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek suretiyle, onlardan hiçbirinin arasını ayırmazlar. Bir kısmı, diğer bir kısmının şeriatını Allah’ın izniyle neshetmişse de, hatta şeriatı kıyamet kopuncaya kadar devam edecek ve ümmetinden bir grubun hak üzere kalacağı, peygamberlerin sonuncusu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şeriatıyla diğerlerinin şeriatları nesholunmuş olsa dahi, onlara göre peygamberlerin hepsi de doğrudur, iyidirler, doğru yoldadırlar, hayır yoluna delalet ve irşad edicidirler.
Onlar: “(Ey Rabbimiz, senin sözünü) işittik (anladık) ve itaat ettik. (Onun gereğince amel ettik ve gereğini yerine getirdik) affını dileriz ey Rabbimiz.” derler.
İbni Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbni Harb’in... İbni Abbas’tan rivayetine göre o, “Peygamber de İman edenler de ona indirilene inandı... Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır, dediler.” ayet-i kerime’si hakkında şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ da: “Sizi bağışladım, (affettim)” buyurur.”
İbni Cerir der ki: Bize İbni Hümeyd’in... Cabir’den rivayet ettiği¬ne göre o şöyle demiştir:
“Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a “Peygamber de, İman edenler de ona indirilene inandı... Ey Rabbimiz dönüş sanadır, dediler.” ayeti kerime’si nazil olunca Cibril: “Allahu Teâlâ seni ve ümmetini övdü. İşte, sana verile¬cek.” dedi. O da : “Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez... Kâfirler güruhuna karşı yardım et bize.” diye istekte bulundu.
“Allah, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” Bu, Allahu Teâlâ’nın yaratıklarına lütfundan, acımasından ve onlara ihsanda bulunmasındandır. “İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker.” ayet-i kerime’si nazil olduğunda sahabe-i kiram’ın korkularını kaldıran da bu ayet-i Kerime’dir. Yani Allahu Teâlâ hesaba çekecek ve soracaktır ama sadece kişinin terk edebileceği (yap¬mama gücünün kendisinde bulunduğu ve buna rağmen yaptığı) şey-lerden dolayı azaplandıracaktır. Kişinin defedemeyeceği vesvese ve için¬den geçirdiği şeylere gelince; bunlarla mükellef tutulmayacaktır. Kötü vesveseden hoşlanmamak da imandandır.
“(Hayırdan) kazandığı lehine, (kötülükten) yüklendiği de aleyhinedir.” Bu da teklif altında bulunan ameller hakkındadır.
Sonra Allahu Teâlâ icabet edeceği garantisiyle birlikte, kendilerine irşadda bulunduğu ve öğrettiği şekilde kullarının kendisinden isteme¬lerini bildirerek şöyle demelerini emretmektedir: “Ey Rabbimiz, unut¬tuk (unutarak bir farzı terk ettik, ya da aynı şekilde bir haram işledik, ya da şer-i şerife uygun şeklini bilmediğimizden bir amelin doğrulu¬ğunda hata ettik) veya yanıldıysak sorumlu tutma bizi.”
Daha önce Müslim’in Sahih’inde rivayet edildiğini söylediğimiz Ebu Hüreyre hadisine göre, Allahu Teâlâ bu isteğe karşı: “Evet”; İbni Abbas hadisine göre de : “Öylece yaptım.” buyuracaktır.
İbni Mace’nin Sünen’inde, İbni Habban’ın Sahih’inde, Taberani ve İbni Habban’ın İbni Abbas’tan rivayet ettiklerine göre Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
“Allahu Teâlâ, ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeylerin günahlarını kaldırmıştır.”
“Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme.” Her ne kadar gücümüz yetse bile, bizden önce geçen üm¬metlere ağır yükler yüklediğin gibi bizi de zor amellerle mükellef tut¬ma, öyle zor ameller ki Sen, rahmet peygamberi olan, peygamberin Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i göndermiş olduğun kolay, hoş görülü, Hanif dini ile bunları kaldırmak üzere göndermiştin.
“Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği (teklifler, musibetler, belalar) yükleme (bizi gücümüzün yetmeyeceği şeylerle imtihan etme.)”
İbni Ebu Hatim’in rivayet ettiğine göre “Ey Rabbimiz, bize gücümü¬zün yetmeyeceğini yükleme.” ayet-i kerime’si hakkında Mekhûl şöyle demiştir: “Bu, eşi (kocası ya da karısı) olmamak ve şiddetli cima’ ar¬zusu.”
Bu duaya karşı Allahu Teâlâ “Evet” bir diğer hadise göre ise “Öyle yaptım.” buyuracaktır.
“(Bildiğim ve seninle aramızda olan husus ve hatalarımızı) affet. (Bizimle kulların arasında olan suçlarımızı) bağışla. (Kullarını bizim günahlarımıza ve çirkin amellerimize muttali’ kılma. Acı, merhamet et bize. (Gelecekte Senin tevfikin ile bizi başka günahlara düşürme.)”
Bunun içindir ki şöyle demişlerdir: “Günahkâr kişi üç şeye muhtaçtır: Kendisi ile Allah arasında olan şeylerde Allah’ın kendisini af¬fetmesine, onu kullarından gizleyerek (günahını örterek) kullan ara¬sında rezil etmemesine, Allah’ın kendisini koruyarak benzer bir günaha tekrar düşürmemesine.”
Hadiste daha önce de geçtiği üzere Allahu Teâlâ bu dua’ya da: “Evet”; bir diğer hadiste de: “öyle yaptım.” diye icabet buyuracaktır.
“Sen Mevlamızsın (bizim velimiz, sahibimiz ve yardımcımız Sensin; Sana tevekkül ettik. Ancak Senden yardım istenilir ve Sana tevek¬kül edilir. Bizim ancak Seninle güç ve kuvvetimiz vardır. Senin dinini, Senin birliğini ve risaletini inkâr eden, Senden başkasına kulluk eden, Sana şirk koşan kâfirler güruhuna karşı bize yardım et. (Dünyada ve ahirette bizleri onlara karşı muzaffer kıl.)”
Allahu Teâlâ bu duaya da: “Evet”; Müslim’in İbni Abbas’tan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de: “öylece yaptım.” diye icabette bulu¬nacaktır.
İbni Cerir der ki: Bize Müsenna İbni İbrahim’in Ebu İshak’tan rivayet ettiğine göre Muaz (Radıyallahü anh) bu sureyi bitirdiğinde: “Âmin” derdi.
Vekî’de Süfyan kanalıyla... Muaz İbni Cebel’den rivayetine göre o, Bakara suresini bitirince “âmin!” derdi.
Ebu’l-Fida İsmail İbni Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1138-1142.

******

UMUMİ HUTBELER

Çok soru sormaktan ve sünnete muhalefetten men
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، قَالَ : خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فقَالَ : " أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَحُجُّوا " ، فقَالَ رَجُلٌ : أَكُلَّ عَامٍ يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟ ، فَسَكَتَ حَتَّى قَالَهَا ثَلَاثًا ، فقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : " لَوْ قُلْتُ : نَعَمْ ، لَوَجَبَتْ وَلَمَا اسْتَطَعْتُمْ ، ثُمَّ قَالَ : ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ ، فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ ، فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِشَيْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ ، وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَدَعُوهُ " . [رواه ابن حبان (٣٧٠٥) ومسلم (١٣٣٧) ونسائي (٢٦١٩) و أحمد ( ١٠٦١٥) وابن خزيمة (٢٥٠٨)]
111- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den şöyle demiş: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hutbe irad ederek:
Ey cemaat! Allah size haccı farz kılmıştır. Binaenaleyh hacc edin buyurdular. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak:
Her sene mi ya Resulallah? diye sordu. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sükût buyurdu. Hatta o zât sözünü üç defa tekrarladı. Nihayet:
Evet desem (her sene) vacip olur. Siz de buna güç yetiremezsiniz buyurdu ve şunu ilâve etti:
Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın. Sizden önce ge¬çenler ancak çok sual sormaları ve Peygamberleri hakkında ihtilâfa düş¬meleri sebebiyle helak olmuşlardır. Ben size bir şey emrettim mi ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın! Bir şeyden sizi men ettim mi onu derhal bırakın!1
----------------------------
1- İbni Hibban 3705 Şuayip Arnavut: Müslim’in şartı üzere isnadı sahihtir der. Müslim 1337, Nesai 2619, Ahmet b. Hanbel 10615, İbni Hüzeyme 2508
Bu hadisi Buhari “Kitâbü'l-i'tisâm”da tahriç etmiştir. Yalnız onun rivayetinde hadisin baş tarafı zikredilmemiş:
«Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın» cümlesinden iti¬baren geri kalan kısmı biraz lâfız değişikliği ile nakledilmiştir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sual soran zat Akra’ b. Habis’tir. Nitekim hadisin bir rivayetinde ismi tasrih edilmiştir.
Usûl-ü Fıkıh ulemâsı, mutlak emrin tekrar iktiza edip etmeyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta dört mezhep vardır.
1) Mutlak emir umum ve tekrar iktiza eder.
2) Umum ve tekrar iktiza etmez. Lakin bunlara ihtimâli vardır. İmam Şafii’nin mezhebi budur. Nevevî diyor ki: “Ulemâmızca sahih olan kavle göre emir tekrarı iktiza etmez. İkinci kavle göre tekrarı iktiza eder. Üçüncü bir kavle göre bir defadan fazlası hakkında beyana ihtiyaç vardır. Binaenaleyh tekrarı iktiza ettiğine ve etmediğine hükmolunamaz. Tevakkuf olunur. Bu kavlin sahipleri babımız hadisiyle istidlal etmişlerdir. Çünkü mutlak emir tekrarı yahut adem-i tekrarı iktiza etseydi Hz. Akra’ Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sor¬mazdı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de kendisine: Suale hacet yok. Mutlak emir su manaya hamledilir, cevabını verirdi. Emrin tek¬rar iktiza ettiğini söyleyenler Hz. Akra’nın meseleyi ihtiyaten ve izahat almak için sorduğunu iddia ederler.”
3) Hanefi ulemâsından bazılarına göre mutlak emir tekrar icap etmez. Lakin bir şarta muallak olur veya bir vasfın sübutuyla mukayyet bulunursa tekrar ifade eder.
4) Hanefiler’in ekserisi tarafından ihtiyar edilen sahih mez¬hebe göre mutlak emir umum ve tekrar iktiza etmez. Onlara ihtimali de yoktur. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin tekerrür etmesi sebeple¬rinin tekerrüründen dolayıdır. Haccın sebebi olan Beyt-i Şerif tekerrür etmediği için ömürde bir defa ifa etmekle bu babdaki emir ye¬rini bulur.
Marudî, Hz. Akra’nın suali üzerinde şu mütealada bulun¬muştur: “Hacc lügatte kasıt manasına gelir. Lügat itibariyle bunda te¬kerrür vardır. Binaenaleyh Hz. Akra’ bu cihete bakarak haccın her sene tekerrür etmesine ihtimal vermiş olabilir. Lügat ulemâsından naklettiğimiz bu manaya bakarak bazıları umre’nin vacip olduğunu söy-lemişlerdir. Onlara göre hacc emri lügat ve iştikak itibariyle tekrar ik¬tiza eder. Hâlbuki ulemâ haccın ömürde bir defa farz olduğuna icma ak¬detmişlerdir. Binaenaleyh lügat itibariyle tekrar ifade eden bu emir umre’nin vacip olmasını iktiza eyler.”
Yine Usûl-ü Fıkıh ulemasına göre bir şeyden nehy o şeyi devam üze¬re bırakmayı iktiza eder. Binâenaleyh Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in:
“Sizi bir şeyden nehyettim mi onu derhal bırakın” sözü ıtlakı üzere bırakılır. Bundan yalnız zaruret hali müstesnadır.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de benî bırakın...” buyurmakla “size bir şey emir veya nehiy etmediğim müddetçe siz de beni bırakın. Bir şey sormayın” yahut “Bir mesele hakkında inceden inceye tafsilat istemeyin. Çünkü bu işin sonu Benî İsrail’in helaki gibi kötü bir neticeye varabilir” demek istemiştir. Filvaki Allahu Teâlâ hazretleri bir sığır kesmelerini Benî İsrail’e emir buyurmuştu. Emre itaatla herhangi bir sığırı kesseler emir yerini bulurdu. Fakat onlar Öyle yapmadılar. Kesilecek hayvanın rengi nasıl, yaşı kaç olacak gibi birçok sualler sordular. Onların bu isyankâr suallerine karşı Allahu Teâlâ Haz¬retleri de kendilerine şiddet gösterdi ve bu yaptıklarından dolayı onları zemmeyledi.
Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Hüküm babında Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içtihatta bulunabilir. İçtihadının vahye istinat etmesi şart değildir. Mamafih şart olduğunu söyleyenler de vardır.
2- Şeriatın emri olmaksızın hüküm yoktur. Zaten bu bâbda asıl şeriat gelmeden bir şeyin vacip olmamasıdır. Usûl-ü Fıkıh ulemâsının muhakkıklarına göre sahih olan mezhep budur.
3- Nevevî’nin beyanına göre: “Size bir şey emrettim mi on¬dan gücünüzün yettiği kadarını yapın” cümlesi, İslam’ın mühim kaide¬lerinden birini anlatmaktadır. Mezkûr cümle Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimize mahsus olan cevamiu’l-kelim yani az sözle çok mana ifade eden beyanat cümlesindendir. Namaz ve envaı gibi sa¬yısız hükümler bunda dâhildir. Mesela namazın bazı rükün veya şartla¬rını ifâdan âciz olanlar yapabildikleri kadarını yaparlar. Abdest, gusül, setr-i avret, oruç vesair ahkâm da âcizler hakkında kudretlerine göre farz olurlar.
4- Haccın ömürde bir defa farz olduğunda ümmetin ulemâsı müt¬tefiktirler.

Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)’ın Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e dostluğu ve kabirleri mescit edinmenin yasaklanması
عَنْ جُنْدَبٍ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَبْلَ أَنْ يَتَوَفَى بِخَمْسِ لَيَالٍ خَطَبَ النَّاسَ فَقَالَ : " أَيُهَا النَاس إِنَّهُ قَدْ كَانَ فِيكُمْ إِخْوَةٌ وَأَصْدِقَاء إِنِّي أَبْرَأُ إِلَى اللَّهِ ، أَنْ أَتَّخِذَ مِنْكُمْ خَلِيلًا ، وَلَوْ أَنِّي أّتَّخِذْتُ مِنْ أُمَّتِي خَلِيلًا ، لَاتَّخَذْتُ أَبَا بَكْرٍ خَلِيلًا ، إِنَّ اللَّهَ اتَّخَذَنِي خَلِيلًا ، كَمَا اتَّخَذَ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا ، وَإِن من كَانَ قَبْلكُم اتَّخِذُوا قُبُور أَنْبِيَائِهِمْ وَصَالِحِيهِمْ مَسَاجِدَ ، فَلَا تَتَّخِذُوا الْقُبُورَ مَسَاجِدَ ، فَإِنِّي أَنْهَاكُمْ عَنْ ذَلِكَ " . [رواه ابن حبان (٦٤٢٥) ومسلم (٢٣٨٣) ونسائي في الكبرى (١١١٢٣) و البخاري (٤٥٥) وابن ماجه (٩٣) والترمذي(٣٦٥٥)]
112- Cündeb (radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim vefatından beş gece önce cemaate hutbe irad etti ve şöyle buyurdu: Ey insanlar! Sizde kardeşlik ve arkadaşlık var. Ben sizden birini dost edinmekten uzak olduğumu bildiririm. Eğer ümmetimden birini dost edinecek olsam; mutlaka Ebu Bekir’i dost edinirdim. Allah İbrahim’i dost edindiği gibi beni dost edindi. Sizden öncekilerin peygamberlerinin ve Salihlerinin kabirlerini mescit edindiği gibi siz de kabirleri mescid edinmeyin sizi bundan men ediyorum.1
------------------------------
1- İbni Hibban 6425 Şuayip Arnavut bu hadis sahihtir der. Nesai El Kebir 11123 Buhari 455 muhtasar 3456, 3458 Müslim 2383 Tirmizi 3655 İbni Mace 93 ve diğerleri

Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefatını haber vermesi
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ ، قَالَ : خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي مَرَضِهِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ وَهُوَ مَعْصُوبُ الرَّأْسِ ، فَاتَّبَعْتُهُ حَتَّى قَامَ عَلَى الْمِنْبَرِ ، فَقَالَ : " إِنِّي السَّاعَةَ قَائِمٌ عَلَى الْحَوْضِ " ، ثُمَّ قَالَ : " إِنَّ عَبْدًا عُرِضَتْ عَلَيْهِ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَاخْتَارَ الآخِرَةَ " ، فَلَمْ يَفْطِنْ لَهَا أَحَدٌ مِنَ الْقَوْمِ إِلا أَبُو بَكْرٍ ، فَقَالَ : بِأَبِي وَأُمِّي ، بَلْ نَفْدِيكَ بِأَمْوَالِنَا وَأَنْفُسِنَا وَأَوْلادِنَا ، ثُمَّ هَبَطَ مِنَ الْمِنْبَرِ فَمَا رُئِيَ عَلَيْهِ حَتَّى السَّاعَةِ . [رواه ابن حبان (٩٦٩٣) ودارمي (٧٧) وأحمد ( ١١٨٨١)]
113- Ebu Said El Hudri ( radıyallahu anh)’den şöyle demiştir:
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), vefat ettiği hastalığında (bir gün) biz mescitteyken, başına bir bez parçası sarmış olduğu bir halde yanımıza çıkageldi ve minbere doğru yönelip üzerine çıktı. Biz de onu izledik, buyurdu ki; “Canım elinde olan (Al¬lah’a) yemin olsun ki, muhakkak ki ben şu yerimden Havz’a gayet iyi bakıyor, (onu görüyorum).” Sonra şöyle buyurdu: “Bir kula dünya ve onun süsü teklif edildi de o ahireti seçti.” (Ebu Said) dedi ki; bunun manasını Ebu Bekir’den başka hiç kimse anlamadı. O, gözlerinden yaş boşaltıp ağladı, sonra şöyle dedi:
“Hayır! Ya Resulallah, babala¬rımız, annelerimiz, canlarımız, mallarımız sana feda olsun!” Sonra (Hz. Peygamber minberden) aşağı indi ve artık (vefatı) zamanına ka¬dar onun üzerine çıktığını görmedim.1
-----------------------
1ـ İbni Hibban 9693 Darimi 77 Hüseyin Selim Esed: isnadı sahihtir der. Ahmet b. Hanbel 11881 Şuayip Arnavut: isnadı sahih ricali sıkattır der.
Buhari deki rivayeti (454) şöyledir: “Allah bir kulunu dünya ile kendi yanında bulunan şeyler arasında muhayyer bıraktı. O kul da Allah katındaki şeyleri tercih etti.”

Hz. Fatıma (radıyallahu anha)’yı müdafaa
عَنِ الْمِسْوَر بْنَ مَخْرَمَةَ أَنَّ عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ خَطَبَ بِنْتَ أَبِي جَهْلٍ ، عَلَى فَاطِمَةُ قَالَ : سَمِعَتْ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، وَهُوَ يَخْطُبُ فِي ذَلِكَ عَلَى مِنْبَرِهِ وَأَنَا يَوْمَئِذٍ كَالْمحتلم فَقَالَ : وإِنَّ فَاطِمَةَ مِنِّي وَ إِنِّي أَخَافُ أَنْ تَفْتِنَ فِي دِينِهَا وَ ذَكَرَ صهرًا لَهُ مِنْ بَنِي عَبْدُ الشَّمْسِ فَأَثْنَى عَلَيْهِ فِي مصاهرة فَأَحَسَنَ قَالَ : حَدَّثَنِي فَصَدَقَنِي ، وَوَعَدَنِي فَوَفَى لِي وَإِنِّي لَسْتُ أَحْرَمُ حَلَالاً وَلَا أَحَلُّ حَرَامًا وَلَكِنْ وَاللَّهِ لَا تَجْتَمِعُ بِنْتُ رَسُولِ اللَّهِ وَبِنْتُ عَدُوِّ اللَّهِ مكانًا وَاحِدٍ أَبَدًا . [رواه ابن حبان (٦٩٥٦)]
114- Misver İbni Mahrame (radıyallahu anh)’den:
Ali bin Ebi Talib (Radıyallahu anh), Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’in kızı Fatıma (radıyallahu anha) ile evli iken Ebu Cehil’in kızı ile evlenmek istedi.
Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) kalktı bir hutbe irat etti. Hutbesinde şehadet getirdik¬ten sonra şöyle buyurduğunu işittim:
Şüphesiz kızım Fatıma benden bir parçadır. (Aranızda dolaşan söylentiler gibi şeyler yüzünden) onu dininde hataya düşürmenizden korkarım. Abdi Şems oğullarından olan damadını [Hz. Zeyneb (radıyallahu anha)’in eşi Ebü’l-Âs bin er-Rabi’]’i zikretti. Onu güzel bir şekilde övdü ve şöyle buyurdu: O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi ve bana karşı (verdiği sözde) doğru davrandı. Ben haramı helal helalı haram yapacak değilim. Fakat Allah’a yemin ederim ki, hiç bir zaman Resulüllah’ın kızı, Allah’ın düşmanı (Ebu Cehil)’in kızı ile beraber bir yerde (bir erkeğin nikâhı altında) birleşemez.
İbni Habban 6956 Şuayip Arnavut: şeyhaynin şartı üzere isnadı sahihtir der.
عَنِ الْمِسْوَر بْنَ مَخْرَمَةَ قال : أَنَّ عَلِيًّا خَطَبَ بِنْتَ أَبِي جَهْلٍ فَسَمِعَتْ بِذَلِكَ فَاطِمَةُ فَأَتَتْ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، فَقَالَتْ : يَزْعمُ قَوْمَكَ أَنَّكَ لَا تَغْضَبُ لِبَنَاتِكَ ، وَهَذَا عَلِيٌّ نَاكِحًا ابْنَةَ أَبِي جَهْلٍ . فَقَامَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَمِعْتُهُ حِينَ تَشَهَّدَ يَقُولُ : أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّي أَنْكَحْتُ أَبَا الْعَاصِ بْنَ الرَّبِيعِ فَحَدَّثَنِي فَصَدَقَنِي ، وَإِنَّمَا فَاطِمَةُ بَضْعَةٌ مِنِّي فإنَّي أُكْرِهُ أَنْ يَسُوءهَا ، وَإِنَّهَا وَاللَّهِ لَا تَجْتَمِعُ بِنْتُ رَسُولِ اللَّهِ وَبِنْتُ عَدُوِّ اللَّهِ عِنْدَ رَجُلٍ وَاحِدٍ أَبَدًا . [رواه البخاري (٣٥٢٣) وابن ماجه (١٩٩٩) وأحمد (١٨٩٣١ ، ١٨٩٣٢) وابن حبان (٧٠٦٠) وغيرهم]
115- Misver İbni Mahrame ( radıyallahu anh)’den:
Ali bin Ebi Talib (radıyallahu anh), Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’in kızı Fatıma (Radıyallahu anha) ile evli iken Ebu Cehil’in kızı ile evlenmek istedi. Fatıma, bu durumu işitince Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına vararak;
(Babacığım kızlarına eziyet edildiğinde) onlar için senin kız¬madığını herkes söylüyor. Bak işte Ali, Ebu Cehil’in kızı ile evlenmek üzeredir, dedi.
Misver demiştir ki Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) kalktı bir hutbe irat etti. Hutbesinde şehadet getirdik¬ten sonra şöyle buyurduğunu işittim:
Besmele, hamd ve şehadetten sonra (bilmiş olun ki:) Ben (kızım Zeyneb'i) Ebü’l-Âs bin er-Rabia nikâh ettim. O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi ve bana karşı (verdiği sözde) doğru davrandı. Ve şüphesiz kızım Fâtıma benden bir parçadır. (Aranızda dolaşan söylentiler gibi şeyler yüzünden) onu bir hataya düşürmenizi çirkin görürüm. Allah’a yemin ederim ki, hiç bir zaman Resulüllah’ın kızı, Allah’ın düşmanı (Ebu Cehil)'in kızı ile beraber bir erkeğin nikâhı altında birleşemez.1
--------------------------------
1- Buhari 3523, İbni Mace 1999, Ahmet b. Hanbel 18931-18932, İbni Hibban 7060 ve diğerleri
Misver (Radıyallahü anh)’in ilk hadisini Kütüb-i Sitte sa¬hihlerinin hepsi ve Ahmed rivayet etmişlerdir.
Hadis’in baş kısmında “Hişam bin el-Muğîre’nin oğulları” buyurulmuştur. Hişam, Ebu Cehil’in babasıdır. Bilindiği gibi Ebu Cehil, Bedir savaşında Cehenneme yollanmıştı. Onun kardeşleri Seleme ve Haris ile oğlu İkrime Mekke’nin fethedildiği yıl Müslüman olmuşlar ve İslamiyet’e sa¬mimiyetle inanmışlar. Ebu Cehil’in kızını Ali (Radıyal¬lahü anh) ile evlendirmek için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den izin isteyenler Ebu Cehil’in anılan iki kardeşi ile oğlu idiler.
Ebu Cehil’in kızının ismi hakkında değişik rivayetler vardır. El-Hâkim’in rivayetine göre Cuveyriye ismi¬ne ait kavil meşhurdur. Onun isminin Avra, Hayfa veya Cemile olduğuna dair rivayetler de vardır.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hişam oğulları¬na izin vermeyeceğine dair buyruğu üç defa tekrarlamıştır. Bu tek¬rarlamadan maksat İzin vermeyişi geçici bir süre için olmayıp daimi¬dir. İlelebet izin verilmeyecektir.
Hadisin: “Ancak Ali benim kızımı boşamak...” fıkrasından mak¬sat, Ali’nin Ebu Cehil’in kızını istemekten vazgeçmesini sağlamaktır. Açık olan yorum budur. Çünkü Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izin vermeyeceğini bildirdikten sonra A1i (Radıyallahu anh)’ın Ebu Cehil’in kızını istemesi ihtimali akıl¬dan çok uzaktır.
Hadis, Fatıma (Radıyallahü anha)’nin üstün faziletine ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanındaki yüce değerine delalet eder.
Misver’in ikinci hadisini Buharı, Müslim, Ebu Davud ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlerdeki metin daha uzundur.
Hadiste sözü edilen Ebu’l-As (Radıyallahü anh) Peygam¬ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Zeyneb (Radıyallahü anha) isimli kızı ile evli idi. Ebu’l-As, Zeyneb ile evlenir¬ken onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmeyeceğine söz vermiş ve bu sözüne sadık kalmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) irad buyurduğu hutbede onun bu sadakatini ifade edip övmüştür. Hadisi açıklayan âlimler şöyle derler: Ali (Radıyallahü anh) de Fatıma (Radıyallahü anha) ile evlenirken muhtemelen böyle bir şart koşmuştur. Eğer böyle bir şartı varsa, bu şartı unuttuğu için Ebu Cehil’in kızını istemiştir, diye yorum yapılır. Şayet böyle bir şartı yok ise, Fatıma (Radıyallahü anha) üzerine evlenme¬ye teşebbüs etmesi kendisinden beklenmediği için ima yollu kınan-mıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çok ender olarak kişiyi işlediği kusurdan Ötürü yüz yüze ayıplardı. Hz. Ali (Radıyallahü anh)’ı sırf Fatıma (Radıyallahü anha)’nın rızasını ve gönlünü almak için alenen ayıplamıştır. Bu olay Mekke fet¬hinden sonra vuku bulmuştur.
Ebu’l-As (Radıyallahü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e peygamberlik görevi verilmeden önce O’nun yaşça en büyük kızı Zeyneb (Radıyallahü anha) ile evlenmişti. Evlenirken, Zeyneb (Radıyallahu anha)’nın üzerine ikinci bir kadın¬la evlenmeyeceğine söz vermiş ve bu sözüne sadakat göstermişti. Bu zat henüz Müslüman olmadan önce vuku bulan Bedir savaşın¬da esir edilmişti. Zeyneb (Radıyallahu anha) evlenirken ana¬sı Hatice (Radıyallahu anha) tarafından kendisine hediye edil¬miş olan gerdanlığını Mekke’den Medine-i Münevvere’ye esir edilen kocası Ebü’l-As’a göndererek, ger¬danlığını fidye olarak verip esaretten kurtarılmasını istemişti. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gerdanlığı görünce, “Dilerseniz, Zeyneb’in esirini Zeyneb için salıverin ve gerdanlığı¬nı da Zeyneb’e geri gönderin” buyurmuş, Sahabeler de: Hay hay deyip, Ebü’l-As’ı serbest bırakmışlar ve Zeyneb’in ger¬danlığını da iade etmişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zeyneb’i Medine’ye göndermeyi Ebü’l-As’tan is¬teyip serbest bırakılması için şart koşmuş idi. Ebü’l-As, ver¬diği sözü yerine getirmiş ve Mekke’ye varır varmaz Zey¬neb’i Medine-i Münevvere’ye babasının yanına gön¬dermişti. Ebü’l-As ikinci kez esir edilmiş, yine Zeyneb’in ricası üzerine tekrar serbest bırakıldıktan sonra İslamiyet’i kabullen¬miş ve bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zey¬neb’i onun nikâhına iade buyurmuştu. Bundan sonra Ebü’l-As ile Zeyneb’in Ümame isimli kız çocukları olmuştur.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ali (Radıyallahü anh)’in Ebu Cehil’in kızı ile evlenmeye teşebbüsleri konu¬sunda yaptığı konuşma esnasında Ebü’l-As’ın meselesini Ali için örnek olmak üzere açıklamıştır. Çünkü Ebü’l-As müslüman olmadan önce de, müslüman olduktan sonra da Zeyneb’e daima iyilik etmiş, onu hiç üzmemiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Onu (yani Fatıma)’yı bir hataya düşürmenizi çirkin görürüm,” ifadesinden maksat şu olabilir; Fatıma, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e yaptığı müracaat esnasında: “Herkes senin kızların için kızmadığını söylüyor.” demişti. Halk arasında dolaşan bu söylenti gerçek değil¬di. Fatıma’nın böyle bir söylentiye değer vermesi bir hata sayılır. Halk, onun bu hataya düşmesine sebebiyet vermiş olur.
Bazı rivayetlerde bu cümle “ve ben Fatıma’nın (kıskançlık yüzünden kocasına karşı) şanına layık olma¬yan bir davranışa kapılmasından endişeleniyorum.” şeklinde geçiyor. Müellifin rivayetindeki cümleyi böyle yorumlamak da mümkündür. Cümledeki hitap sahabilere ise de asıl muhatap Ali olabilir. Pey¬gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in Fallma hakkında böy¬le bir endişe duymasının sebebi ise, Fatıma’nın anası Ha¬tice (Radıyallahü anha) vefat etmişti, ondan sonra da kardeş¬leri vefat etmişlerdi. Fatıma bu musibetler nedeni ile üzgün¬dü. Üzerine kuma geldiği takdirde kendisini teselli edecek kimse pek yoktu.
“Ali (Radıyallahü anh) ise birden fazla kadınla evlenmenin caizliğine ait ayetin umumi hükmüne bakarak ikinci bir kadınla evlen mesinde bir sakınca göremediği için böyle bir istekte bulunmuş olabilir. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in buna rı¬za göstermediğini anlayınca derhal bu istekten vazgeçmiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in “Allah’a yemin ede¬rim ki hiç bir zaman Peygamberin kızı ile Allah’ın düşmanı (Ebu Cehil)’in kızı” cümlesi değişik şekilde yorumlanmıştır. Tekmile ya¬zarı bu cümle ile ilgili olarak özetle şöyle der:
Bu cümlede şu işaret var: Ali, Fatıma üzerine Ebu Cehil’in kızı ile evlenebilir. Lâkin bu evlenme işi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e eziyet verir, O’na eziyet ise haramdır.
Nevevi: “Peygamber bazı rivayetlerde mevcut; -“Ben helal olan bir sevi haram kılacak değilim”- sözü ile Ali’nin Ebu Cehil’in kızı ile evlenmesinin mübahlığına delalet eder. Lâkin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki nedenle Fatı¬ma ile Ebu Cehil’in kızının beraberce bir nikâh altında bulundurulmasını yasaklamıştır. Birinci neden: Peygamber (Sallal¬lahü Aleyhi ve Sellem) son derece Fatıma ve Ali’ye şef¬katli idi. Ali evlenseydi Fatıma eziyet duyacaktı, dolayı¬sıyla Peygamber de eziyet duymuş olacaktı. O’na eziyet veren ise he¬lak olacaktı. İkinci neden: Fatıma kıskançlık yüzünden koca¬sına karşı hata edebilirdi.
Bir kavle göre cümlenin manası şudur: Allah’ın lütfü ile ben biliyorum ki Fatıma ile Allah’ın düşmanının kızı bir erkeğin nikâhı altında birleştirilmiyecektir.
Cümlenin manası muhtemelen şöyle olabilir: Peygamber (Sal¬lallahü Aleyhi ve Sellem) in kızı ile Allah’ın düşmanının kızının bir erkeğin nikâhı altında birleştirilmesi haramdır. Bazı rivayetlerde bu¬lunduğunu yukarda ifade ettiğim ilave cümlenin manası da şöyle olur: Ben helal olan bir şeyi haram kılacak değilim. Yani, ben Al¬lah’ın hükmüne muhalif bir şey söylemem. O bir şeyi helal kılmış ise onu haram edemem ve O, bir şeyi haram kıldığı zaman ben he¬lal kılamam ve haramlığını açıklamak durumundayım. Çünkü sus¬mam, onun mubahlığına delalet eder. Bu yoruma göre bir erkeğin nikâhı altında birleştirilmesi haram olan kadınlardan ikisi de Peygamber’in kızı ile Allah düşmanının kızıdır,” diye bilgi vermiştir Nevevi’nin sözü burada sona erdi.
El-Hâfız şöyle demiştir: “Hutbenin zahirine göre, Ali’nin Ebu Cehil’in kızı ile evlenmesi caizdir. Lâkin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Fatıma’nın hatırı için Ali’yi menetmiş, Ali de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in em¬rine uyarak, bu işi bırakmıştır. Bence, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kızları üzerine başka kadınla evlenmenin yasaklanma¬sı hükmü verilmiş olabilir. Bu hüküm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kızlarından yalnız Fatı ma’ya münhasır olabilir”
Hadisin Fıkıh Yönü
1. Hadis Fatıma (Radıyallahü anha)’nın üstün faziletine ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in onun rızasını gözet¬leyip ona ne derece şefkatli ve düşkün olduğuna delalet eder
2. Fatıma, Ali’nin Ebu Cehil’in kızı veya baş¬ka bir kimsenin kızı ile evlenmesine rıza gösterseydi, Ali’nin bundan menedilmiyeceği hükmü çıkarılabilir
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in damadı Ebü’l-As (Radıyallahu anh) hakkındaki bazı bilgiler İbni Mace’de rivayet edilen 2008 - 2010 nolu hadislerin izahı bölümünde verilmiştir. Geniş bilgi almak isteyen oraya bakabilir
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/494

عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ خَطَبَ بِالْجَابِيَةِ ، فَقَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَقَامِي فِيكُمْ، فَقَالَ: " اسْتَوْصُوا بِأَصْحَابِي خَيْرًا، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ يَفْشُو الْكَذِبُ حَتَّى إِنَّ الرَّجُلَ لَيَبْتَدِئُ بِالشَّهَادَةِ قَبْلَ أَنْ يُسْأَلَهَا ، وَبِالْيَمِينِ قَبْلَ أَنْ يُسْأَلَهَا ، فَمَنْ أَرَادَ مِنْكُمْ بَحْبَحَةَ الْجَنَّةِ فَلْيَلْزَمُ الْجَمَاعَةَ، فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ، وَهُوَ مِنَ الِاثْنَيْنِ أَبْعَدُ، لَا يَخْلُوَنَّ أَحَدُكُمْ بِامْرَأَةٍ، فَإِنَّ الشَّيْطَانَ ثَالِثُهُمَا، وَمَنْ سَرَّتْهُ حَسَنَتُهُ وَسَاءَتْهُ سَيِّئَتُهُ، فَهُوَ مُؤْمِنٌ " [رواه ابن حبان (٨٢٥٤) والترمذي (٢١٦٥) والنسائي في الكبرى (٩٢٢١) والطبراني في الصغير(٢٤٥)والأوسط (٢٩٢٩)]
116- İbni Ömer (radıyallahu anh)’den:
Ömer (radıyallahu anh), Şam’ın bir bölgesi olan Cabiye’ de bize bir hutbe irad ederek şöyle dedi: Rasulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem)’in bize söylediği bazı şeyleri size söylemek üzere aranızdayım. O bize şöyle demişti: “Size ashabımı sonra onların peşinden gelenleri sonra da onların peşinden gelenlerin yaşantılarını tavsiye ederim bunlardan sonraki nesillerde yalan yayılacaktır. O derece ki kendisinden yemin etmesi istenmediği halde insanlar yemin edecekler, şahitlikleri istenmediği halde insanlar yalan şahitliği yapacaklardır. Dikkat edin bir erkek bir kadınla tek başına kalmasın; üçüncüleri şeytandır. İslam cemaatinden ayrılmayın, ayrılıklardan sakının çünkü şeytan cemaate katılmayıp tek kalanlarla beraberdir. Cemaatten olan iki kişiden uzaktır. Kim Cennetin en güzel yerlerinden köşk sahibi olmak isterse; İslam cemaatinden ayrılmasın. Kimi, yaptığı iyilik sevindiriyor ve kötülükleri de üzüyorsa o kimse mü’mindir.”1
---------------------------
1- İbni Hibban 7254 Şuayip Arnavut: şeyhaynin şartı üzere isnadı sahihtir, der.
Tirmizi 2165 Elbani: sahihtir, der. Nesai el kebir 9221, Taberani es sağir 245, el Evset 2929

Cuma elbisesi:
عَنْ عَائِشَةَ، وَيَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ رَجُلٍ مِنْهُمْ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَرَأَى عَلَيْهِمْ ثِيَابَ النِّمَارِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا عَلَى أَحَدِكُمْ إِنْ وَجَدَ سَعَةً أَنْ يَتَّخِذَ ثَوْبَيْنِ لِجُمُعَتِهِ سِوَى ثَوْبَيْ مِهْنَتِهِ . [رواه ابن حبان (٢٧٧٧)وابو داود (١٠٧٨)وابن ماجه (١٠٩٦)]
117- Hz. Aişe (radıyallahu anha) ve Yahya b. Said (radıyallahu anh) Ashab’dan bir adamdan:
Rasulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) Cuma günü halka hutbe irad ettiği esnada onların üzerinde nimar hırkalarını (kaplan postu gibi) alaca elbiseler gördü ve şöyle buyurdu: Sizden her hangi biriniz maddî imkân bulabilirse, Cuma günü için iş (günlük) elbiselerinden başka iki elbise (bir takım elbise) edinmesinde hiçbir beis yoktur.1
--------------------------
1- İbni Hibban 1777, Şuayip Arnavut El mevarid Ez Zem’an 265 da ve İbni Hibbana ta’likında bu hadis sahihtir, der.
İbni Mace 1096, Ebu Davut 1078, Elbani sahihtir, der.
Nimar nemire’nin çoğuludur. Nemire: Kaplan demektir. Bedevilerin giydiği çizgili hırka çeşitli kaplan renginde olduğu İçin ona nemire ismi verilmiştir.
İbni Mâce bu hadis için iki sened zikretmiştir. Birinci senedde Muhammed bin Yahya, Abdullah İbni Selam’dan rivayet etmiş görülüyor. Hâlbuki Abdullah (Radıyallahü anh) H. 43. yılı vefat etmiş, Muhammed ise 47. yılı doğmuştur. Bu sebeple senedde bir inkıta’ vardır. Fakat ikinci sened muttasıldır. Çünkü mezkûr Muhammed, anılan Abdullah’ın oğlu Yusuf’tan, Yusuf da babasından rivayet etmişlerdir. Ebu Davud’un rivayet ettiği sened’de sırayla şu zatlar vardır: Eby Davud, Vehb bin Cerîr, Vehb’in babası Cerîr, Yahya bin Eyyub, Yezid bin Ebi Habib, Mu¬sa bin Sa’d, Yusuf bin Abdillah bin Selam, Ebu Davud bu arada başka senedlerle de rivayette bulun¬muştur.
Maik ve Beyhaki de bu hadisi rivayet etmişlerdir.
Hadisin: “Ma ala ehadiküm” cümlesindeki: “Ma” harfini olumsuzluk edatı olarak yorumlıyarak tercüme ettik. Hadisten kasdedilen mana şudur. İş elbisesinden ayrı olarak Cuma günü için bir takım elbise edinmek mubahtır. Yani israf sayılmaz. Ebu Davud’un rivayetinde: “Eğer (maddi imkân) bulursa” kaydı vardır. Bundan sonra rivayet olunan Aişe (Radıyallahu anha)’nin aynı mealdeki hadisinde bulunan; kaydı da bu manayı ifa¬de eder.
Hadis şöyle de yorumlanabilir: “Herhangi birinizin, iş elbisesin¬den başka Cuma günü için bir takım elbiseyi satın almasında, mali durumu müsait ise bir külfet (ve güçlük) yoktur.” Bu anlayışa göre, sözün söyleniş sebebi belirli günlerde yeni elbise giymeyi gösteriş ve yapmacıklık ya da kibirlilik zannedenlerin zannını defetmektedir.
Cümledeki “Ma” istifham için olabilir. Buna göre meal şöyle olur.
“Ne olur, her biriniz iş elbisesinden ayrı olarak Cuma günü için bir takım elbise alı verse?”
Bu takdirde hadisten maksat, maddi durumu müsait olanları Cu¬ma günü için özel elbise edinmeye teşviktir. Buna göre insanın imkân bulursa cumalarda ve diğer özel günlerinde giymek üze­re fazla bir elbisesinin bulunması mubah olmaktan da öte müstehabtır.
Hadis, Cuma günü özel elbise giymenin müstahablığına delil olur.
Hadisteki: “İki elbise” kelimesini “Bir takım” diye terceme ettik. Çünkü Arapların bir takım elbisesi iki parçadan ibaret idi. Izar dedikleri parçayı bellerine bağlarlardı. Ridâ dedikleri parçayı da omuzlarına alırlardı ve ikisine Hülle derlerdi.
Hadis Cuma namazı için süslenmenin ve en güzel elbiseyi giyme¬nin meşruluğuna delalet eder.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 3/428-430
Bazı Hükümler
Cuma namazı için süslenmek ve güzel ve temiz elbise giymek meşrudur. İbni Mace’in Ebu Zerr ve Hz. Aişe’den ayrı ayrı rivayet ettiği iki hadis de bunun meşru, hatta müstehab oluşunun delilerindendir.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 4/172.

Hata İle Öldürmenin Diyeti
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ : خَطَبَ يَوْمَ الْفَتْحِ بِمَكَّةَ فَكَبَّرَ ثَلَاثًا ثُمَّ قَالَ : "لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ، صَدَقَ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ أَلَا إِنَّ كُلَّ مَأْثُرَةٍ كَانَتْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ تُذْكَرُ وَتُدْعَى مِنْ دَمٍ، أَوْ مَالٍ تَحْتَ قَدَمَيَّ، إِلَّا مَا كَانَ مِنْ سِقَايَةِ الْحَاجِّ، وَسِدَانَةِ الْبَيْتِ ثُمَّ قَالَ: " أَلَا إِنَّ دِيَةَ الْخَطَإِ شِبْهِ الْعَمْدِ مَا كَانَ بِالسَّوْطِ، وَالْعَصَا، مِائَةٌ مِنَ الْإِبِلِ: مِنْهَا أَرْبَعُونَ فِي بُطُونِ أَوْلَادِهَا . [رواهابو داود (٤٥٤٧)والنسائي(٤٧٩٦)وابن ماجه (٢٦٢٨) وأحمد (٢٣٥٣٠)]
118- Abdullah b. Amr (radıyallahu anh) den;
Resulüllah (Sallallahü Aley¬hi ve Sellem) Fetih günü Mekke’de (halka) hi-tabetti. Üç kere tekbir getirdi sonra “Vadini yerine getiren, kuluna yar¬dım eden ve kâfirleri tek başına hezimete uğratan tek Allah’tan başka ilah yoktur. Haberiniz olsun! Mal veya kandan, Cahiliyye devrinde anılıp zikredilen tüm övünme vesilesi olan şeyler ayaklarımın altındadır. (Kaldırılmıştır.) Sadece Hacılara su vermek (sikâyetu’l-hac) ve Kâbe hizmeti (Sidânetû’l-Beyt) bundan müstesnadır.
“Haberiniz olsun! Şüphesiz, kamçı ve sopa ile olan amde benze¬yen hataen öldürmenin diyeti yüz devedir. Bunlardan kırkının karın¬larında yavruları olacaktır.”1
----------------------------
1- Ebu Davut 4547, Elbani “bu hadis hasendir” der. Nesai 4796, İbni Mace 2628, Ahmet b. Hambel 23540, Şuayip Arnavut: “bu hadisin isnadı sahihtir” der.
Müsedded’in rivayetine göre, Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz Mekke’nin fethi günü halka hitap ederken önce; Allah’ın vadini yerine getirip, kuluna yardım ettiğini ve kâfir¬leri tek başına hezimete uğrattığını vurgulamıştır. Allah’ın vadinden maksat, Mekke’nin fethine dair olan vadidir. Kâfirleri tek başına hezime¬te uğratmasından maksat da, Mecma’daki ifadeye göre Hendek savaşıdır. Çünkü o gün Allah çıkardığı bir fırtına ile ortalığı birbirlerine kat¬mış, insanların müdahalesi olmadan kâfirleri hezimete uğratmıştır.
Bir başka görüşe göre de buradaki kâfirlerden murat dünyanın her ta¬rafındaki bütün kâfirlerdir.
“Tüm övünme vesilesi olan şeyler” diye tercüme ettiğimiz “me’sere” kelimesi Cahiliyye Araplarının Övünme vesilesi ve iyiliklerinden anı¬lan her şeydir. Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın; onları, ayakları altında olarak nitelemesin¬den murat da, kaldırıldıklarını ve iptal edildiklerini ilandır. Efendimiz bu iftihar vesilesi olan şeylerden ikisini; sidâne ve sikâye’yi istisna etmiştir.
SİDANE: Kâbe’nin temizliğini yapmak, kapısını açıp kapatmak gibi Kâbe hizmetine dair olan vazifelerdir. Bu vazife Beni Şeybe’ye aitti.
SİKAYE: Hac mevsiminde, hacılara su vermek vazifesidir ki o da Be¬ni Hâşim’e aitti.
Diğerlerinin aksine bu iki hizmet kaldırılmamış, sahiplerinin elinde bı¬rakılmıştır. Araplar, Kâbe’ye ve insanlara hizmeti hedef alan bu gibi gö¬revlerden dolayı büyük gurur duyarlar ve onlarla övünürlerdi.
Bu ikisinin dışında, Cahili Arapların övündükleri ve Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından kaldırılan diğer bazı vazifeler şunlardır:
RİFADE: Mekke’ye, hac için gelenlerin fakirlerine yemek ikram et¬mek, onların barınmalarını sağlamak vazifesi,
KIYÂDE: Buna Ukab da denilir. Savaşlarda sancağı taşıma görevi,
NEDVE: Önemli olayları ve kararları görüşmek için akd edilen toplantı,
SEFARET: Elçilik görevi.
Bunların dışında, taşınacak eşyaya izin vermek, savaş araç ve gereçle¬rini korumak, putların önünde ok çekmek gibi başka görevler de vardı.
Fahr-i Kâinat efendimiz daha sonra Amde (kasde) benzeyen hata yoluyla Öl-dürmenin cezasını beyan buyurmuştur.
Amde benzeyen Öldürme; metinde de görüldüğü gibi silah ya da silah yerine kaim olmayan bir alet ile teammüden öldürmektir. Yani Öldürücü olmayan bir alet ile bile bile vurarak öldürmektir. Hadiste; sopa ve kam¬çı öldürücü olmayan aletlerden sayılmıştır. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafii’ye göre büyük taş ve kalın sopa ile öldürmek teammüden öldürmedir. Çünkü bunlarla genelde adam öldürülebilir.
Amde benzeyen öldürmeye, hata denilmesine sebep; alete itibarla kasdın bulunmamasıdır. Çünkü sopa ve kamçı gibi aletler adam Öldürmek için değil, terbiye maksadı ile dövmek için kullanılan aletlerdir.
İmam Ebu Hanife’ye göre şibh-i amd, silah dışındaki bir aletle, öldür¬mek maksadı olmadan vururken meydana gelen Öldürme şeklidir. Taş ve¬ya sopanın büyük ya da küçük olması arasında fark yoktur. İmam Malik ise, şibh-i amd diye bir öldürme şekli kabul etmemektedir. Ona göre öldür¬me ya teammüden ya da hataendir.
Hadis-i Şerif, amde benzeyen hata yoluyla vuku bulan öldürmenin di¬yetinin, kırkı hamile olmak şartıyla yüz deve olduğuna delalet etmektedir. Bilindiği gibi bu türden olan diyete “diyet-i muğallaza” denilir.
Ulemânın, amde benzeyen hata yolu ile olan Öldürmenin cezası konu¬sundaki görüşleri muhteliftir. Bu görüşleri şu maddelerde toplamak müm¬kündür:
1- Bu tür bir öldürmenin diyeti yüz devedir. Ancak kırkı hamile, altmı¬şı da dört ve beş yaşına basmış otuzar dişi deve olacaktır. Hadis metnine de uygun düşen bu görüş İmam Şafii, Atâ ve İmam Muhammed’e aittir.
2- İki, üç, dört ve beş yaşına gören yirmi beşer devedir. Yani yine yüz devedir, ama muğallaza değildir. Bu görüş de İmam Azam Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İshak b. Rahuye ve Ahmed b. Hanbel’indir.
3- Maliki mezhebine göre, bu tür öldürme, teammüden öldürmedir. Bu öldürme türüne verilecek ceza birinci guruptaki imamların öngördükleri cezadır.
4- Ebu Sevr’e göre de beş ayrı türden yirmişer olmak üzere yüz deve¬dir.
İmam Şafii’ye göre Şibh-i amd diyeti, katilin âkilesi tarafından ödenir. Hanefilerin görüşlerini, konunun başında belirtmiştik.
Hattâbi, bu hadisin hayvanda selem yapmanın cevazına da delalet etti¬ğini söyler. Çünkü âkile tarafından ödenecek deve üç sene zarfında öde¬nir. Yani vadelidir.
Kitabu’l-Bey’de geçtiği gibi selem; Para peşin mal vadeli olmak üze¬re yapılan bir satım şeklidir. Bu satım şekli Hanefilere göre sadece Ölçü ve tartıyla alınıp satılan misli mallarda caizdir. Hayvan ve benzeri mallarda ise caiz değildir. Şafiilere göre hayvanda da selem caizdir.
Yine Hattâbi; hamileliğin, hayvanda zapt ve sınırlanması mümkün bir vasıf olduğunun hadisin delaleti içerisinde olduğunu söyler.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/285-286.
Hadisten Çıkarılan Hükümler
1. Öldürme çeşitlerinden birisi de Şibh-i amd, yani taammüden ve kasten öldürmeye benzeyen bir öldürme nevidir. Yukarda da işa¬ret ettiğimiz gibi Malik, bu nevi öldürme çeşidinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını, bu nedenle öldürmenin taammüden ve hataen olmak üzere iki türden ibaret olduğunu söylemiştir.
2. Kamçı ve sopa ile meydana gelen öldürme olayı Şibh-i amd nev’indendir. Bu hükümle ilgili ilmî görüşlerin özetleri şunlardır:
a) Hanefilere göre, silâh ve onun hükmünde olan ci¬simler dışında kalan bir şeyle döverken ve öldürme niyeti değil de dövme niyeti taşırken meydana gelen öldürme olayıdır. Vurulan ci¬sim, ister ekseriyetle tehlike arz eden büyük taş ve büyük sopa gibi bir şey olsun, ister ekseriyetle tehlike arz etmeyen küçük taş ve küçücük sopa gibi bir şey olsun fark etmez.
b) Şafiiler, Hanbelîler ve Hanefilerden Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre ekseriyetle, tehlike arz etmeyen küçük taş gibi bir cisimle dövmek isterken ve art arda darbeler olmaksızın meydana gelen öldürmedir. Ama darbeler art arda olursa, bu şekilde meydana gelen öldürme teammüden ve kasten öldürme nev’ine girer. Zayıf bir kavle göre yine Şibh-i amd sa¬yılır.
c) Bu nevi öldürme kısmının, varlığını kabul etmeyen Malikiler ise: Küçük taş ve küçük sopa ile meydana gelen öldürme teammüden olan öldürme nev’ine girer, demişlerdir.
3. Şibh-i amd, yani kasten olan öldürmeye benzeyen öldürme diyeti Muğallaza, yani ağırlaştırılmış diyettir. Çünkü ödenen 100 de¬venin 40 adedinin hamile olması şartı koşulmuştur.
Âlimlerin Bu Diyet Develeri Yaşları Hakkındaki Görüşleri
A) Atâ, Şafii ve Muhammed bin el-Hasan bu hadisin zahirini tutarak: Bu diyet, kırk adet hamile, dört ya¬şına ve beş yaşına basmış otuzar adet dişi olmak üzere yüz deve¬dir, demişlerdir. Muğallaza, yani ağırlaştırılmış olan bu diyet kati¬lin baba tarafından olan mirasçıları tarafından üç yıl içinde taksitle ödenecektir.
B) Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Ahmed ve İshak’a göre bu diyet, iki, üç, dört ve beş yaşlarına basmış dişi develerden yirmi beşer adettir. Bu diyet katilin baba tarafından olan erkek mirasçılarınca üç yıl içinde taksitle ödenir.
C) Malikiler ise bu nevi öldürmeyi teammüden öldürme sayarlar ve: Bunun diyeti teammüden öldürme diyetidir, derler ki, A grubunun yukarıda beyan edilen görüşlerinde anlatılan yaşlarda¬ki develerdir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/279

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ زَمْعَةَ، قَالَ: خَطَبَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَذَكَرَ النَّاقَةَ، وَذَكَرَ الَّذِي عَقَرَهَا، فَقَالَ: " {إِذْ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا} [الشمس: 12] ، انْبَعَثَ لَهَا رَجُلٌ عَارِمٌ، عَزِيزٌ مَنِيعٌ فِي رَهْطِهِ، مِثْلُ ابْنِ زَمْعَةَ " ثُمَّ ذَكَرَ النِّسَاءَ فَوَعَظَهُمْ فِيهِنَّ، فَقَالَ: " عَلَامَ يَجْلِدُ أَحَدُكُمْ امْرَأَتَهُ جَلْدَ الْعَبْدِ، وَلَعَلَّهُ يُضَاجِعُهَا، مِنْ آخِرِ يَوْمِهِ " ثُمَّ وَعَظَهُمْ فِي ضَحِكِهِمْ مِنَ الضَّرْطَةِ، فَقَالَ: " عَلَامَ يَضْحَكُ أَحَدُكُمْ مما يَفْعَلُ ؟ "[رواه وأحمد (١٦٢٧٨)وابن ماجه (١٩٨٣)والبخاري (٤٩٠٨)]
119- Abdullah bin Zam’a (Radıyallahu anh)’dan:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe irat etti ve dişi deveden bahsederek, onu boğazlayanı anlat¬tı ve : “En azgınları ileri atıldığında” (Şems 12) buyurarak kötülükte aşırı giden güçlü, kuvvetli ve toplumun içerisinde karşı konulmayan Ebu Zem’a gibi bir adam öne atıldı, demiştir. Sonra kadınlardan bahsedip bunlar (a iyilik etmek) hakkında erkeklere nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Cariyeyi değnekle dövercesine ne zamana kadar bazılarınız karılarını değnekle dövecek (yani bu âdeti sürdürecek)tir? Hâlbuki döven adamın, dövdüğü karısının yatağına ayni günün sonunda girmesi umulur.”1
------------------------------
1- Ahmet b. Hanbel 16268 Şuayip Arnavut: “Şeyhaynin şartlarına göre isnadı sahihtir” der. İbni Mace 1983 Elbani: “sahihtir” der. Buhari kadını dövmenin keraheti babı 4908
Bu hadisi Müslim daha uzun bir metin hâlinde rivayet et¬miştir.
Sindî bu hadisle ilgili olarak şöyle der: Yani bazılarınız ca¬riyeyi dövdüğü gibi nikâhlı karısını şiddetle döver. Öteden beri alı¬şılan bu hale ne zamana kadar devam edilecektir? Bu âdeti terk edin. Halk cariyeyi değnekle dövme âdetine alışkın olduğu için hadiste cariyeyi dövmekten bahsedilmiştir. Bu benzetme, cariyeyi şiddetle dövmenin caizliğini ifade etmez.
Bir hadiste: “Sopanı karın (ın üstün)den kaldırma” buyurulmuştur. Bir kavle göre bu hadisten maksat kadını dövmek değil, onu tedip etmektir.
Erkek gece ailesinin yatağına gireceğine göre aralarında birlik ve sevgi olmalıdır. Kadını değnekle dövmek ise bu birlik ve sevgiye uygun düşmez. Sabahleyin karıyı dövüp akşam onunla ayni yatağa girip yatmak birbirine uygun şeyler sayılmadığı için bunu düşünüp dövmekten vazgeçmek için hadisin sonunda bir irşat yapılmıştır.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/468
Dişi deve Salih peygamberin mucizesi olan ve Semud kavmini imtihan için gelen Semud kavminin devesidir. Ayette geçen: “En azgınları ileri atıldığında.” Kabilenin en azgını. Bu dişi deveyi boğazlayan Kudâr İbni Sâlif’tir. Semud kavminin en azgını bu idi. Bunun hakkında Allahu Teâlâ Kamer süresinde : “Arkadaşlarını çağırdılar, o da sarılarak onu kesti.” (Kamer, 29) buyurmaktadır. Bu kişi, onlar arasında değerli; kavmi içinde şerefli, sözü dinlenen ve reis durumunda olan sayılır bir kişi idi. Nitekim İmam Ahmed İbni Hanbel şöyle der: Bize İbn Ümeyr... Abdullah İbn Zem’a’dan nakletti ki; Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okumuş ve dişi deveden bahsederek, onu boğazlayanı anlat¬mış ve : “En azgınları ileri atıldığında” buyurarak kötülükte aşırı giden güçlü, kuvvetli ve toplumu içerisinde karşı konulmayan Ebu Zem'a gibi bir adam öne atıldı, demiştir. Buhari “Tefsir” bahsinde, Müslim “Cehen¬nemin nitelikleri” bahsinde ve Tirmizi ile Nesai de yine “Tefsir” bahsin¬de bu hadisi rivayet ederler. İbn Cerir ve İbn Ebu Hatim de Hişam İbni Urve kanalıyla... Abdullah İbn Zem'a'dan bu hadisi naklederler.
İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür’a... Ammar İbni Yasir’in şöyle dediğini nakletti: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Ali’ye dedi ki: Dikkat et, sana insanların en azgınını anlatayım mı? O; evet, deyince bunlar iki kişidir¬ler, biri dişi deveyi kesen Semud kavminin azgını, diğeri de ya Ali seni dövüp şuraya kadar ıslatan, dedi. Sakalını kastediyordu.
“Allah’ın peygamberi onlara: Allah’ın dişi devesi ve onun su hakkı, demişti.” Salih (Aleyhisselam) onlara; Allah’ın dişi devesine dikkat edin ve ona kötülükle dokunmaktan sakının, demişti. Su içerken de ona saldırma¬yın, çünkü bir gün sizin içme gününüzdür, bir gün onun içme günüdür.
“Fakat onu yalanladılar ve derken deveyi kestiler.” Allah’ın peygam¬berinin onlara getirdiği gerçeği yalanlayıp ardından da dişi deveyi kes¬tiler. Hâlbuki Allah, o dişi deveyi kendilerine bir mucize ve aleyhlerin¬de hüccet olmak üzere kayadan çıkarmıştı.
“Bunun üzerine Rabları günahları sebebiyle onları kırıp geçirerek yerle bir etti.” Rabları onlara kızıp yere geçirdi. Üzerlerine inen cezayı eşit kıldı. Katâde der ki: Bize ulaştığına göre, Semud kavminin azgını deveyi kesmeden büyük küçük, erkek, dişi hepsi onun peşine takılmış¬lardı. Milletin hepsi devenin kesilmesi işine ortak olunca, günahları ne¬deniyle Allah onları topluca ve eşit olarak yere geçirmişti.
“Bunun sonundan hiç korkmayarak.” Bu ayetin şeklinde okunduğu da varittir. İbn Abbas der ki: Allah hiç bir kimseden korkmaz. Mücahit, Hasan, Bekr İbni Abdullah el-Müzeni ve başkaları da böyle demişlerdir. Dahhâk ve Süddî ise; o deveyi kesen yap-tığının akıbetinden korkmuyordu, demiştir. Ancak birinci görüş daha evlâdır. Çünkü ayetin seyri buna delâlet ediyor. Allah en iyisini bilendir.

Rabbim bana bilmediklerinizi size Öğretmemi emretti.
عَنْ عِيَاضِ بْنِ حِمَارٍ الْمُجَاشِعِيِّ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ ذَاتَ يَوْمٍ فِي خُطْبَتِهِ : " أَلا إِنَّ رَبِّي أَمَرَنِي أَنْ أُعَلِّمَكُمْ مَا جَهِلْتُمْ مِمَّا عَلَّمَنِي يَوْمِي هَذَا ، كُلُّ مَالٍ نَحَلْتُ عَبْدِي حَلالٌ ، وَإِنِّي خَلَقْتُ عِبَادِي حُنَفَاءَ كُلَّهُمْ ، وَإِنَّهُمْ أَتَتْهُمُ الشَّيَاطِينُ فَاجْتَالَتْهُمْ عَنْ دِينِهِمْ ، وَحَرَّمَتْ عَلَيْهِمْ مَا أَحْلَلْتُ لَهُمْ ، فَأَمَرَتْهُمْ أَنْ يُشْرِكُوا بِي مَا لَمْ أُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا ، وَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ نَظَرَ إِلَى أَهْلِ الأَرْضِ فَمَقَتَهُمْ ، عَرَبَهُمْ وَعَجَمَهُمْ ، إِلا بَقَايَا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ ، فَقَالَ : يَا مُحَمَّدُ ، إِنَّمَا بَعَثْتُكَ لأَبْتَلِيَكَ ، وَأَبْتَلِيَ بِكَ ، وَأَنْزَلْتُ عَلَيْكَ كِتَابًا لا يَغْسِلُهُ الْمَاءُ ، تَقْرَؤُهُ نَائِمًا وَيَقْظَانَ ، وَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ أَمَرَنِي أَنْ أُحَرِّقَ قُرَيْشًا ، فَقُلْتُ : رَبِّ إِذًا يَثْلَغُوا رَأْسِي فَيَدَعُوهُ خُبْزَةً ، فَقَالَ : اسْتَخْرِجْهُمْ كَمَا أَخْرَجُوكَ ، وَاغْزُهُمْ يُغْزَ بِكَ ، وَأَنْفِقْ فَسَيُنْفَقُ عَلَيْكَ ، وَابْعَثْ جَيْشًا نَبْعَثْ خَمْسَةَ أَمْثَالِهِ ، وَقَاتِلْ بِمَنْ أَطَاعَكَ مَنْ عَصَاكَ ، وَقَالَ أَهْلُ الْجَنَّةِ ثَلاثَةٌ : ذُو سُلْطَانٍ مُقْتَصِدٌ مُتَصَدِّقٌ مُوَفَّقٌ ، وَرَجُلٌ رَحِيمٌ رَقِيقُ الْقَلْبِ لِكُلِّ قُرْبَى مُسْلِمٍ ، وَفَقِيرٌ عَفِيفٌ مُتَصَدِّقٌ ، وَأَهْلُ النَّارِ خَمْسَةٌ : الضَّعِيفُ الَّذِي لا زَبْرَ لَهُ ، الَّذِينَ هُمْ فِيكُمْ تَبَعًا لا يَبْتَغُونَ أَهْلا وَلا مَالا ، وَالْخَائِنُ الَّذِي لا يَخْفَى لَهُ طَمَعٌ وَإِنْ دَقَّ إِلا خَانَهُ ، وَرَجُلٌ لا يُصْبِحُ وَلا يُمْسِي إِلا وَهُوَ يُخَادِعُكَ عَنْ أَهْلِكِ وَمَالِكَ ، وَذَكَرَ الْبُخْلَ ، أَوِ الْكَذِبَ ، وَالشِّنْظِيرُ الْفَحَّاشُ "[ رواه مسلم (٢٨٦٥) وأحمد (١٧٥١٩)]
120- İyaz b. Hımar El-Mücaşiî (Radıyallahu anh)’den naklen rivayet etti ki: Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün hutbesinde şöyle buyurdular:
“Dikkat edin ki, Rabbim bana öğrettiklerinden bilmediklerinizi bugün size Öğretmemi emretti. Buyurdu ki: Bir kula verdiyim her mal helaldir. Ben kullarımın hepsini Müslüman olarak yarattım. Ama onlara şeytanlar gelerek kendilerini dinlerinden alıp götürdüler. Benim kendilerine helal kıldıklarımı, onlara haram ettiler. Benim hakkında delil indirmediğim bir şeyi, bana şerik koşmalarını emrettiler.
Şüphesiz ki, Allah yer halkına bakarak onların Arap’ına Acem’ine şiddetle buz etmiştir. Yalnız ehl-i kitaptan bir takım bakiyeler müstesna!
Allahu Teâlâ Hazretleri: Ben seni ancak imtihan edeyim ve seninle başkalarını imtihan edeyim diye gönderdim. Sana su götürmez bir kitab indirdim. Onu uyurken ve uyanıkken okursun, buyurdu. Gerçekten Allah bana Kureyşi ca¬yır cayır yakmamı emretti. Ben: Ya Rabbi! O halde benim başımı yararlar, onu bir ekmek parçasına çevirirler, dedim. Allahu Teâlâ Hazretleri: Onlar seni nasıl çıkardılarsa, Sen de onları çıkar. Onlarla gaza et ki, sana yardım edelim. İnfakta bulun, biz de sana infak edelim! Sen bir ordu gönder. Biz onun beş mislini gönderelim! Sana İtaat edenlerle birlikte isyan eden¬lere karşı harp et, buyurdu. Cennetlikler üç kısımdır:
Kuvvet sahibi, adaletli, sadaka verici, muvaffak!
Her akrabaya ve Müslümana karşı ince kalpli, merhametli bir adam!
Bir de iffetli, namuslu, çoluk çocuk sahibi, buyurdu. Cehennemlikler İse beş kısımdır:
Aklı olmayan, zayıf kimseler böyleleri sizin aranızda tabi olarak bu-lunurlar. Hiç bir aile ve mala tâbi olmazlar.
Tamahı yüze vurmayan hain, kapıyı çalsa ona hıyanet eder.
Akşam da sabah da sana ailen ve malın hakkında mutlaka hıyanet eden adam, buyurdu.
Cimriliği yahut yalanı da zikretmiştir. Bir de kötü huylu küfürbaz,1
---------------------------
1- Müslim 2865, Ahmet b. Hambel 17519 İbni Mace 1985
Bu hadisi Ebu Davud, Darimi ve Beyhaki de müteaddit yollarla rivayet etmişlerdir.
Hadisten şu durum anlaşılıyor: Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce kadınları dövmeyi tamamen yasaklamış, kadınlar bundan cesaretlenerek kocalarına itaatsizlik etmeye başlamışlar, bunun üzerine kadınları dövme müsaadesi verilmiş, bu kere erkekler karılarını fazla dövmeye girişmişler, kanlar da kocalarını Efendimize şikâyet etmeye başlamışlar ve nihayet Efendimiz, tedip için veya huysuzluklarından dolayı kadınları dövmek caiz ise de dövmeyip eziyetlerine sabır ve tahammül etmenin daha iyi olduğunu bildirmiştir.
Sünen-i İbni Mace Tercümesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/468-470
Ravi hadisi Hişam’ın Katâde’den rivayet ettiği hadis gibi nakletmiş. Şunu da ziyade eylemiştir:
“Şüphesiz ki, Allah bana sizin tevazu göstermenizi bildirdi. Ta ki, kim¬se kimseye karşı böbürlenmesin, kimse kimseye tecavüzde bulunmasın!”
O, hadisinde şunu da söylemiştir: “Onlar sizin aranızda tabiîlerdir. Ne aile ararlar, ne de mal.”
(Katâde diyor ki:) Ben (Mutarrife): Bu olur mu ya Eba Abdillah? dedim.
Evet! Vallahi ben onlara cahiliyet devrinde eriştim. Bir adam mahallenin koyunlarını güdüyor, kendisine ancak onların cariyesi verili¬yor, ona yakınlık ediyordu, dedi.
“Bir kula verdiğim her mal helaldir...” cümlesinden murad: Arapların kendilerine haram kıldıkları saibe, bahire gibi şeyleri inkârdır. Bun¬lar onların haram itikat etmesiyle haram olmazlar, demektir.
Hunefâ': Hanif’in cemi’dir. Hanif Müslüman demektir. Bazıları bu ke¬limenin günahlardan temiz manasına geldiğini, bir takımları da doğru ve hidayeti kabule müheyya demek olduğunu söylemişlerdir,
Allahu Teâlâ’nın yeryüzü halkına bakarak Arabına, Acemine şiddetle buğz etmesi Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in gönderilmesinden ön¬ce olmuştur. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’i imtihan buyurması risaleti tebliğ, cihad ve hak yolunda sabır gibi şeyler hususunda, ümmetini imtihan ise, iman edip etmeyecekleri, taatta bulunup bulunmayacakları hususundadır. Bu imtihan her şeyden meydana çıkarak kullar tarafından bilinsin diyedir. Yoksa Allahu Teâlâ Hazretleri haşa imtihana muhtaç değildir. O her şeyi vukuundan Önce bilir.
Zebr: Akıl demektir. Bazıları bu kelimenin mal manasına geldiğini, bir takımları da itimat edilecek şey demek olduğunu söylemişlerdir.
Ebu Abdullah, Hz. Mutarrif’in künyesidir. Mutar¬rif (Radıyallahü anh) cahiliyet devrine yetişmemişse de “yetiştim” sö¬züyle her halde devrin sonlarına ve eserlerine yetiştiğini kastetmiş ola¬caktır.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

Varis için vasiyet yoktur
عَنْ عَمْرِو بْنِ خَارِجَةَ قَالَ : خَطَبَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ عَلَى نَاقَتِهِ وَأَنَا تَحْتَ جرَانِهَا وَهِيَ تَقْصَعُ بِجَرَّتِهَا ، وَلُعَابُهَا يَسِيلُ بَيْنَ كَتِفِي فَقَالَ : إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ أَعْطَى كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ، وَلا وَصِيَّةٌ لِوَارِثٍ وَالْوَلَدُ لِلْفِرَاشِ ، وَلِلْعَاهِرِ الْحَجَرُ ، وَمَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ أَوِ انْتَمَى إِلَى غَيْرِ مَوَالِيهِ فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ ، لا يُقْبَلُ مِنْهُ صَرْفٌ وَلا عَدْلٌ . [رواه أحمد (١٨١٠٨)والترمذي (٢١٢٠) وابو داود (٣٥٦٥)]
121- Amr b. Harice (Radıyallahu anh)’den;
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), devesinin üzerinde hutbe veriyordu ben de devenin boynunun altında idim. Deve geviş getirip yutarken salyası iki omuzun arasına akmakta idi. O’ndan şöyle işittim diyordu ki: “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Dolayısıyla miras alacak olana vasiyet yoktur. Çocuk, yatağın sahibi olan erkeğe veya cariye ise efendisine aittir. Zina edenin hakkı mirastan mahrum edilmektir. Veya taşlanarak öldürülmektir. Kim babasından başkasına babam budur diye intisap ederse veya köle olan kimse kendi sahibinin dışındaki kimsenin efendisi olduğunu iddia ederse kendi öz babasından ve efendisinden bağlarını koparırsa Allah’ın laneti onun üzerine olur. Allah bu tür kimselerin ne tevbesini kabul eder ne de günahtan kurtulmak için vereceği fidyeyi.1
----------------------------
1- Ahmet b. Hambel 18108, Şuayip Arnavut: “Sahih ligayrihi” der. Ebu Davut 3565, Tirmizi 2120 Tirmizi de şu ilave vardır: “Kadın kocasının evinde ancak kocasının izniyle harcamada bulunabilir. Bu esnada Ey Allah’ın Resulü! Kadın kocasının evinden bir fakire yiyecek de mi veremez? Denildi. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), esasen mallarımızın en değerlisi odur buyurdu. Sonra şöyle devam etti: Ödünç alınan her şey ödenecektir. Ödünç olarak verilen hayvan, ağaç ve arazide sahibine geri verilecektir. Her türlü borç ta mutlaka ödenecektir. Kefil olan da borç ödenmezse o borcu ödeyecektir.”

Bayram namazından önce kurban kesmek
عَنْ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ عَنْ أَبِيهِ خَطَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ النَّحْرِ فَقَالَ إِنَّ أَوَّلَ نُسُكِكُمْ هَذِهِ الصَّلَاةُ فَقَامَ إِلَيْهِ أَبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ خَالِي قَالَ سُهَيْلٌ وَكَانَ بَدْرِيًّا فَقَالَ يَا رَسُول اللَّهِ كَانَ يَوْمًا نَشْتَهِي فِيهِ اللَّحْمُ ثُمَّ إِنَا عَجَّلْنَا فَذَبَحْنَا فَقَالَ رَسُولُ اللهَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَبْدَلَهَا قَالَ يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ عِنْدَنَا مِاعِزًا جذْعًا قَالَ فَهِيَ لَكَ وَلَيْسَ لِأَحَدٍ بَعْدَكَ . رواه أحمد (١٨٥١٢)ومسلم (١٩٦١)
و في رواية عند البخاري (٥٢٣٦) زيادة : مَنْ ذَبَحَ قَبْلَ الصَّلَاةِ فَإِنَّمَا يَذْبَحُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ ذَبَحَ بَعْدَ الصَّلَاةِ فَقَدْ تَمَّ نُسُكِهِ وَأَصَابَ سُنَّةَ الْمُسْلِمِينَ
122- Yezid b. Bera (Radıyallahu anhüma)’dan, o da babasından naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize kurban günü hutbe okudu da:
“Şu namazı kılmadıkça hiç bir kimse katiyyen kurban kesmesin!” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bürde b. Nıyar kalktı:
Ya Resulallah! Bu öyle bir gündür ki; bunda et mekruhtur. Ben kurbanımı, ehlimi, komşularımı ve aile efradımı doyurayım diye acele kestim, dedi. Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de: Onu değiştir! buyurdular. Bunun üzerine:
Ya Resulallah! Bende bir süt oğlağı var, bu oğlak iki koyun etinden daha hayırlıdır, dedi. Efendimiz:
“O senin iki kurbanının en hayırlısıdır. Ama senden sonra kimse için bir çepiçle kifayet etmez.” buyurdular.
Buhari’nin rivayetinde şu ilave vardır: Her kim namazdan önce kurban keserse, ancak kendi için kesmiş olur. Kim namazdan sonra keserse onun kurbanı tamam olmuş ve Müslüman¬ların sünnetine isabet etmiştir.1
----------------------------
1- Ahmet b. Hambel 18512, Şuayip Arnavut: “bu hadisin isnadı sahihtir” der. Buhari 5236, Müslim 1961
Bu hadisi Buhari “Kitabu’l-ideyn” ile “Edâhi, Nüzur, Tevhid” ve “Zebayih” bahislerinde; Nesai ile İbni Mace de “Kitabu’l-Edâhi” de muhtelif ravilerden tahric etmişlerdir.
Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ‘in: “Namazını kılmazdan önce” mi yoksa “Biz namazımızı kılmazdan önce” mi. buyurduğunda ravi şek etmiştir.
Ulemâ zengine kurban kesmenin vacip olup olmadığında ihtilâf et¬mişlerdir. Cumhura göre zenginin kurban kesmesi sünnettir. Özrü olma¬dığı halde kesmese günahkâr olmaz, kazası da lazım gelmez. Bu kavil Ebu Bekr-i Sıddîk, Ömer b. Hattab, Bilâl-i Habeşî, Ebu Mesud-u Bedrî (Radıyallahu anhüm) ile Saîd b. Müseyyeb, Alkame, Esved, Atâ, İmam Ma¬lik, İmam Ahmed, İshak, Ebu Sevr, Müzeni, İbni Münzir, Davud-u Zahirî ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in mezhepleridir.
İmam Azam, Rabia ve Evzâi zengine kurban kes¬menin vacip olduğuna kaildirler. Malikilerden bazılarının mezhebi de budur. İbrahim Nehaî: “Kurban kesmek zengine vaciptir. Bundan yalnız Mina’daki hacılar müstesnadır” demiştir. Hanefilerin meşhur olan mezhebine göre de kurban hür, mukim ve zengin olan Müslümana vaciptir.
Kurbanın vakti: İmamla beraber bayram namazı kılındıktan sonra¬dır. Bu hususta ittifak vardır. İbni Münzir, bayram günü fe¬cirden önce kurban kesilemeyeceğine ulemânın ittifak ettiğini söylemiştir. Fecr doğduktan sonra kesilip kesilememesi ihtilaflıdır.
İmam Şafiî ile Davud-u Zahirî, İbni Mün¬zir ve diğer bazı ulemâya göre kurbanın vakti güneş doğarak bayram namazı kılacak ve iki hutbe okuyacak kadar zaman geçtikten sonra gi¬rer. Bundan sonra mutlak surette kurbanı kesmek caizdir.
İmam-ı Azam’la Atâ': “Kurbanın vakti köylerle sahrada yaşayanlar hakkında fecir doğduktan sonra girer. Şehirliler hakkında imam bayram namazını kıldırıp hutbeyi okumazdan girmez. Bir şehirli bundan önce kurbanını kesse, kurban namına kâfi değildir.” Demişlerdir. İmam Malik’e göre, imam bayram namazım kılıp hutbesini oku-madan ve kurbanını kesmeden başkaları kurbanını kesemez. İmam Ahmed imamın bayram namazını kıldırmasından Önce kurban kesmenin caiz olmadığını namazdan sonra ise imamın kesmesini bekleme¬den kurban kesmenin caiz olduğunu söylemiştir. Kurban kesenin şehirli veya köylü olması hükümde birdir. Hasan-ı Basri ile Evzâi’den ve İshak’tan da böyle bir kavil rivayet olunmuştur; Rarbia; “İmam bulunmayan yerde güneş doğmadan kurban kesilmez. Fa¬kat doğduktan sonra kesilebilir” demiştir.
. Kurban kesmenin son vakti: İmam Azam’la İmam Malik ve İmam Ahmed’e göre bayram günüyle ondan sonraki iki gündür. Bu kavil Ashab-ı kiramdan Ömer b. Hattab, Ali b. Ebî Talib, Abdullah b. Ömer Ve Enes b. Ma¬lik (Radıyallahü anhüm) hazeratından rivayet olunmuştur.
İmam Şafiî: “Kurbanı bayram günü ile onu takip eden üç teşrik gününde kesmek caizdir” demiştir. Cübeyr b. Mut’im ve İbni Abbas (Radıyallahu anhüma) ile Atâ, Hasan-ı Basri, Ömer b. Abdülaziz, Süleyman b. Musa, Mekhûl ve Davud-u Zahir’inin mezhepleri de budur, Saîd b. Cübeyr şehirler halkının yalnız Kurban Bayramı günü, köylülerin ise bayram gününden maada teşrik günlerinde de kurban ke¬sebileceğine kail olmuş. Muhammed b. Şirin ise bayram gününden başka bir günde hiç bir kimsenin kurban kesemeyeceğini söy¬lemiştir.
Bayram gecelerinde kurban kesmek İmam-i Azam’la İmam-ı Şafiî, İmam Ahmed, İshak, Ebu Sevr ve cumhura göre mekruhtur. İmam Malik’in meşhur kavliyle bilumum Maliki ulemâsına ve İmam Ahmed’den bir rivayete göre geceleyin kurban kesmek caiz değildir. Kesilirse iadesi lazım gelir. Hadîs-i şerif bayram hutbesinin namazdan sonra okunacağına da de¬lildir.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat

عَنِ الْبَرَاءِ ابْنِ عَازِبٍ قَالَ: خَطَبَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ النَّحْرِ بَعْدَ الصَّلَاةِ فَقَالَ: مَنْ صَلَّى صَلَاتَنَا وَنَسَكَ نُسْكَنَا فَقَدْ أَصَابَ النُّسُكَ وَمَنْ نَسَكَ قَبْلَ الصَّلَاةِ فَتِلْكَ شَاةُ لَحْمٍ فَقَامَ أَبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَاللَّهِ لَقَدْ نَسَكْتُ قَبْلَ أَنْ أَخْرُجَ إِلَى الصَّلَاةِ وَعَرَفْتُ أَنَّ الْيَوْمَ يَوْمُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ فَتَعَجَّلْتُ وَأَكَلْتُ وَأَطْعَمْتُ أَهْلِي وَجِيرَانِي! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: تِلْكَ شَاةُ لَحْمٍ قَالَ: فَإِنَّ عِنْدِي عَنَاقَ جَذَعَةٍ هِيَ خَيْرٌ مِنْ شَاتَيْ لَحْمٍ فَهَلْ تَجْزِي عَنِّي؟ قَالَ: نَعَمْ وَلَنْ تَجْزِيَ عَنْ أَحَدٍ بَعْدَكَ . [رواه النسائي (١٥٧١) وابو داود (٢٨٠٠)]
123- Bera b. Azib (Radıyallahu anh)’ten:
Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurban bayramı günü namazdan sonra bize bir hutbe irat etti ve şöyle buyurdu: “Kim bizim gibi namaz kılarsa, bizim gibi kurban keserse, kurbanını doğru kesmiş olur. Kim de namazdan önce kurbanını keserse o kimse et için kesmiş sayılır” buyurunca Ebu Bürde b. Nıyar şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Bu günün yeme içme günü olduğunu bildiğim için kurbanımı acele ederek namazdan önce kestim; etinden yedim, çoluk çocuğuma ve komşularıma da yedirdim.” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “O kestiğin et için kesilmiş sayılır.” Ebu Bürde dedi ki: “Benim yanımda o kestiğim etlik için olan iki koyuna denk bir süt için beslediğim oğlak var onu kurban etsem olur mu?” Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Evet olur fakat bundan sonra kimse için oğlak kurban olmaz” buyurdular.1
-----------------------------
- Nesai 1581 Elbani: bu hadis sahihtir der. Ebu Davut 2800
Bu hadis-i şerifte, kurban bayramında kesilmesi gereken kurbanlıkların Hz. Peygamberin sünnetine uygun olarak kesil¬miş olmaları için, bayram namazından sonra kesilmesi icap ettiği, bayram namazından önce kesilen kurbanlıkların, sahihlerinden kurban kesme mü¬kellefiyetini kaldıramayacağı, binaenaleyh bayram namazından önce kesi¬len bir kurbanın ibadet maksadıyla değil de sadece et için kesilmiş sayılacağı sahiplerinin mükellefiyetten kurtulmak için, ikinci bir kurban daha kesmek zorunda kalacakları ifade edilmektedir.
Hadis-i şerifte, açıklanan ikinci bir mesele; bir yaşını doldurmamış bir keçi yavrusunun kurban bayramında kurban edilmek için yeterli olmadığı, fakat Resul-ü Zişan Efendimizin Ebu Bürde’ye mahsus olmak üzere böyle bir oğlağı kurban etmeyi yeterli kıldığı, ifade buyrulmaktadır.
Bazı Hükümler
1. Kurban kesme vakti, bayram namazı kılındıktan ve bayram hutbesi okunduktan sonra girer. İmam Malik bu hadisi delil getirerek, imam, bayram namazını kıldırıp hutbesini okuyup kurbanını kesmeden, kurban kesmenin caiz olmayacağı¬nı, fakat imam kurban kesmeyecekse o zaman, bayram namazı ve hutbesin¬den sonra, bir kurban kesecek kadar bekledikten sonra kurban kesmenin caiz olduğunu, bu mevzuda şehirli ile bayram namazı kılamayan köyde oturanlar arasında bir fark olmadığını söylemiştir.
a. Hanefilere göre, bayram namazı kılınmayan köylerde ve çiftliklerde oturan kimselerin kurban kesme vakti; sabah namazının vaktiyle birlikte gi¬rer. Bayram namazı kılınan yerleşim merkezlerinde bulunan kimseler için kur¬ban kesme vakti, imamın bayram namazını kılmasıyla girmiş olur. Eğer bir özürden dolayı o şehirde bayram namazı kılınamamışsa, kurban kesme vak¬tinin girmesi için, zeval vaktinin çıkması gerekir. Ondan önceki zaman içeri¬sinde kurban kesilemez.
b. İmam Şafiî ile Davud ve İbni Münzir’e göre; kurban kesme vakti güneşin doğmasıyla girer. Bu hususta imamın bayram namazını kıldırıp kıl¬dırmamasına bakılmadığı gibi, imamın kurbanını kesip kesmediğine de ba¬kılmaz. Yine bu hususta, içerisinde bayram namazı kılınmayan köy halkı ile içerisinde bayram namazı kılınan şehir halkı arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi aynı hükme tabidirler.
Hanbeli âlimlerinden el-Harakî’nin görüşü de budur. Ve Efdal olan bay¬ram namazı kılınmadan önce kurbanı kesmemektir.
c. İmam Ahmed ile el-Evzâi, İshak, Hasan-ı Basri, imam bayram na¬mazını kılmadan kurban kesmenin caiz olmadığını, ancak imam namazı kıl¬dıktan sonra kurbanı kesmemiş bile olsa, kurban kesmenin caiz olacağını söylemişlerdir. Bu hükme varırken metinde geçen “namazdan önce kesilen hayvan kurban değil et koyunudur” anlamındaki cümlenin zahirine dayanmışlardır.
Kurban kesme vaktinin ne kadar sürdüğü ve ne zaman sona erdiği me¬selesini ise Ebu Davud’da geçen 2789 numaralı hadisin şerhinde açıklanmıştır. Muhterem okuyu-cularımız bu meselede fıkıh ulemâsının görüşlerini öğrenmek için oraya mü¬racaat edebilirler.
Geceleyin kurban kesmenin caiz olup olmayacağı meselesi de âlimler ara¬sında ihtilaflıdır. Bu ihtilafı şu şekilde özetlemek mümkündür:
a. İmam Mâlik, İbn Abbas (Radıyallahü anh)’ın rivayet ettiği “Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin kurban kesmeyi yasakladı.” Mealindeki hadise dayanarak geceleyin kurban kesmenin caiz olmadığını söylemiştir. Ancak bu hadisin senedinde rivayetleri makbul sayılmayan Süleyman b. Ebu Seleme el-Cenayizî ile Mübeşşir b. Ubeyd vardır. Dolayısıyla bu hadis zayıftır.
b. Başta Hanefilerle İmam Şafiî, İshak ve cumhur ulemâya göre, gece¬leyin kurban kesmek, kerahetle caizdir.
Bu görüş, İmam Ahmed’den de rivayet olunmuştur. Çünkü gün deyin¬ce içerisinde gece de dâhildir. Bu bakımdan kurban kesmek için tayin edilen nahr günlerinin hem gündüzünde hem de gecesinde kurban kesmek caizdir, demişlerdir. Fakat geceleyin kurban kesmek zor olduğundan ve bir takım yanlışlıklar yapmaya yol açabileceğinden mekruh sayılmıştır.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 10/480-481.

عَنْ جُنْدَبٍ أَنَّهُ شَهِدَ رَسُول اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَّى ثُمَّ خَطَبَ فَقَالَ : مَنْ كَانَ ذَبَحَ قَبْلَ أَنْ يُصَلِّيَ فَليَعُدْ مَكَانَهَا أُخْرَى وَ قَالَ مَرَّةً أُخْرَى فَلْيَذْبَحْ مَنْ كَانَ لَمْ يَذْبَحْ فَلْيَذْبَحْ بِاسِمِ اللهِ . [رواه أحمد ( ١٨٨٢٠ ، ١٨٨٢٤)والنسائي (٤٣٩٨)والبخاري (٩٤٢ ، ٥١٨١ ، ٥٢٢٦ ، ٥٢٤٢ ، ٦٢٦٧)
124- Cündeb (bin Abdullah bin Süfyan) el-Becelî (radıyallahu anh)’den; Şöyle demiştir:
Ben Kurban bayramının ilk günü Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde idim. bayram namazını kıldı sonra hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:
“Sizden kim kurbanını bayram namazından önce kesti ise kurbanını iade etsin (yani yeniden kurban kessin). Kim de henüz kesmemiş ise Bismillah diyerek kessin.”
Ahmet b. Hambel 18820, 18824 Şuayip Arnavut: “bu hadisin isnadı şeyheynin şartın göre sahihtir” der. Buhari 942, 5181, 5226, 5242, 6267 Nesai 4398,
Ben de Âdemoğullarından biriyim onlar gibi bazen öfkelenirim

عَنْ سَلْمَان قَالَ : يَا حُذَيْفَةُ ، إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَغْضَبُ فَيَقُولُ : وَيَرْضَى وَيَقُولُ : لَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَطَبَ فَقَالَ : أَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي سَبَبْتُهُ سَبَّةً فِي غَضَبِي ، أَوْلَعَنْتُهُ لَعْنَةً ، فَإِنَّمَا أَنَا مِنْ وَلَدِ آدَمَ أَغْضَبُ كَمَا يَغْضَبُونَ ، وَإِنَّمَا بَعَثَنِي رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ فَاجْعَلْهَا صَلَاةً عَلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ .[ رواه أحمد (٢٣٧٥٧) ومسلم (٢٦٠١) والدارمي (٢٧٦٥)]
125- Selman (Radıyallahu anh)’dan; Ey Huzeyfe (Radıyallahu anh)!
"Gerçekten Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bazen) öfkelenirdi ve öfkeli iken sahabelerinden bazıları hakkında (bazı kızgın) sözler söylerdi. Bazen de hoşnut olur ve hoşnutluk halinde sahabelerinden bazıları hakkında (sitayişkâr) sözler söylerdi.
Oysa sen Re¬sulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bir hutbesinde:
“Ben, öfkeli iken Ümmetimden herhangi bir kimseye sitem ya da beddua edersem (bu bir insanlık halidir); çünkü ben de Âdemoğullarından biriyim. (Binaenaleyh) onların öfkelendiği gibi (bazen) ben de öfkelenirim (fakat Allah) beni âlemlere sadece rahmet için gönder¬miştir. Bu sebeple ben rabbime: Ey Allah’ım, ben ancak bir beşerim, Müslümanlardan herhangi birisine, hak etmediği halde beddua ya da si¬tem edersem kıyamet gününde bunu onun için bir salat kıl diye dua ettim. Rabbim de bu duamı kabul etti” buyurduğunu bilmektesin.1
-------------------------------
1- Ahmet b. Hambel 23757, Şuayip Arnavut: “bu hadisin isnadı sahihtir” der.
Ebu Davud 4659 Buhari Deavât 33 Müslim 2601, Darimi 2768-2769 zekât ve rahmet kıl lafzı ile…
Bu hadisi şerif Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine gösterdiği dikkat ve şefkati beyan etmektedir. Bu mevzuda gelen rivayetlerin umumundan anlaşılıyor ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in bedduası ve sitemi bunları haketmeyen birine yapılmışsa o kimse için rahmet ve keffaret olur. Yoksa hak edenler için böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kâfirlerle münafıklara beddua etmiş, fakat bu onlara rahmet olmamıştır. Burada şu sual hatıra gelebilir: Bedduayı hak etmeyen kimseye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nasıl beddua eder? Bu suale ulema iki vecihle cevap vermişlerdir. Birinci veçhe göre bedduayı haketmemekten murad, kulun batında yani Allah indinde onu haketmemiş olmasıdır. Zahire göre o kul bedduayı hak etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şer’i bir emareye göre onun bedduayı hak ettiğine hüküm vermişir. Çünkü o zahirle hüküm vermeye memurdur. Sırları bilen yalnız Allah’dır. İkinci veçhe göre Resulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’ın beddua etmesi, sitemde bulunması ve emsali şeyler kasten söylenmiş olmayıp, Arabların âdetine göre niyyetsiz olarak dile gelen sözleridir. Muaviye hakkında: “Allah onun karnını doyurmasın!”
Ümmü Süleym’in yetim kızına “Allah senin yaşını büyütmesin.” demesi hep bu kabildendir. Bunlardan duanın hakikati kastedilmemişfir. Maamafih Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözlerden birinin icabet saatine rastlayarak kabul edileceğinden endişe duymuş ve Hak Teâlâ hazretlerine niyaz ederek bu sözlerin muhatabları hakkında rahmet, keffaret ve sevab olmasını dilemiştir. Şu da muhakkaktır ki Rasulüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu gibi sözleri pek nadir söylemiştir. Kendisi kötü söz söylemez, kimseye lanet etmez, şahsı için kimseden intikam almazdı. Nitekim ashab Devs kabilesine beddua etmesini istedikleri halde, O: “Ya Rab, Devs’e hidayet ver” diye dua etmiş. Kavmi kendisine nice eza ve cefalarda bulundukları halde: “Allah’ım, kavmimi affet. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye niyazda bulunmuştu.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi Ahmed Davudoğlu Sönmez Neşriyat X, 560.
Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/431-432.

Yorum eklenmemiş. İlk sen ekle

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

sponsorlu bağlantılar

--

Sitemizdeki arabi ilimler köşesini zenginleştirmek için Üye olup müzakerelere katılmayı ihmal etmeyiniz

--

Son yorumlar

Anket

Arabi ilimler okumusmuydunuz: